PROF. DR.
A. AYHAN ÇİTİL
İLE SÖYLEŞİ
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Felsefe, bir tanıma göre insanın kendi tecrübesini anlama ve anlamlandırma çabasının adı. Bu bakımdan anlam arayışının felsefesiz yürütülebileceğini düşünmek pek akıllıca değil. Felsefe, doğrudan anlamsızlıkla ilgili boşluğu doldurabilir demiyorum, bu arayışa eşlik etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyorum.
Akademik yolculuğunuzda mühendislikten felsefeye yönelmiş olmanız dikkat çekici. Bu yön değişiminin arka planında nasıl bir arayış vardı?
Benim felsefeye her zaman ilgim ve belli bir istidadım vardı. Lisedeyken -anlayabildiğim kadarıyla- felsefe kitapları okurdum. Üniversitede bir felsefe bölümüne mi gitsem acaba diye düşündüğüm de oldu. Ama ailem ve hocalarım, “Senin matematiğin iyi, mühendis olsan ne güzel olur.” dediler, ben de ikna oldum. Mühendisliğe girdim ve bitirdim. Lakin akademi, insana kendisini gerçekleştirmesi için geniş imkânlar sunuyor. Bu bakımdan çok kıymetli bir mekân. Mühendisliğe devam ederken kendimi yine felsefe derslerini izlerken buldum. Lisans eğitimi bitince de mühendis olarak çalışmaya başladım. Ancak o işler içime sinmedi. Rahmetli babamın yanına gittim, “Ben felsefede lisansüstü çalışma yapmak istiyorum.” dedim. “Oğlum benden çıktın, ne istersen yap.” dedi, Allah rahmet eylesin. Ben de felsefe bölümünün yolunu tuttum. Öte yandan okuduğum endüstri mühendisliği bölümünün bana kattıklarının ise her zaman faydasını gördüm. Felsefeye başka disiplinlerden dolaşarak gelmek hem yaygın hem de arzu edilir bir durum. Kanaatimce endüstri mühendisliğinin bu konuda fazladan bir avantajı bile var. Benim anlayışıma göre endüstri mühendisliği bir kurumu, bir şirketi, tüm paydaşlarını optimum düzeyde mutlu kılacak şekilde dönüştürme işi. Ben de felsefeyi, aynı işi tüm insanlık için yapma şeklinde görüyorum.
Çalışmalarınızda mantık ve matematik felsefesi önemli bir yer tutuyor. Sizce mantık yalnızca bir düşünme aracı mıdır yoksa aynı zamanda bir varoluş tavrı da olabilir mi?
Mantık ve matematik, insanlığın gerçekliği temaşa etmek için geliştirdiği en bereketli iki usulün adı. Benim ve pek çok felsefecinin çalışmalarında önemli bir yer tutuyor. Bu konuda “Matematik ve Felsefe” başlıklı bir yazı da kaleme almıştım bir zamanlar. Bir bakıma her felsefecinin mantık ve matematikle irtibatlı felsefi konulardan en azından haberdar olması beklenir ama felsefe yaparken bunları merkeze almaları şart değildir. Örneğin fenomenolojik veya hermenötik bir usulle felsefe yapıyorsanız mantık ve matematik arayışlarınızın merkezinde yer almayabilir.
Toplumsal hayata gelince… Mantık, insanların birbirlerini akılcı bir zeminde ikna etmelerinin esasında yer alıyor. Mantıkla ilgili yeterli bir farkındalık olmayınca safsatalar ve buna bağlı olarak güç ilişkileri galebe çalabiliyor. Bu bakımdan, bir arada yaşama kaygısı güden insanların mantıkla sağlıklı bir irtibat kurmaları şart.
Modern insanın anlam arayışını göz önüne aldığınızda felsefe bu boşluğu doldurmakta ne ölçüde etkili olabilir? Özellikle gençlerin zihinsel çabalarında felsefenin yeri nedir?
Felsefe, bir tanıma göre insanın kendi tecrübesini anlama ve anlamlandırma çabasının adı. Bu bakımdan anlam arayışının felsefesiz yürütülebileceğini düşünmek pek akıllıca değil. Felsefe, doğrudan anlamsızlıkla ilgili boşluğu doldurabilir demiyorum, bu arayışa eşlik etmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyorum.
Şöyle bir sorundan bahsedeyim: Türkiye, yayıncılık konusunda çok ileri bir ülke. Nüfusumuz ve ekonomik büyüklüğümüzle orantılı olmayacak biçimde çeviri ve telif eser yayımlıyoruz ve bu alanda çok ilerideyiz. Ülkemiz insanı öyle ya da böyle kitap okuyor. Bazen bir kitapta ilgisini çeken, hoşuna giden bir fikirle, bir tartışmayla karşılaşıyor. Ancak şöyle bir sorun var, karşılaştıklarını bir bağlama oturtmakta oldukça zorlanıyor. Karşılaştığı bu fikir ya da tartışma düşünce tarihinde nereye yerleşiyor? Hangi diyalektik çatışmada, kimlere kârı öne sürülmüş tezleri içeriyor? İnsanlar ve özellikle gençler bunları belirlemekte büyük güçlük yaşıyorlar. İşte bu sorunun çaresi, ciddi bir felsefe formasyonu kazanmaktan geçiyor. Hangi alanda, hangi disiplinde çalışmalarınızı sürdürüyorsanız sürdürün, felsefeyle sağlıklı bir irtibat kurmadan bahsettiğim anlamda bu bağlam sorununun üstesinden gelemezsiniz.
Ahlak felsefesi üzerine de düşündüğünüz biliniyor. Günümüz dünyasında ahlaki ilke ve değerlerin temellendirilmesinde hangi zorluklar ön plana çıkıyor?
Kanaatimce inanç, sadece dinî inançla sınırlanmayıp normların var olduğuna, bu normlara uymanın hayatı yaşanır, anlamlı ve değerli kıldığına itimat etmek olarak alındığında; ahlak ise insanların (insanlığın) kendisini neye alıştırdığı, nasıl bir hayatı, yaşama biçimini kendisine yakıştırdığı bağlamında yine mutlak (ya da en azından evrensel yani insanları bağlayan) normların bulunduğuna inanmak ve insanların da bu normları gözeterek yaşaması gerektiğini teslim etmek olarak düşünülürse günümüzde ortada çok büyük bir inanç ve ahlak krizi olduğunu teslim etmek kaçınılmazdır. Burada “kriz” terimi üzerinden meseleyi açabiliriz. Bir doktor, “Hastanın durumu kritik.” dediğinde iyiye, iyileşmeye ya da kötüye, ölüme evrilebilecek bir eşiğe gelindiğini ifade eder. Kriz, bu anlamıyla kritik sözcüğüyle aynı kök anlamı ifade etmektedir. İnsanlık tam da böyle bir eşiğe gelmiştir. Bu noktaya bizi getiren sürecin başında semavi dinlerin inanç umdelerinin ve ahlaki ilkelerinin zayıfladığı, başta filozoflar olmak üzere düşünürlerin ve siyasetçilerin insanlığa yeni bir konumlandırma, yeni bir vizyon önerdikleri bir konumlandırma bulunmaktadır. İnsanlık, modern dönemde bilimlerde ortaya çıkan ilerlemelerin, bu ilerlemelerin beraberinde getirdiği artı değer üretim imkânlarının etkisinde istiğnaya kapılmaktan kendini alamamış, dinî inançları ve ahlak anlayışlarını olabildiğince dışlayan bir yola girmiş, normlar mutlak olmaktan çıkarılıp insanlar arası bir uzlaşım içerisinde tespit edilir olmuştur. Bu yolun sonunda insanlığa refah, barış ve mutluluk vadedilmiştir. “Kriz” terimi tam da bu vaatlere olan güvenin sarsıldığını, uzlaşımsal normların ikna ediciliğini yitirdiğini ve insanlığın yeni bir konumlandırma arayışına girdiğini ifade etmektedir. Biz maalesef böyle bir dönemde yaşıyoruz.
Bir akademisyen ve düşünür olarak Türkiye’de felsefi üretimin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce en büyük eksiklik veya potansiyel nerede?
Ülkemiz 1930’lardaki felsefe reformuna kadar kendince bir felsefe geleneğine sahipti. O gelenek, çağın sorunları ve değişimleri ile kendimiz olarak nasıl irtibat kurabileceğimiz hususunda kafa yormaya başlamıştı. Bildiğimiz tarihsel sebeplerle modernleşme ve Batılılaşmanın iç içe geçtiği bir dalga, felsefeyle Batılı ve modern metinler üzerinden bağ kurduğumuz bir dönemi getirdi. Bu dönemde Türk toplumu ziyadesiyle modernleşti ve Türk akademisi çağdaş felsefe sorunları ile yüz yüze geldi. Son birkaç on yılda, hem geleneğimizi hatırlamak hem de bahsettiğim felsefe sorunlarını kendi perspektifimizden ele almak konularında büyük ilerlemeler kaydettiğimizi düşünüyorum. Henüz kendimizi içinde rahat hissedeceğimiz, toplumsal yarılmaları aşmamıza vesile olacak bir felsefi atılımı hakkıyla başaramadık. Tüm birikimimiz ve müktesebatımızla barışık biçimde kendi varlığımızı olumlayarak arzu etme noktasına henüz varamadık. Ama buna yakınsadığımızı düşünüyorum. Felsefenin belki de en asli işlevi bunu başarabilmek. Bunu evrensel olanla bağ içerisinde gerçekleştirebilmek. Yani ülkemizde büyük bir potansiyel bilfiil hâle geçmenin eşiğinde diye düşünüyorum.
Son olarak şunu soralım; düşünmeye meraklı genç bir okura hem teorik hem pratik anlamda hangi metinleri veya düşünürleri önerirsiniz?
Tek tek kitaplar önermeyeyim ama daha önce benzer bir soruya ilişkin olarak verdiğim cevabı tekrar edeyim.
İnandığımız dinin kitabını, ilgilendiğimiz mitolojik geleneklerin temel eserlerini hep el altında tutalım, nereden gelip nereye gittiğimize dair tefekkür etmeyi unutmayalım…
Hangi mesleği icra ediyorsak onunla ilgili en az bir kitap veya makale her zaman elimizin altında olsun, mesleki alanda kişisel gelişimimizi kesintisiz sürdürebilelim…
Uğraştığımız bir hobimiz, ilgi alanımız varsa onunla ilgili önde gelen bir yayını takip edelim, tek boyutlu bir hayat sürüp kurumayalım…
En az bir roman, şiir veya öykü kitabını her fırsatta okuyalım, dilin güzelliğinin keyfine varalım, sözcüklerden ilhamla hayal gücümüzü diri tutalım, bambaşka yaşamlara temas edebilelim…
Kendi ritmimize hangisi uyuyorsa -her ay, her üç ay, altı ay veya yıl…- bizim için önemli bir tema veya soru belirleyelim ve o konuya nüfuz etmek üzere basitten karmaşığa literatürü kuşatacak surette okumaya çalışalım; dağılmadan, odaklı bir biçimde birikimimizi artıralım…
İlgi duyduğumuz alanlarda devam eden ya da yeni çıkan süreli yayınları takip ederek güncel akademik ya da edebî üretimlerden haberdar olalım...
Öz Geçmiş
Prof. Dr. A. Ayhan Çitil, 1991 yılında Boğaziçi Üniversitesinde Endüstri Mühendisliği ve İktisat Bölümlerinde çift ana dal programını tamamladı. 1994 yılında aynı üniversitenin Felsefe Bölümünde “Gödel’in Tamamlanamazlık Teoremlerinin Ontolojisine Bir Giriş” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, 2000 yılında da “Kant’ın Transandantal Düşüncesinden Nesne Kuramı ve Bu Kuramın Derinleştirilmesinin Yol Açtığı Bazı Sonuçlar” teziyle doktora derecesi aldı. İTÜ ve Kocaeli Üniversitesinde öğretim üyesi, City University of New York’ta (CUNY) ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulundu. Koç Üniversitesinde dersler verdi. 2022 yılından itibaren İSAM yönetim kurulunda göreve başlayan Çitil, TDV 29 Mayıs Üniversitesi Felsefe Bölümünde ontoloji, mantık, matematik, bilim, dil ve ahlak felsefesi alanlarındaki çalışmalarına devam etmektedir.