Söyleşi: Mahir KILINÇ
Avustralya’da başlayıp Hollywood’a kadar uzanan dizi ve sinema oyunculuğu olan, pek çok kısa film ve belgesel yapmış bir sanatçısınız. Sizce başta sinema olmak üzere dizi ve kısa filmlerin toplum için öneminden ve etkileyici yönlerinden kısaca bahsedebilir misiniz?
Sinema, dizi ve kısa filmler bana göre insanların kendi duygu, düşünce ve tecrübelerini paylaşmada önemli bir araç. Bunlar insanlara kültür, tarih ve toplumsal meseleler hakkında bilgi verirken aynı zamanda düşünsel ve kültürel anlamda bir bakış açısı da kazandırıyor. Her biri kendi mecralarında farklılık arz etseler de aslında hepsi toplumsal konular hakkında farkındalık oluşturmak, sorunları ele almak ya da bir propaganda aracı olarak kullanılıyor ki başta ABD, sinema ve dizi sektörünü bu bağlamda çok iyi kullanan ülkelerden biri hatta günümüzdeki sinema sektörünün Amerikan sinemasının egemenliği altında olduğunu da söyleyebiliriz.
Sadece sinema özelinden baktığımızda sinema, bütün dünya insanına seslenebilen ve etki alanı yüksek olan, toplumların soysal, kültürel anlamda değişim ve dönüşümüne yönelik potansiyeli çok yüksek bir sanat dalı. Bu potansiyeli fark eden ve bunun bilincinde olan ülkeler sinemayı kendi topraklarının dışına da hitap edebildikleri önemli bir araç olarak görüyorlar. Bu amaç uğrunda sinemayı kullanmak için de çok ciddi bütçeler ayırdıklarını görürsünüz.
Sinema kadar etkileyiciliği olmasa da diziler de günümüzde revaçta. Ancak dizi sektörü sinemaya göre daha zor. Niye? Çünkü uzun süreli bir anlatım var ve bu da bazı zorlukları beraberinde getiriyor. Bu zorluklarına rağmen sinema kadar etkileyici olmasa da kültürel, tarihî ve sosyal anlamda bilgilendirmenin yanı sıra izleyenlerin karakterlerle özdeşleşmesine ve onlarla, onların hayatındaki olaylarla duygusal bağ kurmalarını da sağlıyor. Mesaj verme kaygısı belki de en üst düzeyde olan kısa filmler, sinema ve diziye kıyasla daha güçlü bir etkiye sahip. Sinema ve dizi sektörüne göre daha masum ve daha sınırlı bütçeyle yapılıyor. Genellikle toplumsal sorunları konu edinirken topluma bir mesaj vermekle yetiniyorlar.
Kısacası sinema olsun dizi olsun kısa filmler olsun salt görsel bir zevk ya da şölenin ötesinde daha büyük amaçlara hizmet ediyorlar aslında.
Müslüman hikâyelerinin sinema, dizi ya da kısa film üzerinden yeterince anlatılmadığından bahsediyorsunuz. Müslüman olarak sizce bu hikâyeler nasıl anlatılmalı ve Müslümanca bir dizi, kısa film ve sinema ne şekilde yapılmalı?
Öncelikle başta yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de pek çok hikâye ve kıssa var. Allah (c.c.), bu hikâye ve kıssalardan yola çıkarak düşünmemizi ve ibret almamızı istiyor. Dolayısıyla İslam dünyasında Müslümanlara dair hikâyeler ve Müslümanların hikâyeleri çok önemli. İşte bu hikâyelerin hep hayatımızda olması ve bizlere ders vermesi yönünde canlı tutulması gerektiğini düşünüyorum. Pek çok hikâyeye sahip Müslümanların bu hikâyeleri sinema ve diziye uyarlanarak insanların istifadesine sunulmalı. İslami anlayışa göre sinema, dizi ve filmler yapmak elbette hiç kolay değil ama imkânsız da değil. Evvela İslam’ın bizlere göstermiş olduğu sınırları göz önünde bulundurarak belirli İslami ilkeler, hassasiyetler çerçevesinde eserler ortaya koyabiliriz. Mustafa Akkad’ın filmleriyle büyümüş biri olarak söylüyorum; teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda Müslümanlar olarak bizler sinemayı, Çağrı ya da Çöl Aslanı Ömer Muhtar filmlerinin üzerine çıkarmalıyız. İslami hassasiyeti olan senaristler, oyuncular, yönetmenler yetiştirmeliyiz. Teknolojinin hızla akıp durduğu, iletişim mecralarının çok fazla çoğaldığı bu zamanda İslam dünyasının bunlara bigâne kalması düşünülemez. Müslümanlar olarak bize emanet edilen hikâyelerimizi okumalı ve onları herkese ulaştırabilecek mecralara taşımalıyız.
İnsanların ilgiyle izlediği belgesel programlarınız aracılığıyla hem dünyayı hem Anadolu’yu gezdiniz ve Anadolu’yu çok ayrı bir yere koydunuz. Sizin dünyanızda Anadolu neden farklı konumda yer aldı ve bu coğrafyanın hangi özellikleri sizi bu kadar etkiledi?
Anadolu İslam’la yoğrulmuş ve İslam ahlakıyla ahlaklanmış tertemiz bir yer. Dünyanın pek çok yerine gittim ama Anadolu kadar kendimi evimde hissettiğim sıcak bir yerle karşılaşmadım. Bu da herhâlde İslam şehirlerinin güzelliklerini barındırmasıyla ilgili. O yüzden gezip gördüğüm yerler arasında Anadolu ve Anadolu insanı benim gönlümde ayrı bir yere sahip. İnsanlar çok sıcakkanlı, misafirperver ve sevecen. Herkes bizlere hanesini açıyor ve bizleri güler yüzlerle karşılıyor.
Belgesel programlarınızda birçok yerel geleneğe ve mistik ritüele tanık oldunuz. Hiç de alışık olmadığınız yaşam koşullarında zorlu işlerde çalıştınız. Bir gezgin ya da bir maceracı olmaktan öte bizzat oradaki yaşamın içinde yer aldığınız bu programlarda ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Öncelikle gittiğimiz yerlerde iyi bir aile bulmak çok önemli bir mesele. Bulduğumuz ailenin oranın kültürünü de taşıması gerekiyor. Kültürünü, geleneklerini, göreneklerini, yemeklerini ve işlerini bilmediğimiz, onlarla yaşayarak öğrendiğimiz yaşam elbette çok zor. Köylerine gittiğimiz ve evlerine misafir olduğumuz insanların hepsi ayrı coğrafyaların insanları. Bu nedenle başta iklimsel değişiklikler, yemek kültüründeki farklılıklar bizi zorluyor. Ayrıca oradaki insanların köydeki işlerine yardım ederken her türlü tehlikeyle karşı karşıya kalabiliyorum. Bu da yaptığımız işin ayrı bir zor yanı.
Türkiye’ye ilk olarak 2010 yılında geldiniz, İstanbul’u gördünüz ve 2013 yılında da ailece İstanbul’a yerleştiniz. İstanbul’a ilk geldiğiniz ve yaşamaya başladığınız dönemde sizi duygulandıran, etkileyen ve bizlerin de çok da fark edemediği güzellikler nelerdi? Bizler nelerin farkında değildik ve olmalıydık?
Biz aile olarak Avustralya’da deniz kıyısında bir yerde büyüdük. Yaşadığımız yerde bir cami yoktu. Ailece namaz kılıyorduk ama bir ezan sesi duymuyorduk. Ezanı kendimiz evde okuyorduk. Komşularımız da bize tuhaf tuhaf bakardı. İslam’ı ailece çok seviyorduk. Türkiye’ye, İstanbul’a ilk abim geldi. Avustralya’ya âdeta vurulmuşçasına döndü. “Reshad, mutlaka Türkiye’ye gitmelisin ve özellikle İstanbul’u görmelisin; her yer cami ve her yer minare dolu.” dedi. Ben de 2010 yılında ilk defa İstanbul’a geldim camileri görünce, ezan seslerini duyunca dayanamadım ve ağladım. Çünkü ezan sesine hasret diyarlarda yaşamış birinin ezana kavuşmasının ne kadar büyük bir duygu olduğunu anlatamam. Camilerin ve ezan sesinin ne büyük nimet olduğunu keşke bilebilseniz! İslam’ı hatırlatan o kadar çok eser var ki! İşte bu eserlerin farkında olmak ve değerini bilmek gerekir.
Son olarak egonun hükmettiği ve sizin tabirinizle herkesin bu dünyada yıldız olmak istediği bir çağda cennette yıldız olmayı daha çok önemseyen biri olarak cennette yıldız olabilme düşüncesini özellikle gençlerimize ve insanlara nasıl vermeliyiz?
İnsanlar, ekranda gördükleri ve ekrandan tanıdıkları kimselere büyük bir hayranlık duyuyorlar. Onlara erişemediklerinden o oyuncuların sadece gösterilen yüzlerini görüyorlar. İnsanların aşırı hayranlıkları ekranlardakilerin egolarının yükselmesine neden oluyor. Oyuncular egoları yükseldikçe daha da erişilmez oluyorlar ve izleyenlerin onlara duydukları hayranlık daha da artıyor. Bu hayranlık, bir yerden sonra oyuncuları insan ötesi birer varlıkmış gibi görmeye ve “Keşke ben de onun gibi olsam!” diye düşünmeye neden oluyor. İnsanlar ve özellikle de gençler, gelip geçici olan şöhrete ve lüks bir yaşama heves ediyorlar. Hâlbuki bilmiyor ki o şöhretin ve lüks yaşamın arka sokaklarında bu insanların hiçbiri mutlu değil. Bunu sektörün içerisinde olunca bunu fark ediyorsunuz.
Öncelikle gençlerimize yıldızı olmak istedikleri bu dünyanın geçici olduğunu anlatmalıyız. Eğer “cennette yıldız” olmak için uğraşırlarsa sadece ahirette değil bu dünyada da yıldız olabileceklerini Müslümanlara ait hikâyelerle anlatmalıyız. İşte o yüzden Müslümanlara ait hikâyelerin sinemaya taşınması çok önemli. Gençlerimiz kendi İslam dünyalarından gerçek cennet yıldızlarıyla karşılaştıklarında geçici dünyanın şöhret ve lükse boyanmış kayıp gidecek yıldızlarına itibar etmeyecekler.
ÖZ GEÇMİŞ
Boşnak kökenli olan Reshad Strik, 22 Haziran 1981 tarihinde Avustralya’nın Canberra şehrinde doğdu. Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletindeki Central Coast bölgesinde büyüdü. Avustralya’da ulusal bir reklam filminde rol aldı. Avustralya Tiyatro ve Sanat Akademisinden mezun olduktan sonra Headland adlı dizide oynadı. Bu diziden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin , Los Angeles şehrinde yer alan Hollywood’da çalıştı ve pek çok filmde rol aldı. Hong Konglu yönetmen Fruit Chan’ın Don’t Look Up filminde ilk kez başrol oyuncusu olarak oynadı. 2010 yılında Saraybosna’da evlendi. Atalarının ana dilini ve geleneklerini öğrenmek, klipler, reklamlar üretmek ve yönetmek için bir müddet Saraybosna’da yaşadı. Bosna Hersek’te iki uzun metrajlı film ve reklam çalışmaları yapan ünlü aktör, 2013 yılında Türkiye’ye geldi ve İstanbul’da yaşamaya başladı. TRT’de yayımlanan Filinta ve Diriliş Ertuğrul dizilerinde rol alan sanatçı Ailemizin Yeni Üyesi adlı belgeselle hem dünyanın pek çok ülkesinde hem Anadolu’daki zorlu yaşam mücadelesini bizzat kendisi de yaşayarak gözler önüne serdi. Pek çok proje üzerinde çalışmakta olan Reshad Strik, iki çocuk babasıdır.