PİŞMANLIK ATEŞİ

Mefra Bilge DÖNMEZ
Bursa Osmangazi Kur’an Kursu Öğreticisi

Ilık bir bahar sabahıydı. Kışın kuruyan dalların yeşerdiği, meyve ağaçlarının gelin gibi süslendiği bir mevsimdi. İnsanın yüreğine huzur serpiştiren bu muhteşem manzaranın verdiği saadete, yüklendiğim mukaddes vazifenin de katkısı büyüktü. Tıpkı baharın çiçekleri gibi insanların gönüllerinde iman ve Kur’an çiçekleri açmasına vesile olmanın verdiği mutluluğu taşıyordum yüreğimde. Baharın müjdecisi kırlangıçların, insanın içine neşe serpen şakıyışları gibi Kur’an sedaları geliyordu sınıftan. Farklı bir heyecan vardı yüreğimde. Yaşadığım o an benim için çok kıymetliydi. Meslek hayatımın ilk günleri, bir öğretmenin asla unutulmayan ilk öğrencileri, ilk eğitim öğretim yeriydi şahit olduklarım. Yaşanmışlar, yaşananlar ve yaşanacaklar… Hepsi hayatım için ders kitabı mahiyetindeydi. Yıllarca öğrendiğimiz teorik bilgilerin pratiğe dönüştüğü, manaya kavuştuğu, âdeta cisim bulduğu yerdi sınıfımız.
O gün kursumda, öğrencilerimle bereketli ve verimli saatler geçirip eve döndüm. Yaratılış gayemize muvafık hareket etmenin huzuru vardı yüreğimde. Kendi âlemimin penceresinden bakınca bütün dünyayı şevk ve neşe ile saadet çiçekleri açarken görüyor, öyle tahayyül ediyordum.
Eve yeni girmiştim ki kapının çalındığını duydum belli belirsiz. Çelimsiz, cılız bir elin nahif bir dokunuşuydu sanki… Kapıyı açmamla birlikte etkileyici bir dehlizin içinde buluverdi ruhum kendini. Bir görüntü bu kadar tesir altına alabilir miydi benliğimi? Karşımda doksanına merdiven dayamış bir ihtiyar duruyordu. Her yaşanmışlığın bir iz bıraktığı yüzü, çorak bir toprağa dönmüştü âdeta. Çukurlaşmış gözleri sık sık derinlere dalıyordu. Bakışları ise bir asra yakın ömrün keder hamalıydı sanki. Taşıdığı yük ağır geliyordu ki o gözlere, yükünü hafifletme çabasıyla akıtmaya başlamıştı yaşlarını. Gördüğüm manzara beni sarsmıştı. Bükülmüş beli, sırtında yılların yükünü taşımaktan belirginleşmiş kamburu ve en önemlisi ruhunda taşıdığı ağırlıkları her hâli ile hissettiren, insanın içini titreten bir duruşu vardı. Şaşkınlığımı bir nebze olsun atabilmiştim ki selamsız sabahsız, sabırsızlıkla, “Girebilir miyim?” dedi. Hemen buyur ettim içeri. Derdi, ayaküstü konuşmayı kaldıramayacak kadar büyüktü belli ki.
Konuşsa dizlerinin üzerine yığılıverecekti mevzunun ağırlığından. Evet, gözlerinde acı vardı lakin konuşmaya başlayınca anladım ki içindeki büyük acının sadece küçük bir yansımasıydı gözlerindeki keder. Ve ağzından dökülen sözler, bir hançer gibi saplanmıştı kalbime. “Ben” dedi… “Anne ve babamdan davacıyım, bana namaz kılmayı öğretmedikleri için, bir sure bile ezberletmedikleri, bana dinimden bahsetmedikleri için, mahşerde iki elim yakalarında olacak.” Her bir cümle o kadar içten, o kadar sarsıcıydı ki söyleyecek söz bulmakta zorlanmıştım. Sınava hazırlıksız giren bir öğrencinin kederi, seyahate azıksız çıkan bir yolcunun nedameti, devede kulak misaliydi. Onun elemi bambaşka, onun pişmanlığı çok derindi. Hayatını boş yere heba etmenin, bir vakit namazı olmadan hayatının sona ermesinin, ahirete azıksız gitmenin, ölüm hakikati ile yüzleşmenin acısı öyle yakıyordu ki kalbini, belki farkında bile değildi lakin çok ama çok acı konuşuyordu. Anne babasını rahmetle, hayırla yâd eden bir evlat olmanın aksine, şekva ile hiddet ile anışına şahit olan yüreğim, öyle daralmıştı ki dilim lâl kesilmişti karşısında. Ne söyleyeceğimi bilemez hâlde bakakalmıştım. Nihayet kendimi toplayıp bir gayretle konuşmaya başladım.
Onun bu serzenişine mukabil doğru cümleler kurabildim mi? Orası meçhul. Lakin bir teselli, bir ümit, bir kurtuluş, bir affoluş müjdesi vermek için azami gayret göstermiştim. Oysa sözlerim hedefine varamayan bir ok gibi boşlukta kayboluyordu hiç söylenmemişçesine… Anlattıklarımı işitmekten aciz kulaklar, idrak etmekten yoksun, ferasetini kaybetmiş bir zihin, feri kaçmış buğulu gözler, ihtiyar bir ruh ve yıpranmış bir beden duruyordu karşımda ve sürekli aynı şeyleri tekrarlıyordu: “Anne ve babamdan davacıyım. Bana namaz kılmayı öğretmedikleri için, bana bir sure bile ezberletmedikleri, bana dinimden bahsetmedikleri için.”
Nedamet ve nefretin cisme bürünmüş hâliydi karşımda duran. “Sen hiç pişmanlık denen ateşi gördün mü?” deseler bana, çekinmeden “gördüm” derim o gün yaşadığım bu ibret verici hadiseden sonra. O esnada Abese suresinin ayetleri yankılandı sanki kulaklarımda: “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün, onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.” (Abese, 80/33-36.)
Yaşlı teyzenin üzerinde pişmanlık ateşine ilaveten tarifi imkânsız bir panik, bir tedirginlik vardı. Elimden geldiğince sakinleştirmeye çalıştım onu. Allah’ın merhametinden, hâlâ hayatta olduğumuz için fırsatlarımızdan bahsettim Kaybettiği oyuncağı tekrar eline verilmiş masum bir çocuk kesilmişti şimdi karşımda. Arada içini çekse de küçük ümit pırıltıları belirmişti bu kez o gözlerinde. Bütün dikkatiyle anlattıklarıma odaklanmıştı. Yıllardır mesafeli durduğu dinini öğrenmek, söylediklerimi kavrayabilmek için çırpınıyordu. Anladığım kadarıyla benim yanıma gelmeden kendince bazı çareler aramıştı. Mesela elinde tespih vardı. Can simidi gibi sımsıkı sarılmıştı o tespihe parmakları. Belli ki bir an olsun yanından ayırmıyordu. Beni dinlerken bile ara sıra dilinin kıpırdadığını görüyordum. Çok acelem var benim, der gibiydi. Ruhuyla beraber, yılların telafisi için çırpınıyordu ihtiyar elleri. Uzun uzun konuştuk o gün. Elhamdülillah ki yüreğine bir nebze olsun su serpilmiş ve teskin olmuş olarak ayrıldı yanımdan.
Yaşlı teyzenin yürümesini güçleştiren bükülmüş beli ve perişan hâli her gün kursta eğitim görmesine müsaade etmiyordu. Bir ümit, bir kurtuluş kapısı olarak gördüğü kasabanın yeni Kur’an kursu hocasına gelmek için de nasıl gayret göstermişti kim bilir? İşte bu yüzden ahiretine hazırlık derslerine evinde devam etmeliydi. İlk fırsatta tekrar evine gittim ve onun için aldığım kasetçalar ve kasetleri teslim ettim. Günümüz teknolojilerinden istifade etmesi mümkün olmadığından, bizim için nostaljik lakin onun aşinası olduğu bir yardımcı temin etmiştim kendisine. Artık evinde bir muallim vardı. Ayet ve surelerin talim kasetlerini dinliyor, ihlas ve samimiyetle tüm gününü ahiret yoldaşları ile geçiriyordu. Evinden gece gündüz Kur’an sesleri geliyordu.
Bu hadise ile bir kıyamet sahnesine ölmeden şahitlik eden gözlerim, belki de hayatının en büyük dersini almıştı. Hem kendim hem vazifeli olduğum hayatlar için bir saniye bile kaybetmeden gayret etmenin öneminin farkına varmıştım ben o gün. Ardından beli bükülmüş o ihtiyarı, Rabbimizin rahmetine emanet ettim ve tüm kalbimle dedim ki: “Allah’ım! Sen affedicisin. Affedersin, affetmeyi çok seversin. Hissettiği pişmanlık ateşini günahlarına kefaret eyle.”