POST-TRUTH ÇAĞINDA GERÇEKLİK ALGISI

M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ
DİB Başkanlık Müşaviri

Sabah gözlerimizi açar açmaz elimiz telefona gidiyor, gözümüz ekranlara ilişiyor. Gün henüz başlamadan biz dijital dünyanın gündemine uyanmış oluyoruz. Sosyal medya akışları, haberler ve bildirimler zihnimize sızıyor. Her içerik bir hakikatmiş gibi süsleniyor. Ama gerçekten öyle mi? Gördüklerimiz gerçek mi yoksa inanmamız istenen bir kurgu mu? Her türlü bilginin kendine yer bulduğu dijital evrende, doğruyla yanlışı ayırt etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu karmaşanın içinde gerçeğe ulaşmak, çöl ortasında bir damla su bulmak gibi kıymetli ve meşakkatli hâle geliyor.
Yaşadığımız dönem “bilgi çağı” olarak tanımlanmasının yanı sıra “post-truth” (gerçeklik ötesi) çağ olarak da anılıyor. 2016’da Oxford Sözlüğü’nün “post-truth” kavramını yılın kelimesi seçmesi, duyguların ve kişisel inançların nesnel gerçekliklerin önüne geçtiği bir dönemin başladığını gösteriyor. İnsanlar “doğru”yu değil, inanmak istediklerini arıyor. Bu yaklaşımla elde edilen veriler, bireysel yanılsamalardan öte toplumsal kırılmalara yol açıyor.
Dijital mecralarda her saniye devasa bir bilgi seli akıyor. İnsanlar bu akışta neyin doğru, neyin yanıltıcı olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Kullanıcıların büyük bölümü, haftalık bilgi tüketimi içinde en az bir kez uydurma içerikle karşılaşabiliyor. Bu durum, dijital dünyada bilginin ne kadar kirlendiğini gözler önüne seriyor. Dolayısıyla gerçeği ayırt etmek bir maharet ve emek gerektirirken dijital kaosun arka planını anlamak ve çözümler üretmek de bir zorunluluk hâline geliyor.
Peki, bu karmaşa nasıl oluşuyor? Neden doğru bilgi yerine yanıltıcı olan daha fazla yayılıyor?
Dijital platformlar, haber ve bilgilerin çok daha hızlı yayılmasına imkân tanıyan alanlardır. Ancak bu hız bilginin doğruluğunun teyit edilmeden paylaşılmasını da beraberinde getiriyor. Nitekim denir ki “Gerçek daha ayakkabısını giymeden, yalan dünyayı dolaşır.” Bu söz, çağımızda verilerle doğrulanıyor. Araştırmalara göre yalan haberler, gerçeklerden %70 daha hızlı yayılıyor. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte en önemlisi, dijital sistemlerin algoritmalarıyla kullanıcıların ilgisini çekebilecek içerikleri öne çıkarmasıdır. Böylece çarpıcı, duygusal ve sansasyonel olanlar daha görünür olabiliyor. Dezenformasyon yayanlar da bu dijital sistemi ustaca kullanıyor. Reklam hedeflemeleriyle mesajlarını inanmaya yatkın kişilere özel olarak ulaştırabiliyorlar. Böylece herkes, zaten doğru kabul etmeye meylettiği yalanlarla besleniyor ve karşıt görüşleri önemsemez hâle gelebiliyor. Ayrıca bu ekosistemin görünmez aktörleri olan sahte (bot) hesaplar da yapay etkileşimlerle yalanı popüler gösterip trend listelerine sokabiliyor ve kısa sürede geniş kitlelere taşıyabiliyor.
İşin bir diğer boyutu ise insanın psikolojik yapısıdır. İnsan zihni, zaten inandığı bir bilgiyi sorgulamak istemiyor. “Onay yanlılığı” denilen bu eğilim, bireyin duygusal olarak tatmin olduğu, kendi düşüncelerine uygun olan bilgileri sorgulamadan doğru kabul etmesine yol açıyor. Bu nedenle pek çok kişi, dünya görüşüne uygun bir sahte haberi veya bilgiyi teyit etmeden paylaşabiliyor. Korku, öfke ve heyecan gibi duygular uyandıran sahte içerikler, daha çok paylaşım alabiliyor. Bir yalan tekrar edildikçe zihinler onu gerçek gibi algılamaya başlayabiliyor. Kısacası dezenformasyon, hem algoritmaların açıklarından faydalanarak hem de insani zaaflar dikkate alınarak yapılıyor.
Dezenformasyon yalnızca bireyi değil, bütün bir toplumu etkiliyor ve toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor. Bu etki, zaman zaman şiddete varan sonuçlar doğurabiliyor. Hatta komplo teorileriyle beslenen yalanlar, nefret suçlarını ve çatışmaları da körüklüyor. Artık kimin neye inandığı değil, kimin neye inandırıldığı belirleyici hâle geliyor.
Dijital çağın insan ilişkilerinde açtığı en derin yara güven bunalımıdır. Bilgiye bu kadar kolay ulaşıyor olmamıza rağmen, bilginin doğruluğu noktasındaki tereddütler günbegün artıyor. Dijital mecralardaki doğru ile yanlışı ayırt etmedeki zorluk, insanları huzursuzluğa ve güven bunalımına sevk ediyor. Artık haberlerin doğruluğundan çok, hangi amaçla üretildiği ve yayıldığı sorgulanıyor. Bu güven erozyonunda insanlar medyaya ve kamu otoritelerine şüpheyle yaklaşır hâle gelebiliyor. Oysa güven, toplumun birlikte düşünmesini, birlikte hareket etmesini sağlayan görünmez bir harçtır. Bu harç çatladığında, yapının tamamı sarsılır.
Mevcut bu tablo, umutsuz bir durum gibi görünse de çözüm mümkündür. Yanlış bilginin kol gezdiği bir dünyada doğruya ulaşmak için herkese görev düşüyor. Bu bağlamda karşılaştığımız her bilginin eleştirel bir gözle değerlendirilmesi önemlidir. Bir haber ya da bilgi ne kadar ilgi çekici olursa olsun veya duygularımıza hitap ederse etsin, onu mutlaka sorgulamalıyız. Kaynağını kontrol etmeli, farklı kaynaklardaki benzer içeriklerle karşılaştırmalıyız. Ayrıca güvenilir, saygın haber kaynaklarını takip etmek ve asılsız komplo teorileri yayan sitelerden ve hesaplardan uzak durmak da doğru bilgiye ulaşma konusunda önemlidir.
Medya okuryazarlığı, bu bağlamda en güçlü koruyucu kalkanlardan biridir. Eğitim sistemlerinde medya okuryazarlığına yer verilmesi, eleştirel bakışın erken yaşlarda kazandırılması önemlidir. Bireylerin donanımının yanında teknolojik önlemler de doğru bilgiye ulaşmayı kolaylaştırabilir. Yanlış içerikleri filtrelemek, şeffaflık politikaları geliştirmek ve kullanıcıları bilgilendirmek gibi adımlar bilgi ekosisteminin temizlenmesine katkı sağlar.
Dijital çağda bilgiyle kurduğumuz ilişki, bir ahlak, bir bilinç ve bir emanet anlayışıyla şekillenmelidir. Bu emaneti taşırken ve paylaşıp yayarken hem zihnimizin hem de vicdanımızın temiz kalmasına özen göstermeliyiz. Unutmayalım ki paylaştığımız her içerik sadece bizi değil, tüm toplumu etkiliyor. Bu nedenle her bir kullanıcı, hakikate sahip çıkma noktasındaki sorumluluğunun farkında olmalıdır. Bu çağda hakikatin savunucusu olmak, yalnızca doğruları bilmek değil, onları cesaretle dile getirmekle mümkündür. Gerçek bilgiyle donanmış bir toplum, sadece bugünü değil, yarınları da sağlıklı bir şekilde inşa edebilir.