RAHMET AYINDA NEDAMET

Ayşeli POLAT
Isparta Vaizi


Ah! Bin defa ah! Meğer göz açıp kapayıncaya kadarmış koca bir ömür, bilemedim! “Oh!”lar biriktirirken amel defterimde, bir gün “Ah!” edeceğim hiç aklıma gelmedi. Nedametin libasıyla huzura gittiğimde ceplerimde sakladığım “af”lar affedilmek için yetmedi. Her dakika, her saniye tabutlar geçti gözümün önünden, göremedim. Ölüm öldürülmüyordu oysa... Kabir kapısı bir türlü kapanmıyordu. Bir gün sıranın bana da geleceğini bilemedim. Herkes ölür, ben kalırım zannedip gönüllü dünya tabutuna girmişim, bilemedim. Nefsim, yularımdan tutmuş, biteviye koşturmuş. “Abdullah” olmak varken nefsime kul olmuşum, sezemedim! Yeni lezzetlerle meşgulken “abd” olma lezzetine eremedim. Sağımdan, solumdan yaklaşıyorken şeytan, nefesi ensemdeyken her an, Hakk’ın huzurundan kovduğu İblis’e, bir türlü “Defol git başımdan!” diyemedim.
Çok sağlıklı günlerim oldu Rahman’dan uzak. Çok geniş zamanlarım oldu heba ettiğim. İki büyük nimetin değerini bilemedim. Keşke geniş zamanlarımda ansaydım Yaradan’ı! Şimdi dar zamanımda koşardı imdadıma. “Rabbim!” diye haykırınca derinden, mağfiretiyle yeşertirdi solan gönlümü yeniden. Keşke sağlıklıyken ibadet etseydim. Şimdi hastayken her nefesimi hasenat olarak kaydederdi amel defterime.
“Benlik” gemisinde yol alırken geminin battığını sezemedim. Nefsini bilen Rabbini bilirdi ya. Nefsimi de haddimi de Rabbimi de bilemedim. Bana ait ne vardı ki oysa verilenlerden başka? İdrak edemedim. Kibir kezzabıyla kör olmuşken acziyetin kudretini göremedim. Kibrin zerresi cennete mani iken cehennemde köşkler inşa ettim bilmeden. Tevazu ile terakki edemedim. Karnına taş bağlayan Peygamber’in, nimeti beğenmeyen ümmeti oldum. Şefaatin, sünnete ittiba ile mümkün olacağını bilemedim. Gözümün nurunu kaybettim. Dinin direğini yıktım. Miraca çıkamadım. Yaradan’a kurbiyetin mekânı ve tek anı secdeye kapanamadım. Arşa çıkma zevkine ermek için alnımı secdeye mıhlayamadım. Duaya hiç vaktim olmadı. Hep yoğundum, meşguldüm. Oysa duam olmasa Rabbim bana niye değer versindi ki? Bilemedim...
Evi, mezarlıktan uzaktan alınca hiç ölmeyeceğimi zannettim. “Her nefis ölümü tadacak” denildiğinde hep başka nefisleri gözledim. Ölüm hakikatini köşe bucak gizledim. Ölümü duyunca parmağımı tahtaya vurup “Allah geçinden versin!” dedim. Bir gün ölüm meleğinin bana da geleceğini hep es geçtim?
Keşke hiç doğmasaydım, hiç var olmasaydım... Keşke toprak olsaydım... Ağaçta bir yaprak, dalda bir kuş, bir çiçek, çiçekte bir böcek olsaydım... Olsaydım da göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten içtinap ettiği emanetin altında kalmasaydım. Keşke...
Şimdi, yetim bir çocuğun kendini hiçbir mekâna ait hissetmemesi, bulunduğu her yerde eğreti oturması gibi bir yabancılık var üzerimde. Sanki yanımda, satmak için çabaladığım kolilerce selpak var da gözyaşlarımı koluma siliyorum. Öyle bir yokluk, öyle bir yoksunluk, öyle bir yoksulluk...
Burası neresi? Ben buraya nasıl geldim? Bu insanlar kim? Her yerden yırtık sesler yükseliyor, vaveylalar arşı deliyor. Uğultular havada tek yumruk olup yıldırım hızıyla geri geliyor. Herkes kendi derdine düşmüş, kimse kimseyi duymuyor. Bu gürültüde sesim cılızlaşıyor, sesim kısılıyor. Sesim kaybolup gidiyor. Ben de kaybolup gitmek istiyorum, ama nafile...
Çaresiz susuyorum. Susarken arşa yükseliyor feryadım, susarken daha çok bağırıyorum. Çığlıklarım çığlıklarla yarışıyor. Hıçkırığım hıçkırıklara karışıyor. Ölmek istiyorum, ölemiyorum. Dudaklarım, suya hasret kurak toprak misali şerha şerha çatlıyor. Hesap endişesiyle terleyen bedenlerden, ağır, kesif bir koku yayılıyor. Öyle bir arbede ki yaşanan, kimse o kokuyu almıyor. Telaşla bir o yana bir bu yana koşuyorum. Yardım elini uzatacak müşfik bir el arıyorum, ama nafile… Koşarken annemle çarpışıyorum. Öyle çaresizim ki umutla ellerine sarılıyorum. Yüzüm gözyaşıyla yıkanmış. “Anne!” diyorum, “Ne olur yardım et! Kurtar beni buradan!” Terden sırılsıklam olmuş elleriyle bir köşeye itiveriyor cılız bedenimi. Ne kadar yalvarsam da tanımıyor beni. Kardeşimi görüyorum bir ara. Benden köşe bucak kaçması hâlâ kalbimde yara.
“Çocuklarım!” diyorum sonra. “Saçımı süpürge ettiğim, hayatımı vakfettiğim çocuklarım! Onlar belki yardım ederler bana.” Ben yardım beklerken her biri ayrı yapışıyor yakama. Sarsıyorlar acımasızca. “Bunun yüzünden!” diyorlar. “Bize senden bahsetmedi. Bize bu günden bahsetmedi.” Aman Allah’ım! Bu nasıl bir gün! Zor kurtuluyorum ellerinden. Arkama bakmadan koşuyorum. Koşarken kendimi huzurda buluyorum.
Büyük bir mahkeme kurulmuş benim için. Mizan terazisini görünce cayır cayır yanıyor içim. Günahlarım sayılıyor tek tek. Aman Allah’ım, ne varsa kaydedilmiş ufak tefek. “Şeytan…” diyorum. “O olmasaydı bu günahların hiçbirini işlemezdim. Beni kandırmasaydı kalbim temiz demezdim.” Bu sözlerle hesaptan kurtulacağımı zannediyorum ama ne mümkün! Şeytan, “Benim seni zorlayacak gücüm yok ki!” diyor sırıtarak. “Ben sadece seni çağırdım, sen de benim çağrıma uydun. Sakın beni kınama, kendini kına!”
Eyvah amellerimle baş başayım! Bir an önce bu durumdan kurtulmak zorundayım. “İnkâr edersem belki kurtulurum.” diyorum. Sayılan günahların hiçbirini işlemediğimi söylüyorum. O da ne? Bütün azalarım dile geliyor. Ellerim “Ben tuttum!”, ayaklarım “Ben gittim!” diyor. Gözlerim, kulaklarım, dilim, yapıp ettiklerimi itiraf ediyor. “Vefasızlar!” diyorum kaşlarımı çatarak. “Siz bir ömür bana hizmet etmediniz mi? Bugün neden aleyhime şahitlikte bulunuyorsunuz?” Organlarım hep bir ağızdan “Biz, sahibimizin emrine tabiyiz. O ne derse biz onu yaparız.” diye cevap veriyor. Aman Allah’ım! Meğer organlarım bile benim değilmiş. Benim olmayan bir mülkte istediğim gibi at koşturmuşum. Ebedî âlemi unutup üç günlük dünya için boşuna yorulmuşum.
Tuzağa düşmüş serçe misali çırpındıkça takatten düşüyorum. Son bir umutla gözlerim parlıyor. “Rabbim! Beni geri gönder!” diyorum. “Geri gönder ki zayi ettiğim ne varsa telafi edeyim. İyi işler yapmak için tekrar dünyaya gideyim.” Kulakları yırtarcasına yükselen bir sesle yıkılıyorum: “Sana düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Ayağın kaymasın diye uyarıcı göndermedik mi? Şimdi azabı tatma zamanı!”
Bir an ismimin okunduğunu duyar gibi oluyorum. Dudaklarım titreyerek “Benim ismimi mi okudunuz?” diyorum. O müthiş kalabalık birden yarılıyor, bana yol açıyorlar. İki kişi kollarıma giriyor. Ben kalabalıklar arasından şaşkın bakışlarla yürürken bütün hayatım bir film şeridi gibi geçiriliyor gözlerimin önünden. Birden alevleri göklere yükselen cehennemi görüyorum. Beni bir titreme alıyor, çırpınıyorum. Medet Allah’ım? Bir yardım eden çıkmayacak mı? Cehennem meleklerinin kollarında cehennem çukurunun başına sürükleniyorum. Çırpınışlarım fayda etmiyor. Alevlerin harareti yüzümü yakıyor. Bir anda saçlarımın beyazladığını, ihtiyarladığımı hissediyorum. Yüreğim yerinden fırlayacak gibi atıyor, âdeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor. Hayattayken kıyamet, hesap ve mizan hakkında çok şey duymuştum. Ama mahşer meydanındaki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini, cehennemin böylesine yakıcı olacağını hiç düşünmemiştim.
Sadece yutkunuyorum. Gözümdeki yaş kuruyor. “Çok pişmanım.” diyorum. “Keşke burada değil de dünyada ağlasaydım. Günahlar için döktüğüm her damla yaş, yanağıma değmeden rahmetin avuçlarına düşer, o avuçta kıymetlenirdi. Keşke bütün dertlerimi, suskunluklarımı, her şeyi işiten Rabbin ‘Semi’ ismine emanet etseydim. Keşke şah damarımdan daha yakın olanın yakınlığını ‘hakka’l yakin’ hissedebilseydim. ‘Allah bana yeter!’ cümlesi dilimden önce gönlümde yeşerseydi. Allah’la hemhâl olsam, O’nunla nefes alsaydım. Kalbimi O’na sabitlesem, sevgisini gönlüme ilikleseydim. Muhabbetinin halavetiyle sarhoş olsam, baktığım her şeyde O’nu bulsaydım.” Dizlerimin bağı çözülüyor, yığılıp kalıyorum.
Birden kendimi huzurda buluyorum, hemen secdeye kapanıyorum. Hıçkırıklarım arşı inletiyor. Huzura takdim edecek tek bir şeyim kalmış. “Rabbim! Çocukluğumun masumiyetiyle geldim kapına.” diyorum. “Zira çocukluğum, geriye dönüp baktığımda senin huzuruna varacak tek yanım... Yüz aklığım... Temiz sayfam… Andığımda yüreğimi acıtmayan dayanağım... Çocukluğumun ellerinden tutup getirdim huzuruna. Huzurda tardedilenlerden etme beni! Muhabbetinle onar şu paramparça olmuş, her parçası feryat eden bedeni. Sel olup kapına dayanmış yaşların boşandığı gözlerime bir lahza nazar et, göz pınarlarım kurudu gayri... Senden inayet olmazsa hüsrandır sonum, uzat artık inayet elini... Rahmetinle okşa, bir defa okşanmamış serimi... ‘Afüvv’ isminle affet, sükûnete erdir pır pır atan yüreğimi. Bir fırsat daha ver ne olur! Ne olur bağışla beni!”
Omuzuma dokunan elle irkiliyorum. “Kızım, kalk yerine yat! Üşüteceksin burada.” Gözlerimi açtığımda secdedeyim. Namaz sonrası dua etmek için secdeye kapandığımda içim geçmiş olmalı. Dudaklarım çatlamış, bedenim terden sırılsıklam. Aniden hıçkırıklara boğuluyorum. İki elimi yüzüme kapatıp doya doya ağlıyorum. “Biliyordum! Bana bir fırsat daha vereceğini biliyordum. Rahmetinin gazabını geçtiğini biliyordum. Kulunu çaresiz bırakmayacağını biliyordum. Rabbim, diye inlediğimde ‘Kulum!’ diyerek iniltimi dindireceğini biliyordum. Ağlamalarımı gülmeye döndüreceğini biliyordum. Ben yürüyerek gelsem yanına, bana koşarak geleceğini biliyordum. Senin hakkında hep hüsn-i zanda bulundum. Zannımda yanılmayacağımı biliyordum. İnan bana bundan sonra senin istediğin gibi bir kul olacağım. Yeter ki sen elimi bırakma! Yeter ki beni bana bırakma! Seni çok seviyorum Rabbim! Ne olur sen de beni muhabbetinden mahrum bırakma!”