PROF. DR. MEHMET ÂKİF AYDIN İLE
HUKUK VE ADALET KAVRAMLARI
ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

“Nerede bir toplum varsa orada hukuk vardır.” sözünden toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu çıkarımına vardığımız hukuk sizce nedir ve hukukun toplumsal hayata kazandırdıkları nelerdir?
İnsanların toplum olarak yaşama zarureti kişilerin karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına saygı göstermelerini ve belirli kurallara bağlı olarak yaşamalarını gerektirmiştir. Bu kuralların bir kısmı ahlak ve din kurallarıdır, bir kısmı da hukuk kuralları. Ahlak ve din kurallarının küçümsenmeyecek bir kısmı hukuk kurallarıyla birebir örtüşmektedir, bir kısmı da esasen zamanla hukuk kurallarına dönüşmüştür. İkisi arasındaki en önemli fark bilindiği gibi din ve ahlak kurallarının eğer bir hukuk kuralına dönüşmemişse bir devlet yaptırımıyla desteklenmemesidir. Bu ilk nazarda ahlak ve din kurallarının zayıf noktası olarak görülebilir. Ne var ki aslında hukuk kurallarının ahlak ve din kurallarıyla, toplumsal değerlerle uyuşmaması hukukun zayıf halkasını oluşturmaktadır. Fertler bazı kurallara uymaları gerektiğine inandıkları ve değer yargılarına uygun buldukları takdirde herhangi bir yaptırım olmadan da kurallara içten bir arzu ile uyarlar. Öte yandan günümüzde şehirleşmenin artması, insanlar arasındaki ilişkilerdeki sevgiyi ve samimiyeti törpülemiş, bir anlamda resmîleştirmiştir. Bir asır öncesinde aynı mahallede oturan herkes birbirini tanırken bugün büyük şehirlerde aynı apartmanda oturanlar birbirlerine yabancıdır. Bu şartlar altında sosyal ilişkilerin sağlıklı yürümesinde hukukun düzenleyici ve koruyucu rolünün artması kaçınılmaz olmuştur.
Hukuk denilince ilk olarak bireysel hak ve hürriyetlerden ziyade caydırma, ceza, hüküm gibi kavramların akla gelmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Hukukla toplumun değer yargıları birbiriyle sıkı bir ilişki içerisindedir. Gelişen dünyamızda hukukun şüphesiz bir evrensel tarafı vardır. Ancak toplumlar kendilerine has bir yapıya, değer yargılarına sahiptir. Bu bazen sahip oldukları inanışlardan bazen de asırlarca beraber yaşayarak müştereken oluşturdukları kültürlerinden kaynaklanır. Hukukun esas itibarıyla bu değerler üzerine oturması gerekir. Bu yapıldığında bireysel hak ve hürriyetler noktasından bireyler ile kamu otoritesi arasında bir toplumsal mutabakattan bahsedilir. Gerek fertler arasında gerekse fertlerle kamu otoritesi arasında bir çatışma çıkmaz. Toplumun değer yargılarıyla hukukun uyuşması insanların bu kurallara gönüllü uymalarını sağlar. Bir toplumda bu uyumun sağlanıp sağlanmadığını tespit etmek o kadar zor da değildir. Eğer bir toplumda caydırıcı yaptırımlar ve cezalar fazla ise bu uyumda bir problem var demektir. Çünkü kurallar üzerinde toplumsal bir mutabakat yoksa toplumun mevcut kurallara uymasını sağlamak için kamu otoritesinin elinde caydırıcı yaptırımlar ve cezalardan başka bir vasıta da bulunmamaktadır. Bir toplumda mahkemelerin iş yükü gözle görülür ölçüde fazla ise bu durum bir problemin habercisidir.
Ben akademik hayatımı Osmanlı hukuk tarihi incelemeleriyle geçirmiş ve geçirmekte olan bir insanım. Hukuk tarihi, geçmişteki hukuk uygulamalarının olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya koyan dikkate değer bir laboratuvar özelliği taşır. Toplumları laboratuvara sokamazsınız ama geçmiş tecrübelerden geleceğe yönelik dersler çıkarabilirsiniz. Osmanlı Devleti’nin hemen her araştırmacının dikkatini çeken bir özelliği mahkemelerin iş yükünün çok az olmasıdır. O kadar azdır ki Osmanlı yönetimi kadılara yargı görevlerine ilave olarak çeşitli idari, mülki ve mali görevler de yüklemiştir. Dikkati çeken diğer bir nokta Osmanlı Devleti’nde müstakil mahkeme binalarının ancak 1800’lü yıllardan itibaren yapılmaya başlanmış olmasıdır. Bugün devletin yüklendiği hizmetler artmış, buna paralel olarak devlet daireleri sayıca çoğalmış ve büyümüştür. İstanbul’da paralel bir gelişme olarak çok görkemli adliye sarayları görülmektedir. Ben şahsen mahkemelere düşen işlerin azalmasının ve mahkeme binalarımızın adliye saraylarına dönüşmemesinin daha doğru ve daha övünülecek bir özellik olduğunu düşünmekteyim.
Bir devletin uzun ömürlü ve müreffeh olabilmesi için iktisadi, ticari ve askerî alanda güçlü olmanın yanı sıra hukuk ve adalet de vazgeçilmez kavramlardır. Hukuk ve adaletin uzun ömürlü, müreffeh bir devletin oluşumundaki rolünden kısaca söz edebilir misiniz?
Bir devletin uzun ömürlü olmasında birçok etkenin rol oynadığı söylenebilir. İktisadi, ticari ve askerî alanda güçlü olmak tabiatıyla önemli. Ancak Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olmasında bunlar kadar veya bunlardan daha önemli olan nokta Osmanlı hukuk uygulamasıdır. Osmanlı devleti tabiatıyla bir ulus devlet değildi, bir imparatorluktu. Osmanlı toplumunu oluşturan insanlar ağırlıklı olarak Müslüman’dı. Ancak küçümsenemeyecek oranda Hristiyan da vardı. Toplumun kabaca üçte birinin Hristiyanlardan oluştuğu söylenebilir. Yahudileri de bu iki unsur kadar kalabalık olmasa da bunlara ekleyebiliriz. Müslümanlar ağırlıklı olarak Hanefi idi, ama Arap topraklarının Osmanlı Devleti’ne katılmasıyla birlikte Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhebine mensup çok sayı da insan da vardı. Hristiyanlar çoğunlukla Ortodoks idi ama Katolikler de küçümsenemeyecek bir oranda idi. İmparatorlukta en az on beş dilin konuşulduğu göz önüne alınırsa Osmanlı toplumunun dinler, mezhep, ırklar ve kültürler mozaiği oluşturduğu söylenebilir. Osmanlı yönetimi bu milletler mozaiğini son asrı istisna edersek en az 400-500 sene bir arada tutmuştur; bu küçümsenecek bir başarı değildir. Bunda hukukun rolü zannedildiğinden daha fazladır. Osmanlı yönetiminin Rumeli’de kolay ilerlemesinin temelinde buranın eski sakinlerini Müslüman yapma yönünde hiçbir zorlamaya maruz kalmamalarının etkisi vardı. Rumeli sakinleri üzerinde makul bir vergi sistemi olmasının, Ortodoks inancı ve mahallî dil ve kültürleri konusunda serbest bırakılmalarının buraların İmparatorluğa dâhil edilmesini kolaylaştırmış ve uzun asırlar bu devlet içinde kalmalarını sağlamıştır, denebilir. İlginçtir Osmanlı Devleti zaman zaman Anadolu’da isyan teşebbüsleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Rumeli’de benzer bir isyan uzun yıllar hiç görülmemiştir. Yeni yapılan araştırmalar Osmanlı kadısının Rumeli’deki Hristiyanları koruma konusunda çok başarılı bir sınav verdiklerini ortaya koymaktadır. Hasılı bir devletin uzun ömürlü olmasında ve mensuplarının huzur içinde yaşamalarında başat rolü hukuk oynamaktadır dersek mübalağa yapmış olmayız.
Osmanlı Aile Hukuku eserinizde aile hukukunun Osmanlı ailesinin şekillenmesine yönelik katkılarından söz ediyorsunuz. Toplumun temel taşı olan aile kurumunun korunup kollanması ve hatta şekillenmesinde hukukun etkileri nelerdir?
Osmanlı ailesinin şekillenmesinde, aileyi oluşturan fertlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin sağlıklı yürümesinde hukukun elbette önemli bir rolü vardır. Bunun yanı sıra Osmanlı toplumunun geçmişten getirdikleri kadın ve aile anlayışının, aileyi oluşturan fertlerin birbirleriyle ilişkisinin sevgi ve saygı çerçevesinde oluşmasının da önemli bir rolü var. Osmanlı aile hukuku esas itibarıyla İslam aile hukukuna dayanmaktadır. Bu hukukun istikrarlı uygulanmasında kadıların ve müftülerin küçümsenemeyecek bir rolü vardır. Dikkat çeken nokta bu hukukun uygulanmasında Anadolu ve Rumeli’deki uygulama ile mesela Mısır’daki uygulama arasında yerleşmiş mahallî uygulamalardan kaynaklanan bazı farkların mevcut ve belli bir elastikiyetin var oluşudur. Gerek Anadolu ve gerekse Rumeli’de boşanma oranları Mısır’daki boşanmalara nispetle çok daha azdır. Özellikle kadınlar Mısır’da evlenme esnasında boşanma yetkilerinin kendilerinde de olması konusunda daha arzuludurlar. Anadolu ve Rumeli’deki uygulamada böyle bir gelişmeye pek rastlanmıyor. Bu Hanefi ve Maliki mezheplerinin boşanma olayına farklı yaklaşmalarının etkisi düşünülebilir. Ayrıca bu farklılık Türk aile yapısının boşanmalara karşı daha dirençli olduğunu göstermektedir.
“Medeniyet ahlak kaideleri ağırlık kazandığı ölçüde yükselir. Hukuk, ahlak kaidelerine nasıl ilgisiz kalabilir?” sözünden mülhem olarak hukuk-ahlak ilişkisinden söz eder misiniz?
Hukukun oluşmasında mahallî örf ve adetlerin, dinî inanışların, bu inanışlar temelinde veya toplum anlayışı çerçevesinde oluşan ahlakın önemli bin rolü bulunmaktadır. Yavaş oluşan bu birikim zaman içinde çoğu kere siyasi otoritenin öncülüğünde hukuk kuralına dönüşür. Bu birikimler hukuk kuralına dönüştükten sonra tarihî referanslarla bağını kesmez. Hukukun toplum tarafından içten kabulü bu referanslar sebebiyle kendiliğinden ve gönüllü gerçekleşir. Dinî ve ahlaki değerlerle hukuki değerler arasında iki yönlü ve sürekli bir değişim söz konusudur. Bazen hukuki ihtiyaçlar ve gerekler inanışları ve ahlakı etkiler bazen de bunun tersi olur. Sağlıklı bir hukuk düzeni bu sürekli etkileşimden kaynaklanır.
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. M. Âkif Aydın, 1971 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü, 1974 yılında İ.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde “Osmanlı Aile Hukukudaki Gelişmeler ve Hukuk-ı Aile Kararnamesi” teziyle doktorasını tamamladı. 1983 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalına yardımcı doçent olarak atandı. 1987 yılında doçent, 1993 yılında profesör oldu. Kahire Hukuk Fakültesinde ve Harvard Üniversite Hukuk Fakültesinde birer yıl süreyle misafir akademisyen olarak bulundu. 2003-2014 yılları arasında İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) başkanlığı, 2009-2013 yılları arasında Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üyeliği, 2011-2020 yılları arasında Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı yaptı. Hâlen aynı üniversitede öğretim üyeliği ve Hukuk Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü yapmaktadır. İSAM - 2010 İstanbul Kültür Başkenti ve Medipol Üniversitesi - İBB’nin müşterek destekleriyle yayımlanan 100 ciltlik İstanbul Kadı Sicilleri’nin proje yönetmenliğini yaptı. Eserlerinden bazıları: İslam-Osmanlı Hukuku Araştırmaları, Osmanlı Aile Hukuku, Osmanlı Devletinde Hukuk ve Adalet, Türk Hukuk Tarihi, Kadı Sicillerinde İstanbul, Osmanlı Hukuku Devleti Aliyye’nin Temeli.