PEMBE BOTLAR
Dudu ALKAN
Mahallemizdeki çocukların adı konmamış bir toplanma saati vardı, akşama doğru hepimiz dışarı çıkar, aklımıza gelen her oyunu oynardık. Çocuktuk, dünyanın bütün sıkıntılarından azade, annemiz bizi çağırmadan tüm oyunları oynamanın derdindeydik. Okuldan çıkar çıkmaz koşa koşa eve varıyor, çantayı kapıdan annemize verip elimizde ekmeklerle kendimizi sokağa atıyorduk. Hızlı akan mutlu çocukluk yıllarının tadını çıkarıyorduk. 1987’nin kışındaydık. İstanbul’da dillere destan olacak bir kış yaşanıyordu. Balkanlardan esen rüzgârlar tüm karı kışı getirip bize, şehrimize, semtimize, mahallemize, evlerimizin çatısına, içinde kömür yanan sobalarımızın tepesine bırakmıştı. Sokaklarda yarım metreye yakın kar birikmişti. Etrafımız masallarda anlatılan manzaralar gibi bembeyazdı. O zamanlar mahallelerde çok fazla ev yoktu, oyun oynayacak geniş alanlar vardı. Biz küme küme ayrışır, kimimiz kar topu oynar, kimimiz ellerimizdeki poşetlerle yokuş aşağı kayardık. Oyuna doyunca bütün çocuklar birlik olur, mahallenin, hayır hayır şehrin, hatta dünyanın en büyük, en güzel kardan adamını yapmaya girişirdik.
Günlerden cumaydı; haftayı ve okul günlerini bitirmenin sevincini yaşıyorduk. O gün yağan kar çok fazlaydı, biz arkadaşlarımızla annelerimizden aldığımız poşetlerle tepeye çıktık. Karda kayıyor, yorulunca dinlenip kar topu ile devam ediyorduk. Üstümüz başımız karla kaplanmıştı ama hiç kimsenin umurunda değildi. Kalbimiz ne kadar hızlı atıyordu, yorulmak yok, dinlenmek yok, sonsuz zamandaymışız gibi sadece oyun oynamak var. Zaman geçtikçe soğuğu daha çok hissetmeye başlamıştım. Eski botlarım kar suyu ile dolmuş, minik ayaklarım buz kesmişti. Yine de kendimi oyundan alamıyor, üşümeme rağmen eve dönmek istemiyordum.
Akşam olmuş, güneş çoktan batmıştı; bir gözüm oyunda, bir gözüm yokuşun başındaydı. Şimdi o yokuşta elinde ekmek ile babam görünür, eve gitme vakti gelir, sıcacık sobanın başında akşam yemeğine otururuz. Fırından alınmış ekmek kıymetliydi bizim için. Ne çok severdik o sıcak ekmeklerin kokusunu. Çok geçmeden babam o yokuşun başında göründü. Günün yorgunluğu omuzlarına çökmüştü. Eee kolay mı, hem fabrikada çalışır hem de inşaatlarda işçilik yapardı. Çalıştığı fabrikanın girişinde tezgâh açan satıcıdan bana bir çift pembe bot almıştı. Tabanı kalın lastik, üst kısmı pofuduk, içi beyaz pamuk gibi dolguluydu, dış kısmı da resimliydi; kar yağışı, yıldızlar ve elinde kar topu tutan bir kız çocuğunun resmi. Okuldaki kütüphaneden aldığım renkli hikâye kitaplarının resimlerini andırıyordu. Hemencecik giydim botlarımı, karla oynamaya ve poşet üstünde kaymaya devam ettim. Arkadaşlarımla birbirimize kar atıyor, birbirimizi yere düşürüyor, karda boğmaca yapıyor ve çocuk kalbinin hızlı atan ritmiyle eğleniyorduk. Ayaklarımın altında yay var gibiydi, yere basmıyor âdeta gökte uçuyordum. O şeker pembesi botlarla babam bana dünyaları aldığını biliyor muydu acaba? Ertesi gün cumartesiydi, yani okullar tatildi, daha ne olsundu? O gün dünyada benden daha mutlu kim olabilirdi ki? Bir çift pembe bot bana bir ömür yetecek sandığım mutluluğu vermişti, kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım, kar yüzüme yağmaya devam ediyordu, kocaman gülümsedim. Galiba Rabbime çocukça şükrediyordum, önce o botları alan babacığıma sonra, giymek için en güzel karı yağdıran Rabbime. Hayat ne güzeldi.
O kış annem abilerime kazak ördü, babama da süveter. Annem, tüm ailesini bir arada, sımsıcak tutmak istercesine örgüler ördü, katmerler yaptı, kestaneler pişirdi. Belki de hissetmişti, hiç bitmeyecek kışın yaklaşmakta olduğunu, dışarıdaki kardan daha soğuk günlerin yaşanacağını, İstanbul’un başına yıkılacağını, o zorluklar içerisinde yaşayan fakir ama mutlu ailesinin direğinin kısa süre sonra aramızdan ayrılacağını, koca dünyanın yükünü, çilesini, kahrını dört küçük çocukla tek başına yükleneceğini…
Yine bir kış sabahıydı. Kar lapa lapa yağıyordu. Evin demir kapısının arkasında kar neredeyse yarım metreye yaklaşmıştı. Annem her zaman olduğu gibi erkenden kalkmış, önce evi toparlamış sonra da sobayı yakıp ablamla bana seslenmişti. Kahvaltı sofrasını iki kız kardeş hazırladık. Babam da kalkmıştı o sırada. Annemin ekonomik olsun diye fırında yaptığı ekmeği dilimledi, sobanın üstünde kızarttı, başladık kahvaltı yapmaya. Sarıdır babam benim ama bu sabah rengi başka bir sarıydı, küle çalıyordu benzi. Anneme “Benim göğsüm ağrıyor.” dedi ve bıraktı çatalını, kenara çekildi. Alnında terler birikmişti. Konu komşuyu çağırdık, annemle beraber babamın kollarına girdiler, tam kapıdan çıkarken babam kafasını çevirip bana ve ablama baktı buğulu gözlerle… Sonsuz bir bakıştı bu, işte o bakışla o dakikada büyüdüm ben. Sadece 1987 yılına kadar çocuk olabildim, anladım, iliklerime kadar hissettim dünyamın ters döneceğini, mutluluğun benden artık çok uzak olacağını, eksik olacağımızı, alev alev yanan yüreğimle anladım. Babamın omuzlarına kareli paltosunu geçirdiler, başına da kasketini. Ne çok severdi kasketini. Ağır adımlarla anneme yaslanarak evimizden, yuvamızdan, dünyanın çileli hayatından çıktı gitti. O kapının eşiğindeki son bakışı ile hep hatırlarım babamı. Sonra ne mi oldu? Sonra o dağ gibi sarı saçlı, sarı bıyıklı adamı tabutla getirdiler eve. İşte her şey bu kadar hızlıydı.
Babam hayatın tüm yükünü anneme bırakıp bu diyardan göçüp gitmişti. On yaşında bir çocuktum, ölümü babama yakıştıramıyordum. Zannediyordum ki ölüm hep geç gelir. Arkadaşlarımdan bir iki kere dedelerinin öldüğünü duymuştum o kadar, şimdi babam için çok erken değil miydi? Gerçekler kıştan daha soğuk, buzdan daha yakıcıydı. Evde kopan kıyametten, hiçbir şeye benzemeyen kalabalıktan, odaları dolduran hüzünden, gözlerden akan yaştan anlamıştım gerçeğin ürpertici büyüklüğünü. Ben de veda ettim on yaşındaki o kıza, artık tek amacım vardı, annemi üzmemek, onu hep mutlu etmek. Sahi anneme de bir şey olursa biz ne yapardık? Her işi hızlıydı babamın, hiçbir işini bekletmez çarçabuk bitirirdi. Yaşamı da hızlıca tüketmişti.
Derin bir ah çekiyorum şimdi, kırk dört yaş ne kadar genç bir yaşmış, diye. Çocukken, babalar hep yaşlı, büyük gelir ya çocuklara ama insan büyüyünce, hele babasının öldüğü yaşa gelince başına tokmak gibi çarpıyor acı gerçekler. Meğer ne kadar gençmiş, meğer daha çocuklarıyla ilgili yapılacak ne çok şeyi varmış, meğer ne kadar erken veda etmiş… Hakikati idrak ettikçe daha da üzülüyorsun, kendini koca dünyada bir tek sen babasız kalmış gibi hissediyorsun, başkaları yanında, baba, diye seslendiklerinde hep kafanı kaldırıp kelimenin muhatabına bakıyorsun, sonra yeniden yaşlı gözlerle indiriyorsun bakışlarını yere.
Canım babam… Şimdi seni hiç görmedikleri hâlde bizim anlattıklarımızla beraber yaşamışçasına her gün senden bahseden torunların var. Çok şükür hepsi büyüdü, bir tek benim küçüklere izah edemiyorum dedesinin olmadığını. Mezarında hep soruyorlar “Dedem bizi görmek istemiyor mu?”, cevap veremiyorum ama öpüyorum saçlarını, kokluyorum, geçecek çocuklar, bu sorular da geçecek, siz de idrak edeceksiniz ölümün büyüklüğünü…
Babam, fabrikanın yoğun işlerinde yıpranmış elleri ile her zaman başımızı okşardı. Para istediğimiz zaman, pantolonumun cebinden ihtiyacınız olan kadar alın, dediğinde aslında bize nasıl güvendiğini ve sorumluluk duygusunu o yaşlarda bize öğrettiğini şimdi ben de anne olup çocuk büyütmenin zorluklarını görünce anladım. Bir ömür yetecek sonsuz bir sevgi verdi bize, annesinin adını taşıdığım için hep “anacığım” diye seslenirdi bana. Şimdi bile kulaklarımda duyarım dolu dolu “anacığım” deyişini. Kısacık ömründe herkese unutulmayacak sevgi bıraktı..
Canım babam… Şimdi yaşım senin öldüğün yaşta, bakıyorum çocuklarıma, yuvama, annemin gözlerini ödünç alıyorum o anda. Demek bu kadar erken gitmişsin diyorum, demek her şey yarım kalmış. Biz seni her an yanı başımızda gibi anıyoruz. O olsaydı şöyle derdi, diyoruz, böyle yapardı diyoruz.
Babam çok severdi ilim tahsil edenleri, bir ah daha çekiyorum yine. Keşke görebilseydi büyük kızımın doktor olduğunu, bu vatana millete hizmet ettiğini görebilseydi. İşte bu keşkeler uzayıp gidiyor…
Yine mevsim kış, aylardan ocak. Kar her yeri kapladı. Yollar kapandı ama artık hiçbir kar yağışının güzelliği, benim yüreğimi ısıtmıyor. Elimde çayımla etrafa yaşlı gözlerle bakıyorum, karın yağışını izliyorum. Bana hem en güzel günleri yaşatan hem de zemherinin soğukluğunu aniden gelen bir ölüm haberiyle yüreğime işleyen o 1987 kışını düşünüyorum. Sokakta karla oynayanlara gıpta ediyorum. Demek ki karın hâlâ mutluluk verdiği, içini ısıttığı kişiler var bu dünyada. Bir yudum daha içiyorum çayımdan, pembe botlu küçük kızı düşünüyorum; onun gülümsemesini, botları görünce babasına sarılmasını, kuzenlerine yeni botlarını göstermesini, kendi etrafında dönüp durmasını anımsıyorum.
İçimden bir ses, hadi sen de güzel anılar biriktir çocuklarınla dedi. Ev halkına seslendim: “Haydi, hep beraber dışarı çıkalım, kar topu oynayalım.” Çıktık dışarı, biz de karıştık kar topu oynayanların arasına. Başımı kaldırıp yine baktım kar yağan gökyüzüne yaşlı gözlerle, kalbimde hissetim o günü. Kar, iyi ki yağdın yine buralara, iyi ki bana getirdin çocukluk hatıramı.