RUFEYDE BİNT SAD el-ESLEMİYYE
Asr-ı Sadette Bir Hekim ve Hemşire
Meryem DALĞIÇ
Başkanlık Vaizi

Cahiliyye Dönemi’ydi, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kadın haklarının korunmadığı, insan onurunun yok sayıldığı karanlık günlerdi. Elbette en zifirî karanlıktan sonra şafak sökerdi. Nihayetinde vahyin nuruyla aydınlanmaya başlamıştı zihinler ve gönüller… Müşriklerin tüm baskı ve zulümlerine rağmen müminlerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. İnkârcıların bitmek bilmeyen eziyet ve ambargoları karşısında inançlarını yaşamakta zorlanan Müslümanlara, ilahi emir gereği hicret yolu görünmüştü. Mekke’de yeşeren İslam dini artık hicret yurdu olan Yesrib’de kök salacaktı. Bu zorlu hicret yolculuğunda Allah Resulü’ne yardım eden Eslem kabilesi, ilahi davete icabet ederek Müslüman olmuştu. Onlardan biri de aynı kabileye mensup, tıp bilgisiyle öne çıkan Rufeyde bint Sad’dı. Onun ismi bazı kaynaklarda Küaybe (İbn Sad, et Tabakatü’l kübra, Siyer Yay. X, 314), bazı kaynaklarda ise Rufeyde (Vâkıdî, Kitâbü’l Meğâzî, Harf Yay. 343) olarak zikredilmiştir. Kimi rivayetlerde de her ikisinin kız kardeş olduğu belirtilmiştir (Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi, İz Yay. II, 180). Yapmış olduğu hizmet ve fedakârlıklar yüzünden Küaybe’ye, küçük yardımcı anlamındaki Rüfeyde lakabı verilmesi (Merve Aktaş, Hz. Peygamber’in Savaşlarında Kadın, Samer Yay. 62) ve haklarında anlatılan bilgilerin aynı olması iki isme sahip tek kişi olduğunu göstermektedir.

Rufeyde’nin (r.anha) babası bir hekimdi, tüm bildiklerini kızına da öğreterek onu sıhhiye alanında yetiştirmişti. Hastaları tedavi etmekte oldukça mahir olan Rufeyde, hekim ve hemşirelik mesleğini İslam’ı seçtikten sonra da devam ettirmek istedi. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) tıp ilmini bilen bir aileden geldiğini söyleyerek kendisine izin verildiği takdirde bu yönde hizmet etmek istediğini belirtti. İslam medeniyetinin inşası sürecinde kadın ve erkek yan yana, omuz omuzaydı; kuşkusuz buna kaçınılması mümkün olmayan savaşlar da dâhildi. Savaşlarda en çok hekimlik ve hemşirelik hizmetine ihtiyaç vardı. Allah Resulü’nün kendisine izin vermesiyle müşriklerle yapılan savaşlara katılan Rufeyde, bilhassa Hendek Savaşı’nda gösterdiği gayretle adından söz ettirdi. Hendek Savaşı’nda canla başla yaralıları tedavi etmiş, basit de olsa askerî hastane olarak kullanılmak üzere bir çadır kurdurmuştu. Kolundan okla yaralanan Evs kabilesinin reisi Sad b. Muaz da Hz. Peygamber’in (s.a.s.) talimatıyla “Rufeyde’nin Çadırı” olarak anılan bu sahra hastanesine nakledilmiş ve tedavisini Rufeyde üstlenmişti (Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi, II, 180). Allah Resulü’nün onayıyla kurulan ve ağır yaralıların tedavi edildiği bu çadır, İslam tarihinde inşa edilen “ilk seyyar savaş hastanesi” olarak nitelendirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde savaş sırasında sağlık hizmetlerinde öne çıkan birçok kadın sahabi zikredilmektedir. Ancak Rufeyde bint Sad’ı diğerlerinden ayıran özellik, müstakil bir çadırda hizmet vermesidir. Bu özelliğinden dolayı o, “Müslümanların ilk hemşiresi” olarak vasfedilmiştir. Rufeyde, tıbbî bilgi ve birikimini etrafındaki kadınlara aktarması, onları eğitmesiyle de “ilk hemşire okulunun kurucusu” sayılmıştır (Elnura Azizova, Hz. Peygamber Döneminde Çalışma Hayatı ve Meslekler, İSAM, Yay. 499).

Rufeyde, kendisinin eğittiği yirmi civarında kadın hemşire ile Hayber’in fethine de katılmıştı. Ordunun hazırlık aşamasında kadın sağlık ekibini ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında bilgilendirdi. Kadınları dört gruba ayırarak yaralıların durumlarına göre görev taksimi yaptı. İlk grup, yaralıları taşıyacaktı. Diğer gruplar ise yarası hafif, orta ve ağır derecede olan kişilerle ilgilenecekti. Bu metot, günümüzde hastanelerde kullanılan triaj yöntemi ile hemen hemen aynıdır. Dolayısıyla o, triaj yöntemini kullanan ilk kişiydi. Sağlık alanında ilklerin öncüsü olan Rufeyde, bu savaşta sedyeyi tasarlayan ve onunla hastaların nasıl taşınacağını öğretendi (Ahmet Şevki el Fencurî, İslam’da İlk Hemşire Hanım Sahabi Rufeyde, Tekin Kitabevi, 123-124). Ordunun zafer kazanmasında etkili olan Rufeyde’ye ve kadın sağlık ekibine ilk defa bu savaşta erkeklere verilen miktar kadar ganimetten pay verilmiştir (İbn Hişam, es-Siretü’n-nebeviyye, Kahraman Yay. III, 470).

Kendisini mesleğine ve İslam’a hizmete adayan Rufeyde, yalnızca hasta ve yaralıları tedavi etmekle kalmamış, kimsesiz ve bakıma muhtaç kimselere de şefkat elini uzatmıştı. Sulh zamanında da Mescid-i Nebevi’nin yanında kendisine tahsis edilen çadırda hastaları tedavi ederken diğer taraftan da zayıf ve kimsesizlere kol kanat germişti. Mescidin bakımı, temizliği hatta mescitte unutulan veya kaybedilen eşyaların muhafazası ve sahiplerine iade edilmesiyle de bizzat kendisi ilgilenmişti (DİA, Küaybe Bint. Sad, XXI, 519).

Cesareti ve gayreti ile Peygamber Efendimizin övgüsüne mazhar olan Rufeyde, savaş esnasındaki organizasyon kabiliyetinin yanı sıra o dönem de halk sağlığı alanına getirdiği yaklaşım ve yeniliklerle İslam tarihinde adından söz ettirmiştir. Sağlık hizmetlerini bir çadır kurarak yürütmesi bu alanda gerçekleştirilen ilk kurumsallaşma olarak değerlendirilmiştir. Günümüzde modern hemşireliğin kurucusu olarak “Florance Nightingale” adlı İngiliz hemşire bilinse de aslında yüzyıllar öncesinde Rufeyde bint Sad, bu mesleğin öncüsü ve kurucusudur. İslam medeniyetinin inşa sürecinde bu güzide kadın sahabinin gayretleri günümüzde de yankı bulmuştur. Her yıl onuruna Bahreyn Üniversitesi ile birlikte İngiltere’de bulunan bir cerrahi eğitim merkezinde “Rufeyde Hemşirelik Ödülleri” verilmektedir.

Rufeyde bint Sad (r.anha), cesaretiyle azmiyle ve sağlık alanında yaptığı yeniliklerle sonraki nesiller için ne güzel bir öncü ve örnektir.