PROF. DR. TURAN KARATAŞ İLE EDEBİYAT ÜZERİNE…
Mahir KILINÇ
Andrew Bennett ve Nicholas Royle’un “Şu Edebiyat Denen Şey” başlığıyla cevaplamaya çalıştıkları bir soruyla başlamak istiyorum. Şu edebiyat denen şey nedir? İnsanın zihin, düşünce ve ruh dünyasına ne gibi tesirleri vardır?
Zor bir soruyla başlıyoruz. Cevabı çok geniş ve uzun. Dilim döndüğünce söyleyeyim. İnsanı düşünmeye, hayal etmeye, anlamaya ve nihayet bilmeye davet eden bir sanattır edebiyat. Arapça “edeb” kökünden türetilmiştir. Yani insanı her bakımdan terbiye eden, olgunlaştıran bir tarafı da vardır. Dünyanın farklı zamanlarında, değişik coğrafyalarında yaşamış zeki ve muhayyilesi geniş insanların düşüncelerini, duygularını, tasavvurlarını edebiyat sayesinde okuruz, duyarız, bilme şansı buluruz. Büyük bir imkândır insan için edebiyat. İnsanı insana tanıtır, zihnimizi besler, düşünce ve ruh dünyamızı düzenler ve zenginleştirir, dilimizi sağlamlaştırır. Anlama ve algımızı geliştirir. Şu zorlu hayat yolculuğunda neyi, niçin yaptığımızı edebiyat yordamıyla kavrarız çoğu zaman. Diyebilirim ki edebiyata teğet geçen kişioğlunun insanı, tabiatı, kâinatı, hayatı tanıma şansı yoktur. Hâsılı edebiyat, yaşamayı anlamak sanatıdır.
Roman, öykü, şiir, oyun, deneme gibi edebî türler zihnimizin, duygularımızın ve muhayyilemizin kıvrımlarında ayrı ayrı gezinir durur. Bunların her birinin kendine has okumaları var mıdır? Farklı türdeki eserleri okumanın okuyucuya farklı kazanımları söz konusu mudur?
Oyun dışında saydığınız diğer türlerden yüzlerce eser okudum. Her birinden farklı tatlar aldım, çeşit çeşit kazanımlara kavuştum. Kuşkusuz her bir eser değişik duygular yaşatıyor insana. Söz gelimi denemeler, düşünceleri ışıldatıyor. Şiir, duyguları inceltiyor; ruhumuzun derin kuyularına taş atıyor. Ayrıca şiir, zihni diriltir; yaşama bilinci kazandırır kişiye. Şu hayat yolunun inişini çıkışını, eğrisini doğrusunu işaret eder. Roman ve öykü, insan yaşamalarına buyur ediyor; binbir çeşit hayat getiriyor önümüze. Roman, insan denen meçhulün bütün karanlık köşelerini, gizli niyetlerini, üstü örtük kin ve ihtiraslarını gün yüzüne çıkarır. Elbette her bir türün değişik okuma biçimleri vardır. Mesela şiir ve deneme daha dingin okumalar gerektirir. Bir şiir kitabı başlayıp bitirilmez. Bazı şiirler defalarca okunabilir. Roman ve hikâye kolay kolay ikinci kez okunmaz ama deneme okunabilir.
Sizin tabirinizle algı, bilgi ve hissin bileşiminden ortaya çıkan, güzel üzerine düşünme uğraşı olan, “Ne kadar güzel”le “Hiç güzel değil” ifadeleri arasındaki mesafeyi ölçen bir disiplin olarak nitelendirdiğiniz estetiğin edebiyatla ilintisinden ve katkısından bahseder misiniz?
Şiirin/ edebiyatın da içinde yer aldığı sanatlar kümesinin adı “güzel sanatlar”dır. Meselenin esasında/ özünde “güzellik” bulunmaktadır. Edebiyatın üzerinde yükseldiği zemin estetiktir. Edebiyat eseri görkemini orada bulur. Edebiyat, sözü güzel ve etkili söyleme sanatı olduğuna göre estetikle yakın ilgisi vardır. İnsana yüksek duygular kazandırması için estetikle yoğrulmuş olması gerekir. İçerik/ fikir/ mana bakımından ne kadar güçlü olursa olsun güzel ifade edilmeyen sözün yaşama şansı yoktur. Edebiyat eserinin hoşa giden, haz veren bir tarafı olmalıdır; bu, güzellik sayesinde mümkündür. Aslında salt edebiyatın değil, ülküsü olan her hayat çizgisinin estetiğe yaslanması gerekmektedir. Eşyayı ve insanı kibarlaştıran, hoşça kılan bir gücü vardır estetiğin. Bu güç, edebiyatta da bulunur.
Zamanın akıp gittiği ve beraberinde büyük değişimleri getirdiği hiç şüphesiz. Bu değişimlerin edebiyata tesirlerini anlatabilir misiniz? Edebiyat, her zaman ve koşulda görkemini koruyabilmekte midir sizce?
Bu konuda biraz karamsarım doğrusu. Edebiyat gücünü giderek yitiriyor gibi geliyor bana. “Edebiyat coşkusu” azaldı insanlarda. Hatırlıyorum, gençliğimde saatlerce bir şiir üzerinde veya bir kitaba dair konuşurduk. Şiirler ezberlerdik. Bu sevgi azaldı. “Sosyal medya” dediğimiz olgunun, edebiyata olumsuz etkileri olmuştur. Söz konusu mecrada bir denetim ve nitelik ölçüsü olmadığı için herkes her şeyi yazıp söylemektedir. Bunların bir kısmı da edebiyattan sayılmaktadır maalesef. Bu durum edebiyatın doğasına aykırıdır ve mayasını bozmuştur. Bu arada, asıl tehlike tüketim hastalığıdır. Dünyada, ülkemizde insanlar çılgınca bir tüketim yarışı içindedirler. Bu hastalıklı tutum edebiyata da yansımıştır. Edebiyat eseri “üretilen” ve “tüketilen” bir nesne değildir. İbda edilir ve uzun zaman varlığını sürdürür. Günümüzde edebiyat adı altında “piyasa”ya sürülen birçok ürün “üretim” işidir. Kısa zamanda tüketilmeli ve eskimelidir ki yerine başkası gelsin. İyi okuyucu, “üretim”i fark edip ondan uzak durmalıdır.
Yunus Emre sizin tabirinizle “Büyük Yûnus”un hiç umulmadık çağlarda şairlerin dizelerinde ortaya çıktığından bahsediyorsunuz. Bize bunun nasıllığına yönelik neler söylersiniz?
Nasıllığını tam olarak izah edemem de çok şiirde görmüşümdür Yûnusca bir eda: Samimi, sade, coşkulu ve hesapsız. İçten geldiği gibi söylenmiş. Yûnus’un çok belirgin ve içe işleyen bir şiir dili, söyleme biçimi vardır. Birçok çağdaş şair farkında olmadan Yûnus’un söyleme biçimini tevarüs etmiştir. Elbette bu tamı tamına bir benzeyiş değil. Cahit Zarifoğlu, ömrünün son yıllarında şöyle bir şey söylüyor: "Şiire bugün başlamış olsaydım, Yûnus gibi söylerdim. Ak pak, duru."
Marcel Prost’un: “İçimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar” olarak tanımladığı okumanın bir usulü ve adabı olmasından söz ediyorsunuz. Okumanın usul ve adabı nedir ve neden önemlidir?
Rahmetli Nuri Pakdil’e dair bir öykücük anlatılır. Nuri Bey okumaya başlamadan tıraş olur, elbisesini giyer hatta kıravatını takar, kalemini eline alıp kitabın kapağını öyle açarmış. Ve mutlaka masa başında okurmuş. Okumaya “ciddi bir uğraş” gözüyle bakarsak kazanımlarımız daha fazla olur kuşkusuz. Benim görüşüme göre hemen her kitabın bir okunma biçimi vardır. Bütün kitaplar aynı vaziyette okunmaz. Uzanarak okunan kitaplar olduğu gibi, diz çöküp okunan kitap da vardır. Bilinçli okur, hızla değil sindire sindire okur kitabı. (“Hızlı okuma” edebiyat dışı bir tekniktir.) İyi okurun elinde mutlaka bir kurşun kalem bulunur. Kitabın sayfaları “arsız” tükenmez kalemle çizilmez. En fazla fosforlu kalemle işaret konur ama en iyisi kırmızı kurşun kalemdir. Okunanların biriyle paylaşılması veya yazıyla mütalaasının yapılması, akılda kalmasına yardımcı olur.
Çok yanlış bir şekilde söylendiği ve zannedildiği gibi, okumak boş zamanları değerlendirme faaliyeti değildir. Kitabı eline alan kişi, nasıl mühim bir iş yaptığının farkında olmalıdır. Azami faydayı sağlamak ve bağışlayacağı hazzı alabilmek için kitapları dingin dimağla okumak lazımdır. Arka arkaya hep aynı türden kitaplar okumak usandırıcı olabilir. Farklı türlerde yazılmış kitaplar okumak, zihni diri tutar. Farklı yazarlara el atmak da yeni keşifler sunabilir.
“Metafizik, aşkın âlemin belki de ilk adımıdır. Ortalık yerde görünmeyen ama erbabının hep farkında olduğu bir ‘sıçrama tahtası’” olarak nitelendirdiğiniz metafiziğin sanat eserine ve edebî türlerden özellikle şiire yansıması üzerine neler söylersiniz?
Ruh-ı kâinatı kavramak, eşyanın ötesine/maverasına adım atmakla mümkündür. Fiziğin ötesi “aşkın dünya”dır. Şairin alıcıları bu yücelik âlemine uzanmadıkça söyledikleri çabuk pörsüyecektir. Metafizik, sözü katmanlandıran veya kanatlandıran büyülü bir hava boşluğudur. Maddeye takılıp kalan sanatçı, eşyayı ve tabiatı derinliğine keşfedemez. Ruhun sınırlarından içeri giremez, o gizemli dünyadan mahrum kalır. Ruha eğilmeyen dikkatler ise yüzeyde, kabukta dolaşır. Metafizik, kainatın ve insan ruhunun sırlı kapılarını açacak anahtar gibidir. Büyük tecessüslere, tükenmez hazinelerin ve pörsümezliğin sırrını fısıldar. Metafizik, sanatın dirilik mayasıdır. Eşyaya yeni bir mana kazandıracak olan sanatkâr ölmezlik suyuna bu kanaldan ulaşabilir.
“Dünyada şiir âdeta yer altına çekiliyor. Hikâye ve roman şiiri artık geri plana itiyor. Türkiye ve Türkçe şiir bakımından şanslı bir dil.” sözünüzü okuyucularımız için açıklayabilir misiniz?
Denebilir ki bütün güzel sanatlar ateşini şiirden almıştır. Şiir, hemen her sanatın cevheridir. Başlangıçta ve yüzyıllardır çok itibarlı, çok görkemli bir yere sahipti şiir. Yetenekli her insan evvela şair olmak istemiştir. Çünkü şiir, sözün en halis cevheridir. Ona sahip olmak, sözün sultanı olmak demektir. Son iki yüz yıldır, roman, hikâye ve tiyatro şiirin tahtını sarstı. Kapitalist dünya, insan ruhunu ve dimağını besleyen şiire itibar etmez oldu. Şiirin serin suları, ısınan ve dengesi bozulan dünya atmosferinde çabuk buharlaşıyor artık. Şiir kitapları çok az basılıyor, az okunuyor. İyi şiirler de azaldı. Giden büyük şairlerin yerini dolduracak yeni isimler çıkmıyor. “Türkçe şiir bakımından şanslı bir dil.” demem, yüksek duygularını kaybetmeyen milletimizin dilindeki hissiyata gönül verişindendir. Yani insanımız hâlâ türküler çığırıyor, ağıtlar yakıyor, dilin duygu yüklü verimlerine hayatında yer açıyor.
Doktora çalışmanız olan ve sonrasında kitaplaştırdığınız Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç ve yine üzerinde çok okumalar yaptığınız Büyük Yunus sizin fikir ve duygu dünyanızdaki hangi meçhul âlemlerin kapılarını araladı?
Birçok kapıyı araladığından eminim de hangileri olduğunu açık seçik bilemem. Hemen aklıma gelenleri söyleyeyim. Gönlün ne yüce bir makam olduğunu Yûnus fısıldadı: “Gönül Çalab’ın tahtı”, “Eğer gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil” diyerek. Yetmiş iki millete aynı gözle bakılacağını Yûnus’tan duydum. “Her kim bana ağyâr ise Hak Tanrı yâr olsun ona” yüceliğini/ olgunluğunu Yûnus’ta gördüm. İlmin kendini bilmek olduğunu Yûnus’tan öğrendim. Daha nice hakikatleri ve güzellikleri, dehşetli/ ibretlik kabir manzaralarını Yûnus’un mısralarında okudum, çoğunu unutamadım. “Ne beslersin bu teni,’Sinde kurt kuş yer gider” diyen Yûnus’tu.
Sezai Karakoç’ta çağımız insanının hâllerini, Müslümanca tavır alışı, insana/eşyaya/ tabiata Müslümanca bakışı, aşkın yüceliğini okudum. Yakıp yandıran bir sevda onun dizelerinden havalandı gelip “benim deli köşem”de durdu. “Meyveler sabırla olgunlaşırmış”, “Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum”, “İyi ki bilmiyor kalabalıklar/ yağmura bakmayı cam arkasından” dizeleri ve daha niceleri, ilk okuduğum günden beri dilimde dolanır durur. “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar” seslenişi, her bilmezlikte dilimden dökülür. Karakoç’un birçok şiiri, yeni bir gülün açılışı gibidir benim için. Her okuyuşumda yeni bir koku, yeni bir tat. Selam olsun her iki erene de…
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. Turan Karataş, 8 Ekim 1961 yılında Sivas ilinin Ulaş ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Ulaş’ta, orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1986 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Fakülte öğrencisiyken başladığı gazeteciliği 1987 yılına kadar sürdürdü. Aynı yıl gazetecilikten ayrılıp Atatürk Üniversitesinde Türk dili okutmanı oldu. Okutman olarak yedi yıl çalıştı. Bu esnada Atatürk Üniversitesinin Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. 1993 yılında Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde araştırma görevlisi, 1994’te doktor, 2004’te doçent, 2009’da profesör unvanını aldı. Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin kurucu dekanı oldu. 2013-2016 yılları arasında Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı görevini yürüttü. Hâlen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (ASBÜ) Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Karataş, evli ve üç oğul babasıdır.