RAMAZAN ve İNFAK
Nurcan SOLAK
Nevşehir Müftü Yardımcısı

Her ibadet, ifa edilişi bakımından bireysel bir eylem olmakla beraber, bazıları toplumu direkt olarak ilgilendirmekte ve fertler arasında kuvvetli bir bağ oluşturmak suretiyle sosyal dayanışmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda Müslümanlar arasında dayanışma tesis etmek amacıyla birbirleriyle yardımlaşmaları istenmiş ve bu yardımlaşma birtakım ibadetlerin farz kılınmasıyla tavsiyenin ötesine geçerek pratik uygulamalar etrafında sosyal hayata nüfuz edip gündelik yaşamın bir parçası hâline getirilmiştir.

Bilinmelidir ki mülk, mutlak olarak Allah Teâlâ’ya aittir. Mecazi anlamda sahibi görünen biz kullara ise bu nimetler üzerinde geçici olarak tasarrufta bulunma hakkı verilmiştir. Esas itibarıyla Allah’ın mülkünde Allah’ı razı edecek tarzda bir tasarruftur bizlerden istenen. Yani hakiki sahibinin emrettiği istikamette mülkü kullanmamız gerekmektedir. Çalışmak, helal yoldan mal mülk sahibi olmak elbette meziyettir. Ancak doğru olan bunları putlaştırıp kalbe nüfuz ettirmeden hak yolunda infak edebilmektir. Çünkü zenginlik, mal mülk, servet ilahi emirlere aykırı surette kullanıldığında insanları çabucak azdırmaya, türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye oldukça müsaittir. Böyle bir afete sürüklenenlerde ise mal sevgisi kalbe yerleşmekte ve âdeta orayı mesken edinmektedir. Nitekim Cenab-ı Hakk’ın dünya nimetleri içerisinde sadece mal ve evladı fitne olarak zikretmesi, bunların kalbe girerek putlaşma tehlikesine binaendir. Şayet kul, elindeki varlığın vekili, emanetçisi durumunda olduğunu unutup “Bu mal benimdir.” diyerek Allah Teâlâ’nın mülkünde ortaklık iddiasında bulunursa en büyük günaha cesaret etmiş olur. İşte bu amaçla sosyal yardımlaşma, zekât müessesesi ile teminat altına alınmıştır. İslam dini zenginlere zekât yükümlülüğünü getirmek suretiyle bu sosyal yardımlaşmayı sistemleştirmiş bulunmaktadır.

Zekâtın ibadet manasının yanı sıra insani hedefleri, üstün ahlaki değerleri ve iktisadi gayeleri vardır. Bu bağlamda zekât, serveti sadece zenginlerin ellerindeki bir güç olmaktan çıkarıp fakir ve muhtaçların da istifadesine sunmakta; zengin ile fakir arasında bir köprü oluşturmakta ve de sosyal dayanışmada önemli bir rol üstlenmektedir. Bu ise toplumun fakir kesimini kıskançlık ve kin duygularından bertaraf etmekte, sermaye düşmanlığını ortadan kaldırmaktadır.

Zekât, kişinin isteğine bırakılmış bir yardım değil; yoksulun, zenginin zimmetindeki hakkı ve zenginin yerine getirmek mecburiyetinde olduğu bir görevdir. Allah Teâlâ, zenginin malında ihtiyaç sahibinin hakkı olduğunu belirtmektedir. Zekât ile aslında hak sahiplerine haklarının iade edilmesi söz konusudur. Her nimetin şükrü kendi cinsindendir ki zekât da Allah’ın verdiği mala karşılık yapılan bir teşekkürdür. İnsan, küçük bir ikramını gördüğü kimseye karşılık vermek için bile türlü vesileler ararken sayılamayacak kadar nimetlerine eriştiği yaratıcısına şükretmek istemez mi? Elbette ister, istemelidir… Kendisini yaratan ve pek çok lütuflarda bulunan Allah’a her zaman ve her vesile ile şükretmek ve hoşnutluğunu kazanmak aynı zamanda o malın bereketlenmesine de vesile olacaktır. Nitekim Allah Teâlâ, “Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım. Ve eğer nankörlük ederseniz, (bilin ki) hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” buyurmuştur. (İbrahim, 14/7.) Demek ki şükredenin şükrü kendi lehine, nankörlük edenin nankörlüğü de kendi aleyhinedir.

İşte bizler de dünya malının muhterisi olup ahirete müflis şekilde gitmekten ve ilahi nimetlerden ebedî olarak mahrumiyetten kendimizi sakındırmak istiyorsak hak sahiplerinin paylarından malımızı arındırmamız, tasfiye etmemiz, yoksulun, muhtacın hakkını kendisine iade etmemiz gerekmektedir. İçerisinde bulunduğumuz ramazan mektebi bizlere bu disiplinin kazandırılmasında ev sahipliği yapacak en büyük fırsattır. Ramazan, tatbikat zamanıdır…

Ramazan, İslam’ı yaşama, hissetme ve aynı zamanda İslam’ın güzelliklerini karşı tarafa hissettirebilme ayıdır. İnfak ayıdır ramazan; açları, kederlileri, mahrumları hatırlama ayıdır. Bu infak disiplini Müslümana malını hak sahiplerinin hakkından arındırma fırsatı vermektedir. Böylelikle mal arınırken ruh da mal tutkusundan arınmaktadır. Gönül, Rezzak olan Allah’ın infak disiplini ile kendisini bir başka kulun rızkı için vasıta kıldığını düşünmektedir. Bir muhtaca ulaşmış olmanın sevinciyle bu ibadetin hazzını hissetmektedir gurura kapılmaksızın, muhatabını minnet altında bırakmaksızın…

Ramazan, hürriyet ayıdır. Günümüzde her ne kadar kölelik sistemi mevcut değilse ve bedenlerimiz zahiren her ne kadar hür ve özgür görünse de esefle söylemek gerekir ki pek çoğumuzun gönül ve zihin dünyası birtakım duyguların esareti altındadır. Kimimiz malının mülkünün kimimiz şan şöhretin kimimiz makam mevkinin kimimiz ise şehvetinin esiri olmuş durumdadır. İşte ramazan ayı gönüllerimizi, zihinlerimizi mahkûmu olduğu bu esaret hâllerinden kurtarıp asli hüviyetimiz olan hürriyetimize kavuşma fırsatı tanımaktadır bizlere… Hiç şüphesiz ki bunu sağlamada yadsınamayacak derecede büyük rolü olan bir husus vardır ki işte o da infak ve yardımlaşma disiplinidir.

İslam’da aslolan hürriyettir, esaret ise arızidir. O hâlde İslam dininin temsilcileri olarak mümin kimseler olarak bilelim ki vakit vazifemizi eda etme vaktidir. Fıtratımıza, özümüze dönüş yapıp malın mülkün esiri olmaktan kurtularak bir nebze de olsa gönlümüzü itminana erdirmek, inşirah duygusunu tatmak için üzerimizde hakkı bulunan ihtiyaç sahibi insanlara bu haklarını verme vaktidir… Üzerimizdeki nimetlerin şükran ifadesi olarak, o nimetten mahrum olanlara hizmet ve ikramda bulunmayı saadet bilme vaktidir… Hatta başa kakarcasına yahut herhangi bir üstünlük hissine kapılırcasına değil, tam aksine teşekkür edasıyla infak etmektir görevimiz… Bir külfet hissiyle değil, ahiret ateşine karşı kalkan olacak bir nimet olduğu düşüncesiyle yerine getirmektir… Alanın minnet altında kalacağı değil, verenin minnettar olacağı türden bir infak bilincine bürünmektir...