PARÇACIK
Zeynep KAYSERİ
Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.
Evet. Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.
Ne kadar açık değil mi?
Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği.
Daha açığı var mı?
Leo Lionni, Pezzettino (pezzettino, İtalyancada “parçacık” anlamına geliyor) adlı eserinde küçük bir parçacığın ait olduğu bütünü arama yolculuğunu anlatır. Ona göre herkes cesaret isteyen muhteşem işler yapan harikulade birer varlıktır. Güçlüye, yüzene, tırmanana, uçana hep aynı soruyu sorar: “Affedersiniz, sizin parçanız mıyım ben?” Hepsi de bir hayli şaşırır ve bir parçaları eksik olunca yaptıkları işleri yapamayacaklarını ifade ederler. Sonunda Pezzettino işin içinden çıkamaz ve bu durumu bir bilgeye danışır. Bilge onu Pat Adası’na gönderir. Adaya varan küçük parçacık yine aradığını bulamaz. Ta ki büyük bir kayadan aşağı yuvarlanıp bir çok parçaya ayrılana kadar… Gerçeğin sarsıcılığını tüm benliğinde hisseder ve artık kendisinin de tıpkı diğerleri gibi pek çok parçadan oluştuğunu fark eder. Kendini toplar ve daha önce konuştuğu herkese, “Ben kendimim!” diye sevinçle haykırır. Hikâye burada biter. Ama hepimizin öyküsü tam da burada başlıyor. Birçok parçaya bölünmüş bir bütünüz ve tamamlanabilmek için her yolu deniyoruz. Hayatımızı sürekli tastamam olması üzere kurguluyoruz. Belki de bizi parçalı kılan yaşamın çekirdeğindeki özgürlüktür. Noksanlıklar her daim yeni ihtimallerin kapılarını, pencerelerini açmayı bekleyen küçük kuytulardır belki de. Demek istediğim, insanın her zaman bir kesinlik, mükemmeliyet ve bütünlük arayışında olduğu. Belirsizliğin kollarından kurtulmaktan, düşünce çemberine sıkışıp varoluşumuzdaki deruni gizemi çözmekten kaçmaktan ve ne pahasına olursa olsun kesinlik, tamlık üretmeye çabalamaktan vazgeçmekte gizlidir belki de hayat. Sonsuz ihtimallerin yer aldığı bir dehliz. Her bir ânı binlerce riske gebe olan devasa bir umman. Yolumuzu ararken belirsizliğe, azlığa, ufak tefekliğe, parçalanmışlığa dokunmadan gerçeği bulamayız. Hakikat küçük ilmeklerde de örülüdür ve sınırları belirlenmiş her şey bizi yalnızca belli bir yöne zorlamaktan ibarettir.
Anne Dufourmantelle, Riske Övgü eserinde “Bize ait olmayanı nasıl kaybederiz?” diye sorar. Evet, bize yaşamamız için sunulan bu muhteşem tadın en büyük hakikati bir gün ölecek olduğumuz gerçeğidir. O hâlde kanatlarının her bir tüyüne özgürlük damıtılmış bir kuşun kendini gökyüzünün büyüsüne nasıl kaptırdığını bir hayal edelim. Ne de ihtişamlı bir güvenle süzülür rüzgârın uğultusu kulaklarına değerken. Bir de her bir ihtimalin detaylıca düşünülerek dikildiği bir paraşütün gökyüzünde süzülüşünü düşleyelim. Eksikliğin, yanlışlığın, hatanın ihtimallerinin geçit vermeyeceği dikenli bir özgürlüktür bu. Uçmak değil, olsa olsa fiyakalı bir düşüştür aslında.
Büyük kimyager Ilya Prigogine “Doğada katı nesneler kırılır veya aşınırken, daha esnek ve uyarlanabilen şeyler öğrenir, büyür ve gelişir.” demiştir. Gündelik hayata karşı katılık ve sertlik bizi kırılgan yaparken bir kâşif edasıyla belirsizliklerin kucağına düşmek ve kayboluşumuzun heyecanını doludizgin bir iyimserlikle karşılamak daha güçlü kılar. Yol, kaybedilerek bulunur. Hangi çizginin doğru olduğuna çizginin dışına çıkarak karar verebilirsiniz. Arayışta olmak, kıştan çıkan bahar çiçeklerinin tutkusu gibi her zaman yenilenmeye çalışmak insanı dik ve diri tutar. Ne kadar tomurcuklanacağımızı hesaba kitaba dökmeden yaşamak ve bir eksiği kapatmaya çalışmak gibi değil, içimizdeki tohum toplarını yeşertmeye çalışmak belki. Günün güzelliğine hayretle dolmak, ânı yutmak. Şüpheyle coşarken patikalara sapmaktan geri durmamak. Dünya tamahkârlığı ile değil, içimizdeki cevherin azizliğine kana kana yaşamak. “Nasıl da ufak boğuştuğumuz şey, bizimle boğuşan nasıl da büyük.” diyor Rilke. Kesinliğe duyduğumuz hasret ve onu kontrol etmeye çalışmanın ağırlığı akışta kalmak yerine bizi boğuyor. Bir küçük parçacık olarak tamamlanmaya çalışırken sahip olduklarımızın da idrakine varmaktır aslolan. O parçaların serpilmesini keyifle izlemek, bazen küçük kalmalarına şükredebilmek. Kesinliği aramak, yanlışı ve kusurluyu düzeltmeye çabalamak veya yamalamak yerine belirsizlik, eksiklikteki yanılmışlığın alçakgönüllülüğüne bırakabilmek kendimizi. Önyargısız, saf ve hayret dolu. Duran, dinleyen, hisseden ve yaşayan. Taocu bir atasözü şöyle der: “Akarsuda kendi yansımamızı göremeyiz. Ancak durgun suda görebiliriz.”
Pezzetino, tamamlanma yolculuğunda kendi özünü keşfetti. Kendi bakış açımızca eksik gördüklerimizi tamamlamaya çalışmaktan, sürekli yetersizlik aşılayan dünyanın acımasız kollarından sıyrılmaktır ihtiyacımız olan. Ne zaman öleceğimizin belli olmadığı muazzam bir belirsizlik deryasında her şeye yetmeye her şeyi düzeltmeye küçük ellerimizin yetmeyeceği aşikâr. Bize bahşedilen ömrün ne kadar bereketli ve aziz olduğunu hissetmek için daha kaç parçaya bölüneceğiz? Ya da bölündüğümüz bu parçaları düzeltmek uğruna daha ne kadar kendimizden vazgeçeceğiz?
Şairin dediği gibi,
“Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği
Ne kadar açık değil mi?”