RİYANIN
YENİ YÜZLERİ
Sema BAYAR
Sosyal ağlar, dijital platformlar yeni bir yankı odasına dönüşmüş durumda. Dijital kimlikler, üzerinden kendimizi ve diğerlerini tanımlıyoruz. Tarihî bir kırılmanın ortasındayız. Sadece bu sürece ad koymak için ondan biraz uzaklaşmamız, sınırlarını belirleyebilmek adına ona bir çerçeve çizmemiz gerekiyor. Kısaca biraz daha zamana ihtiyacımız var, bir de görmek için istendik bir mesafeye... Uzun bir süre “doğa”, felsefeden sosyolojiye sosyal bilimlerin başat konusuydu, şimdilerde doğanın yerini “kültür” aldı. Siretten ziyade suret, sosyal bilimcilerin ilgi alanına girdi. Siret doğanın makes bulduğu yerdi, suretler ise kültürle şekillendi. Suretin gücü, sosyal medyanın günlük hayatımızı ele geçirmesiyle ziyadeleşti. Bunun en bariz yansıması insanın yüzünde kendini gösterdi. Siret ve suret arasındaki makasın açılması insanoğlundan önce yüzünü aldı. Onu maskelere, filtrelere, sanal personalara mahkûm etti.
Yüz, kimliğin imzasıdır. Bireyin kendisi hakkındaki gerçekliğin istem dışı görünmesi riskini taşır. Hem bedenin bütününü temsil eder hem de yine o bedenin toplumsallaşan veçhesidir. Gören ve görülendir, öznenin yansımasıdır. Yüz, eskiden doğanın tarafındaydı. Kendi kusurlarıyla benzersiz, sade ve samimi. İç ile dışın, görülen ile görülmeyenin kesiştiği yerdi. Duyguların neşet ettiği zemindi yüz. Korkuyla sararan, mahcubiyetle kızaran, öfkeden parlayan, merhametle ışıldayandı. Yüzün ifadesizliği kişiyi tekinsiz kılardı. Estetik kaygılardan uzaktı, etiğin muhatabıydı. Ekmeğini emeğiyle kazanan bir işçinin yüzü kelimelere ihtiyaç duymadan konuşurdu. Az önce yaramazlık yapmış bir çocuğun mahcubiyeti bakışlarından okunurdu. Bilgeliğin emareleri alındaki çizgilerden belli olurdu. Yaş almaktan, yaşlanmaktan kaçınılmaz, gençlik hülyası kutsanmazdı. Şimdi yüzlerimiz sanal maskelerin ardında saklanıyor. Bakışlarımıza riya bulaşıyor.
Birlikte yaşamaya yazgılı insanlık için medeniyet dahi kendi maskeleriyle gelir. Toplumsal roller maskelerle kendini açık eder. Diğer bir ifadeyle maske, toplumsal düzenin onayladığı sosyal rollerin remzidir. Ancak bu maskeler, toplumsal kimlikleri/motifleri ifade eder, sanal kimlikler gibi gerçeklik algısını zedelemez. Her maske, kişinin o maskenin ardındaki özgün varlığının rengine boyanır, böylelikle sahiciliğini korur. Nezaketi ve zarafeti ıskalamaz. Toplumsal kimlikler dürtülerin törpülenmesini, süper egonun hayata bir nizam vermesini sağlar. Zira zamandan ve mekândan ari değildir, insanı muhatap alırken kendini de muhatap kılar. Her biri toplumsal kimliğin yansımasıdır ve muhatabına güven verir. Ortak bir ruhun nüvelerini taşır; adı öğretmen olur, işçi olur, doktor olur, imam olur. Gün gelir bireyden o kimliğe aykırı bir davranış sadır olursa yine toplum tarafından hesap sorulur. Bir ailenin babası olmakla iş yerinde amir olmayı birbirinden ayırırken her ikisini özde yatan karakterin yansımasıyla harmanlar. Kişiye kendi sınırlarını ve imkânlarını hatırlatır. Sanal kimliklerin ise karşısında hesap vereceği bir toplum yoktur. Onu sigaya çekecek kolektif bir bilinç söz konusu değildir. Bu yüzden sanal personalar köklerini reel hayattan almadığı takdirde gerçekliği zedeler. Sahici olan sanal ilgilerle deformasyona uğrar.
Bugün sosyal medya, “pozitif toplum”un göstergeleriyle dolu. “Pozitif toplum” acıyı yadsıyan, her türlü sorumluluğu bir başkasının uhdesine tevdi eden, toplumsal rolleri bertaraf eden bir yapıya sahip. Herkesi ve her şeyi hizalıyor. Statülerin, bilginin, müktesebatın, uzmanlık alanının değerini düşürüyor. Diğer yandan yeni yüzler ve maskeler dayatıyor. Riya eskisinden çok daha güçlü bir şekilde toplumun içinde kol geziyor. Dijital kimliği ile boy gösteriyor. Sanal ortamda, gerçeklikten uzak kimlikler inşa edildi. Birkaç paylaşım, birkaç story ile hayalî kimliklerle boy göstermek, her gün yeni bir yüzle vitrine çıkmak mümkün.
Toplumu ayakta tutan erdemler klavye kahramanlığı ile değer kaybına uğramakta. Yardımlaşma, diğerkâmlık gibi güzel hasletlere bile riyanın gölgesi düşüyor. Elimizde bir tuval, her sabah beğeni ve etkileşim uğruna o tuvali istediğimiz renge boyuyor, hakiki varlığımızı maskelerle saklıyoruz. İnsan doğası bu ikircikliği kaldırmadığı için hem ferdî hem de içtimai yaşantımızda bir güven krizi yaşıyoruz. Acı bile etkileşim için sömürülen bir duyguya dönüşüyor. Hastaneden paylaşılan bir fotoğraf yüzlerce beğeni ve geçmiş olsun dilekleri alırken kapımızı sıcak bir çorba eşliğinde çalacak insanların sayısı giderek azalıyor.
Toplumsal Yaşam ve Ötekinin Etki Gücü
Toplumsal yaşamın, sosyal rollerin hâkim olduğu dünya düzeninde riya hep kapının ardındaki tehlikeydi. Bir görünme biçimi olarak kamusal alanda ikircikli ruhların elindeki silahtı. Gücünü öteki gözlerden alır, gücün el değiştirmesiyle ya baskılanır ya da ortaya saçılırdı. Zıtlıklar birbiriyle kaimdir sözü sosyal hayatta, insan ilişkilerinde somutlaşır. Zillet ve kibir arasında tülden bir perde gerilidir. Biri diğerinin içinde saklıdır. Zillet içinde olan insanların yeteri kadar güçlendiğinde içlerindeki kibrin nasıl açığa çıktığına şahit oluruz. Yahut bir zamanların mazlumlarının erk sahibi olduğunda nasıl zalimleştiğine. Bunların arkasında yatan sebep riyanın kendisidir.
İnsandan özne olmanın haklarını gasp eden ve varlığını nesneye indirgeyen sosyal medya sanal kimlikleri birer figüre dönüştürür. Kişiye bir cazibe unsuru olarak vitrine çıkma imkânı verirken arka planı, maskelerin altında yatanı yok sayar. Bu durum riyanın elini güçlendirir. Etiyle, kanıyla bizi saran toplumun yerini sanal bir çevre almaya başladı. Dolayısıyla geçmişte kamusal alanda kendini açık eden riya kendine yeni ve pırıltılı bir mecra buldu. Aslında meselenin tarihi çok daha eski. Kökleri modernleşmeden ve Batılılaşmaktan beslenmekte. Toplumlar önce modern insanın temsilleriyle karşılaştılar. O anda riya tohumları çatladı. Olduğun gibi değil olması gerektiği gibi görün. Modernleşmenin bilhassa jakoben tarzda kendini gerçekleştirdiği toplumlarda değişimin göstergeleri çok daha barizdi. Yazılan romanların, çekilen filmlerin bile satır arasındaki mesaj, modern insan tipini anlatmak ve hatta dikte etmekti. İletişim imkânlarının artmasıyla ortaya çıkan yeni anlatım teknikleri toplum algımızı değiştirdi. Sosyal medyanın ortaya çıkmasıyla müthiş bir zemin kaymasına uğradık. Zira eski iletişim kanalları tek yönlüyken bir parmak hareketiyle bizi iletişimin bir parçası hâline getiren uygulamalar, güdülenmeyi en üst seviyeye çıkarttı. Ne de olsa sadece seyirci değiliz, aynı zamanda üreticiyiz ve paylaşımlarımızla bizdeki değişimi, yeni yüzlerimizi gözler önüne sermekteyiz.
Artık öteki, kapı komşumuz değil, el âlem ne der tabularını yıktık. Yerine ise çok daha güçlü bir kitleyi koyduk: Takipçiler. Mutluluk pazarlıyoruz, yaşam tarzı pazarlıyoruz, yetinmiyor duyarlılık satıyoruz ve her birinin tanımını, çerçevesini sosyal medyadan alıyoruz. Kamusal alanda zorbalık kişiyi sustururken sosyal medya insanı konuşmaya zorluyor. Susma hakkını elinden alıyor. Paylaşmadığın hayatı yaşanmış saymıyor. Sükûnetin ve suhuletin geçer akçe olmadığı bir dünyada hızlı aksiyon almak bir gereklilik olarak görülüyor. Bu noktada özne değer kaybına uğruyor. Kendilik ortadan kalkıyor.
“Bulunduğun yer sana feyz vermiyorsa terke mâni olan ne?”
Ataullah İskenderi’nin sorusunu hadi kendimize soralım. Tüm bu hengâmeden uzaklaşmak işe yarar mı? Bir başka şehir, bir başka deniz bulunur mu? Tebdil-i mekân ferahlık verir mi? Belki de Kavafis haklı, “Ömrünü nasıl tükettiyse burada, bu köşecikte/ Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de” Eskiler, gittiğin yere götürdüğün kendinse mekân değiştirmek ne işe yarar, derlerdi. Bizler de gittiğimiz yere sanal kimliklerimizi taşıyorsak seyahat sadra şifa olur mu dersiniz? Artık dış dünyada ve iç dünyasında seyahat eden seyyahlar değiliz, adımız turist sadece.
Seyyahın asıl yolculuğu eve dönünce başlar. Yollar aşılmış, yuvaya dönülmüştür, şimdi içsel yolculuğun vaktidir. Gördüklerinin, görüp de geçemediklerinin üzerine düşünme vaktidir. Yaratılan üzerine tefekkürün, Yaradan’ı tezekkürün vaktidir. Artık o, aynı insan değildir; yol ve yolculuk onu değiştirip dönüştürmüştür. Kendi olarak çıktığı evine bir başkası olarak dönmüştür. Günlük yaşamın sınırlarının genişletildiği, konfor alanının dışına çıkıldığı, bilinmeyene doğru kürek çekilen seyahatler insanoğluna yeni pencereler açar. İnsan, o pencerelerden hem dünyaya hem iç âlemine nazar eder. Tasavvufi açıdan bakıldığında dikey olan yolculuğun, “seyr-i süluk”ün yatay temrinidir seyahat. Kur’an-ı Kerim’de de yeryüzünde gezip dolaşmak, geçmiş kavimlerin başına gelenlerden ibret alınması, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olması için teşvik edilir. (Enam, 6/11; Hac, 22/46)
Seyahat, kendimizi bir başkasının gözünden görebilme yetisini kazandırır. Öteki tanımı değişir ve dönüşür. Terazinin kefeleri yer değiştirir. Bakış açısındaki bu değişim insanın anlam dünyasını kendiliğinden zenginleştirir. Sınırlar flulaşır. Seyyah, yolun insanıdır. Arzın bilinmeyen şehirleri kadar iç âleminin girilmemiş odacıkları da onun yolculuk mekânıdır.
Artık yol ve yolcu yüzyıllardır taşıdığı o bildik anlamından sıyrıldı. Seyahat, turistik geziye indirgendi. Seyyahlık eski zaman âdetine, tatil ise modern bir ihtiyaca evrildi. Modernite insan ihtiyaçlarını belirlediği gibi bu ihtiyaçların karşılanmasını da belirli şartlara bağlar. Yöneliminiz ne olursa olsun size sunacağı bir paket muhakkak vardır. Günlük rutinlerden, kalabalıklardan uzaklaşarak kendinizi keşfetmek, ruh dinginliğine erişmek mi istersiniz; ya da sosyalleşmek, yeni insanlar, yeni kültürler tanımak, hiç bilmediğiniz bir şehrin hiç bilmediğiniz sokaklarında kaybolmak? Her biri için onlarca alternatif. Alternatifsiz olan tek şey ise “story”.
Tüketim toplumunda insan için sunulan onlarca seçenek kişiye yapay bir özgürlük hissi yaşatmıyor değil. Ancak seçeneklerin çokluğu o seçeneklerin birileri tarafından size dayatıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Yolcu ile yol arasına ise dijital bir perde çekilmiş durumda. Seyyah, canlı kanlı bir iletişim kurarken turist seyirci hükmünde. Turist ile mekânın/insanın arasında biri daha var; kamera. Belirlenen ihtiyacı belirli alternatiflerle karşılayıp bir de bunu delillendirmek zorundasınız. Elbette storylerle. Sosyal medyada dünya bir dizi cansız imgeye dönüşür. Seyyah için beklenmedik olan turist için birer kurgudur. Seyyah öngörülemez olanı deneyimler, turist ise pozitif deneyimler satın alır. Evinden çıkar ama konfor alanından çıkmaz. Seyahat etmek yeni görme biçimleri sunarken turistin gözü telefon ekranındadır. Seyyah ânı yaşar, turist zamanı etkinliklerle doldurur. Her yolculuk kendi gerçekliğinden uzaklaşır. Ekranlara düşen her kareyle seyahatlere riya bulaşır.
Neticede ne kalabildik ne de gidebildik. Peki bizi saran bu ipleri biraz esnetsek. Karşımızda dijital detoks. Lakin bunu da önce storynizde paylaşmak zorundasınız. Aksi hâlde bu kalabalıkta yokluğunuzu kimse fark etmeyecektir. Birileri gibi sosyal medyada sosyal medyanın kendisini de eleştirebilirsiniz. Sosyal ağlardaki yapmacıklıktan, riyadan dem vurabilirsiniz. Kapatalım gitsin demiyorum. Yine de bir iki kurtarıcı ipucu olmalı. İlki sosyal medyanın bizi gütmesine izin vermemek. Birkaç yüz -belki de birkaç bin demeliyiz- beğeni uğruna sahici yaşamı sanal dünyaya kurban etmemek. Sağ elin verdiğini sol el bilmemesi gerekirken onlarca gözü hayrımıza şahit kılmamak. Ne dersiniz, riyadan uzak sahici bir sosyal medya ahlakı inşa etmek mümkün mü?