RAMAZAN
YARDIMLAŞARAK
DAHA GÜZEL
Doç. Dr. Burhan İŞLİYEN
DİB Başkan Yardımcısı

Ramazan ayı, oruç ibadetiyle beraber zekât, fitre, sadaka gibi nefsi terbiye etmeye vesile olan güzellikleriyle müstesna bir fırsattır. Zamanı bereketlendiren ve kıymetlendiren Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirilmesinden hareketle Kur’an ayı olarak nitelendirilir. Bunun yanında "infak, yardımlaşma ve dayanışma ayı" olarak da değerlendirilebilir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “…Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse bu, onun günahlarının bağışlanmasına, cehennemin azabından kurtulmasına ve kendi mükâfatından hiçbir şey eksilmeden bir oruç tutma sevabına nail olmasına vesile olur.” Sahabilerin; “Ey Allah’ın Resulü! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceğe sahip değiliz.” demeleri üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ya da süt ile iftar ettirirse Allah ona bu sevabı verir.” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Bu öyle bir aydır ki başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından kurtuluştur. Kim bu ayda emrinde olan insanlara kolaylık gösterir de yüklerini hafifletirse Allah onun günahlarını bağışlar ve onu cehennem azabından azat eder. Bu ayda dört önemli hususa riayet edin: Onlardan ikisi Allah’ın rızasını kazanmak için, diğer ikisi de kendilerinden hiçbir zaman uzak kalamayacağınız şeylerdir. Kendileriyle Rabbinizin rızasını kazanacağınız şeyler; çok kelime-i tevhit getirip istiğfar etmeniz; kendilerinden uzak kalamayacağınız iki şey de Allah’tan daima cenneti talep etmeniz ve cehennem ateşinden ona sığınmanızdır. Kim bir oruçluyu su ile iftar ettirirse Allah Teâlâ da ona benim havuzumdan içirir. Hatta o cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmez.” (İbn Huzeyme, es-Sahîh, III/191)

Anadolu topraklarında yaşayanların bildiği ve gördüğü en büyük felaketlerden birini yaşadığımız ve etkilerinin uzun süre devam edeceği anlaşılan bu günlerde Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) tavsiyelerine sarılmaya ne kadar çok ihtiyacımız var. Afet bölgesine ilk ulaşan arkadaşlarımızdan biri, “Yıkılan apartmanın yanında sahip olduğu bütün dünyalıkları kaybetmenin hüznü ve şaşkınlığı arasında kalan bir kardeşimize bir bardak su verdim, 24 saattir boğazımdan geçen tek şey bu oldu, dedi.” cümleleriyle anlatmıştı bir bardak suyun ne büyük nimet olduğunu.

Şüphesiz ki ramazanda manevi bir iklimin oluşmasını sağlayan şey, bu ayda yapılan ibadetlerin yoğunluğudur. Oruç ve zekat gibi sosyal yardımlaşma ve dayanışma da bu ibadetlerin bir parçasıdır. Bu yüzden ramazan, müminin sadece bedenen değil malı ile de kul olmasının gereğini yerine getirdiği bir aydır. Müminlerin derdine ve acısına ortak olmanın, ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmanın özellikle ramazan ayında önemi daha büyüktür. Ramazan ayı, kardeşlik duygularını güçlendiren, safları sıklaştıran, dayanışma duygularını zirveye çıkaran bir aydır. Bu ayda tutulan oruçlar, kişinin kendisini pek çok lezzetten mahrum bırakması ve aç durmasıyla nimetlerin değerini bilmesine, şükür duygularının kuvvetlenmesine imkân sağlar. Mağdur, mahrum ve muhtaçların hâlini düşünmeye ve onların sıkıntılarını gidermek için gayret etmeye sevk eder. Bütün ibadetlerde olduğu gibi ramazan ayında yapılan infakın ecir ve mükâfatı, diğer zamanlarda yapılanlardan daha fazladır.

Abdullah b. Abbâs, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) insanların en cömerdi olarak nitelerken onun cömertliğin zirvesinde olduğu zamanın ise ramazan ayı olduğunu belirtmektedir (Buhari, Bed’ü’l-vahy, 1). Ramazanın manevi atmosferini oluşturan oruç, namaz ve sadaka, bir hadiste “hayır kapıları” olarak ifade edilmiştir. Muâz b. Cebel’in anlattığına göre, Hz. Peygamber (s.a.s.), bir yolculuk esnasında kendisine, “Sana hayır kapılarını bildireyim mi? Oruç bir kalkandır. Sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür. Ve (hayır kapılarından) biri de kişinin gece kalkıp namaz kılmasıdır.” buyurmuş ve ardından, “Onlar, korkarak ve ümit ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.” (Secde, 32/16-17) ayetlerini okumuştur (Tirmizi, Îmân, 8).

Doksanlı yılların başıydı. Dünya, Avrupa’nın ortasında bir avuç müminin ülkeleriyle, hürriyetleriyle sınandığı bir savaşa şahitlik ediyordu. Türkiye’mizin her köşesinde yardım kampanyaları düzenleniyordu. İşte tam o günlerde küçük ve masum öğrencilerine yardımlaşma ve dayanışma eğitimi vermek isteyen bir öğretmen, sınıfında yardım kampanyası düzenlemişti. Devamını öğretmenimiz şöyle anlatıyor: “Öğretmen masasının üzerine bir kutu koydum ve öğrencilerimden yardımlarını kutuya atmasını istedim. Herkes hazırladığını getirip kutuya attı. Orta sıralarda oturan al yanaklı, mahcup bir kız öğrencimin, avucunun içindekini göstermemeye dikkat ederek hızla kutuya atması ilgimi çekmişti. Ders bitti, kutudaki küçük paraları sayıp listeliyordum. Küçük masumların bulunduğu sınıfımdan hatırı sayılır bir miktar çıkmıştı. Ancak kutunun dibinde başka bir şey daha vardı: Öğrenci otobüs bileti. Anladım ki orta sıralarda oturan utangaç öğrencimin avucunun içinde sıkıca saklayarak kutuya attığı buydu. Yarım otobüs bileti? Belli ki yavrucak elindeki tek maddi varlığını, akşam eve dönebilmek için otobüse ayırdığı öğrenci biletini yardım kutusuna atmıştı.”

Merhamet fıtridir. Çocukluğundan itibaren merhametsizliğe alıştırılmazsa her insanın içinde o al yanaklı mahcup kızın merhameti vardır. Ancak korkularımız, hırslarımız, beklentilerimiz bizi bencilleştirebilir, cimrileştirebilir. Nefsimizin bedenimizde egemenliğini ilan edeceği zaman imdadımıza her yıl ramazan yetişir. Helal kazancıyla açları iftar ettirenin alacağı ecir ve mükâfatı müjdeler bize. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) diliyle aç kimseyi doyurmanın karşılığını Rabbinin katında göreceğini haber verir.

Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ kıyamet gününde şöyle buyurur: ‘Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.’ Âdemoğlu, ‘Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim?’ der. Allah Teâlâ, ‘Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim, doyurmadın.’ buyurur. Âdemoğlu, ‘Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim?’ der. Allah Teâlâ, ‘Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacağını bilmez misin? Ey âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin.’ buyurur. Âdemoğlu, ‘Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim?’ der. Allah Teâlâ, ‘Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevabını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?’ buyurur.” (Müslim, Birr, 43)

Allah Teâlâ, “Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin…” (Bakara, 2/245) ayetiyle kullarını hayırlı işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya teşvik etmektedir. “hasta ziyaretini kendini ziyaret, aç bir kimseyi doyurmayı kendini doyurmak” olarak ifade buyurmuş, güzel borç vereni kendisine borç veren gibi kabul ederek yardımsever mümine şereflerin en büyüğünü bahşetmiş, onu dinî heyecanın doruğuna yükseltmiştir. Bizim başkaları için harcadığımız ne varsa Allah Teâlâ onları borç olarak aldığını, daha sonra bize geri ödeyeceğini bildirmiştir. Hem de katlayarak geri ödeyecektir. “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara, 2/261-262)

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) amcasının oğlu olan genç Abdullah’ın itikaftayken yaşadığı bir hadise, imanın ve imandan kaynaklanan kardeş dayanışmasının nasıl olması gerektiğini ne güzel anlatır bize: Abdullah b. Abbas (r.a.) itikaftayken namaz için mescide gelen bir dostunun üzgün ve solgun hâli dikkatini çeker. “Neyin var?” diye sorar arkadaşına. Arkadaşı borcunun olduğunu ve ödeme zamanının yaklaştığını ancak ödeyebilecek durumda olmadığını söyler. Abdullah, alacaklıyı tanıdığını ve onunla konuşup borcunu ertelemesini talep edebileceğini ifade edince arkadaşı, “Ne güzel olur! Sen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) amcasının oğlusun, seni kırmaz." der. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas, mescitten çıkıp yürümeye başlar. Arkadaşı, “İtikafın bittikten sonra giderdin. İtikafın bozulacak.” deyince o, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kabrini işaret ederek gözyaşları içinde, “Ben şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan Peygamberimizden duydum ki ’Her kim din kardeşinin bir işini takip eder ve o işi görürse bu kendisi için on yıl itikafta kalmaktan daha hayırlıdır. Hâlbuki bir kimse Allah rızası için bir gün itikafa girerse, Allah o kimse ile cehennem arasında üç hendek yaratır...’" (Beyhakî, Şuabu’l-imân, III/424-425)

Müjdeyi görüyor musunuz? Kardeşe destek olmak, kol kanat germek, elinden tutmak, ihtiyacını karşılamak insanı kanatlandırıyor âdeta uçuruyor cennete doğru...

Boş olan yazlık evini depremzede kardeşlerine tahsis eden oruçlular, zaruri olmayan harcamalarını kısıp muhtacın ihtiyacına koşan oruçlular, dolabında henüz hiç giymediği elbiselerini bütün her şeyi enkazın altında kalan afetzedelere gönderen oruçlular, salondaki gümüşlüğe dizip tozunu almak amacının dışında yerinden kaldırmadığı tabak ve bardakları kullanabilecek mağdurlara hediye eden oruçlular, ne güzelsiniz!

Rabbimizin, “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: ‘Size selam olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi, ebedî kalmak üzere buraya girin.’” (Zümer, 39/73) buyurarak müjdelediği cennet, oruçla takvaya ulaşanları bekliyor. Takva sahiplerini bekliyor. Hayatı, sakınarak ve hesabını vereceğini aklından çıkarmadan yaşayanları bekliyor.

Dünya hayatı ahirete kıyasla bir akşam vakti, bir kuşluk vakti ya da gündüzün bir bölümü kadardır. Ancak ebedî cenneti kazanmanın imkân, mekân ve fırsatı da dünyadır. Malı ebedîleştirmek ahirete göndermekle yani muhtaçların ihtiyacına sarf etmekle mümkün olur. Dünyada kişiyi Rabbine yaklaştıracak olan, mal ve servetin varlığı ve çokluğu değil, Allah yolunda infak edilmesidir.

Paylaştıkça, yardımlaştıkça, bölüştükçe dünya daha güzel ve daha yaşanabilir olacaktır. Müminler, birbirlerine destek olup dayanışmalarını artırdıkça acılar azalacak ve tahammül edilebilir hâle gelecektir.