PROF. DR. HÜSREV HATEMİ İLE
ŞİİR VE EDEBİYAT
ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

İç hastalıkları profesörü olmanızın yanı sıra edebiyata karşı ilginiz ve hatta şairliğe merakınız nasıl başladı? Şair ve hekim olarak iki ayrı kimlik içerisinde yaşamak mı yoksa bir kimlik üzerinden şahsınızdaki yeni cevhere ulaşmak mıydı amacınız?

Şairlik, ilkokul çağlarındayken içimde bulduğum bir meziyetti. Şairliğe merakımın sebebi belki genetiktir, bilemiyorum. Çünkü büyükannem, ne Arap ve Latin albesini bilmezken ve o devrin imkânsızlıkları içerisinde okula dahi gönderilmemişken Azerbaycan manileri okurdu ve hatta aruzla yazılmış şiirler bile aklında vardı. Yine bizim aileden babamın amcasının oğlu İran’ın meşhur bir şairi oldu. Şiirleri dinî olmadığı için de şöhreti devrime kadar sürdü. Adı Kâzım Recevi’ydi. Türk edebiyatındaki Yahya Kemal’le Tevfik Fikret’in şiirlerini Farsçaya çeviren ve İran’a tanıtan bir şairdi. Dolayısıyla böyle şiirle iştigal eden bir ailenin içerisinde yetiştiğimiz için şiirin yabancısı değildim. Şiir yazmaya ilkokul çağlarındayken ve hatta daha öncesinde başladım diyebilirim. Okuma yazmayı ilkokuldan önce öğrendiğimiz için 6-7 yaşlarındayken kardeşim Hüseyin’le rekabet hâlinde bize enteresan gelen resim defteri üzerine şiirler yazardık. Sonrasında gülünç gelen o şiirleri yırtıp sobaya atmıştık. İlerleyen zamanlarda ikimizin de yırtmadığı şiirler yazmaya başladık ancak o şiirler de 18 yaşımdan sonra ikinci sobaya atma girişimine maruz kaldı. Bu şiirlerimin arasında sobadan kurtulan üç taneyken kardeşim Hüseyin’in şiirleri daha fazlaydı.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince şairliği meslek olarak görmüyorum, bence şairlik bir kimlik olmaya daha uygun ancak hekimlik ise bir meslektir. O yüzden insanda bir uyuşmazlık olmaz. İnsan, makine mühendisiyken de çocukluktan beri getirdiği şairliği devam ettirebilir. İnsan mesleğini icra ederken şairliği başlangıçta kendindeki cevhere ulaşma gibi görüyor. Benim için de bu durum böyleydi. Tıbbiyeye başladığım 1950’li yıllarda şairlik benim için bir cevherdi ancak sonrasında dünya o dünya olmadı artık ve biz de sessizleşmeyi tercih ettik.

Sizce tababet ile edebiyatın birbiriyle bir ilişkisi var mı yoksa Fuzuli’nin “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib/ Kılma derman kim helâkim zehri dermandadır.” dediği gibi çok ayrı dünyalara mı sahiptir?

Fuzuli devrindeki hekimlik anlayışını psikiyatri, psikoloji veya psikopatoloji gibi birbirine çok yakın sayabiliriz. Çünkü aşk, bir ruh hastalığı değilse de ruh üzgünlüğü, ruh çıkmazıdır. Fuzuli burada tabibe sen git benim mide ya da baş ağrımla uğraş demekle şube seçimi yapıyor. Yoksa doktorlukla şairliği birbirinden çok uzak görmüyor. Tıbbın hiçbir şubesiyle edebiyat ayrı dünyalar değil. Çünkü tıp, az önce de ifade ettiğim üzere bir meslek, şairlik ise kimlik ve dolayısıyla bunlar insanın hayatında paralel gider. Birbiriyle ne birleşir ne de kesişir. Şiirler, müzik gibi ruhlar arasında köprü kurabildiği için de şairlik de insanlar arasında duygusal ve ruhsal anlamda iletişim becerisi kazandırabilir. Görünen dünyada ayrıymış gibi görünse de görünmez dünyada pek çok yerde birbirinin işlerini kolaylaştırıverir.

Bazı büyüklerinizin kelimelerin üzerinde fazla durduğunu yadırgadığınız bir anlayıştan sizin tabirinizle kelime kelebeklerinin peşinde koşmayı tercih etmenize dönüşen serüvendeki “kelimeler” hayatınızda neden bu kadar mühim bir hâle dönüşüverdi?

Çocukluk ve gençlik devrimizde dil, insanlar arasında bağ olan ve beynimiz nasıl yaratılmışsa o yaratılışa uygun yaratılmış olan gibi düşünür; “Dil, dildir işte bunun merakı mı olur?” derdim. Ancak 18-20 yaşlarına geldiğimde dilin başlı başına bir âlem olduğunu keşfettim. Anlamsız sesler bütünüyken nasıl olmuş da kelime olarak vücuda gelmiş. Sonrasında Avrupa’nın bir ucundaki Latincenin grameri olduğu gibi, Çinlilerin komşusu Uygurların, Göktürklerin dilinde de gramer nasıl oluşmuş? Koyun, keçi peşinde sürülerini otlatan; beslenme, üreme dertleri içinde olan İlk Çağ insanlarının içinde Arapça dilbilgisi, Türkçe dilbilgisi, İbranice dilbilgisi nasıl doğuyor? Bu şaşılacak bir durum. Dilin, insan beyni, midesi gibi bir dünya değil, bambaşka soyut ve şaşılacak bir dünya olduğunu anladım. Tabii böylesi bir mucizeyi insan ancak 18-20’li yaşlarında anlamaya başlıyor ki o zamanlar bile dilin mahiyetinin tam anlaşılabildiği zamanlar değil. Ben kelimelerin önemini 25-30 yaşlarında kavramaya başladım. İşte o zamanlar kelimelerin zihne ve ruha hitap edebilen soyut bir dünyanın varlıkları olduğunu anladım. İnsanlar fabrika ayarlarında dil yokken doğuyor. Fabrika ayarlarında duygularla var. Ama o duyguları ifade eden, ajanlar sonradan yapıştırılıyor.

“Benim şiirim tüfeğidir kavgamın”/Diye kükreyerek / Zehir zemberek / Bir şiire başlamanın özlemiyle öleceğim” bu özlem nihayete erdi mi yoksa “Benim şiirim ne tüfektir / Ne kelebek / Ne de hayal ülkesinin narin bir kızıdır / O, gözlüklü ve siyah kolluklu bir tapu sicil muhafızıdır ki / Eski günler ve anıların tapularını saklar.” dizelerinizdeki gibi hâlâ tapu sicil muhafızı olarak anılarınızı mı saklamaya devam ediyor?

Bu sorunuza öncelikle kamyon arkası edebiyatından yola çıkarak cevap vereyim: “Ömür biter yol bitmez.” Anılar ve özlemler, insanın ruhunda açılmış patikalardır. Güneş batarken Ahmet Haşim’in ruhunda nasıl “Yollar ki gider kimsesiz tehi, ebedî/ Onlar hangi bir belde-i hayale gider/ Böyle sessiz ve kimsesiz şimdi.” dediği gibi insanın ruhunda da günde birkaç defa özlemlerin patikaları uzanır gider. İnsanın her günü birbirini tutmaz ve kimi günler hastalık kimi günler başka düşünceler sebebiyle on beş gün veya bir ay ara verir bu patikalarda gezintiye. Ancak anılarından ve özlemlerinden hiç vazgeçemez. İnsanın ömrü de bu patikalarca uzayıp gider.

Eriyen Mumlar adlı kitabınızın ön sözündeki “Ne oldular onlar, neden gittiler? Bizim duymadığımız bir sayha mı işittiler?” dizelerinizde o eriyip giden mumlardan sizi çokça etkileyen ve unutamadığınız birkaç isimden bahsedebilir misiniz?

Bu, zor bir seçim olacak benim için çünkü çok isim var. Ancak sorunuza cevap mukabilinde Taşlıcalı Yahya ile Yahya Kemal’i söyleyebilirim. Taşlıcalı Yahya’yı üniversite mezunu iken divanını okumakla sevdim. Onun Rüstem Paşa’dan korkmadan Şehzade Mustafa’ya yazdığı “Medet medet bu cihanın yıkıldı bir yanı/ Ecel celalileri aldı Mustafa Han’ı” dizeleriyle başlayan mersiyesi beni çok etkilemişti. Taşlıcalı Yahya bir asker, bir akıncı olduğu için lirik şiirleri azdır ama bir iki beytiyle insanı 12’den vurur.

Yahya Kemal’i de şu şekilde sevmiştim: Çocukluğumuzda babam eve Boğaziçi mecmuasını getirirdi. Bu mecmua çok özenle basılırdı. Abim, babam, amcam okuduktan sonra dolabımızın rafına konulurdu. Ben ve kardeşim Hüseyin okumayı öğrenir öğrenmez o mecmuaları defalarca okurduk. Orada Yahya Kemal şiirleri azar azar yayımlanırdı. O zamana kadar aruzla şiir görmemiş altı yaşındaki bir çocuk olmama rağmen Yahya Kemal’in “Günlerce ne gördüm ne de bir kimseye sordum/ Ya rab hele kalp ağrılarım durdu diyordum.” dizeleriyle karşılaşınca büyülenmiş gibi olmuştum. Yahya Kemal’le tanışmayı çok istedim. Onu sevdiğimi bilen bir büyüğümüz “Seni Yahya Kemal’le tanıştırırım.” dedi ama herhâlde olur düşüncesiyle bunu söyledi. Benden en az 33 beyitlik aruzla Yahya Kemal kasidesi yazmamı istedi. Yahya Kemal’i şiirle etkileyebileceğimizi düşündü sanırım. 13 yaşımda olmama rağmen 15 günde 15 beyit yazdım ama 33 beyte tamamlayamadım. O yazmış olduklarım da evin ısıtmasına 15 beyitlik bir katkı sağlamış oldu.

“Kendisine düşünme kalıplarını sunmuş olan ana dilinin geçmiş ve geleceğine yahut kendi toplumunun sosyoekonomik sorunlarına ilgisiz olan bir aydın, aydın-entel arasında bir yerdedir.” sözünüzden hareketle aydınla entelektüel arasındaki farktan ve aydın olabilmenin sorumluluğundan kısaca söz edebilir misiniz?

İçinde yaşadığı toplumun dertleriyle de ilgilenen insana bence entelektüel denmez aydın denir. Bunu başka bir yazardan ben de katılarak aldım. Aydın, sorumluluk alan entelektüeldir. Mesela Osmanlı Devleti’nin, ülkesinin geleceğini “Git vatan Kâbe’de siyaha bürün/ Bir kolun Ravza-i Nebi’ye uzat/ Birini Kerbela’da Meşhede at” diyerek dert edinen Namık Kemal, hem Türk hem Müslüman biri olarak Osmanlı Devleti’nin geleceğine yönelik sorumluluk üstlenmiş bir aydındır. Her insan içinde yaşadığı toplumun geleceğinden ve şimdiki hâlinden sorumludur. Aydın olan insanlar da bu sorumluluklarının farkında olup kendilerine düşeni yerine getirerek aydın unvanını kendi manevi dünyalarında alırlar.

ÖZ GEÇMİŞ

Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, 12 Aralık 1938 tarihinde İstanbul’un Beyoğlu ilçesine bağlı Feriköy’de doğdu. Güney Azerbaycan’dan göç etmiş bir aileye mensup olan Hüsrev Hatemi, ilk ve orta öğretiminden sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi ve 1966 yılında fakülteye iç hastalıkları asistanı olarak girdi. Sırasıyla 1971’de doçent, 1978’de profesör oldu. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak uzun yıllar çalıştı. Tıbbiyenin yanı sıra şiir, deneme, inceleme ve anı türlerinde eserler kaleme alan Hatemi’nin, “İkbal Gazeli” isimli ilk şiiri 1962’de İslâm dergisinde yer aldı. Diğer şiir ve denemelerini Fikir ve Sanatta Hareket (1966-79), Türk Edebiyatı (1985-89), Cumhuriyet, Milliyet, Mavera, Tarih ve Toplum (1984-88), Tercüman (1989) gibi dergi ve gazetelerde yayımladı. “İkbal Gazeli” adlı tek şiiriyle İslâm dergisinin 1963’te açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülünü, Yozlaşmadan Uzlaşmak kitabıyla da Türkiye Yazarlar Birliği 1988 Deneme-Eleştiri Ödülü’nü kazandı. 1994’te yılın şairi seçildi. Karakavak isimli bir şiir kasedi yaptı. Türk Tıp Derneği ve Türk Tarihi Kurumu üyeliğinde bulundu.