ÖZGÜRLÜK
Ali Necip ERDOĞAN
Bir çocuk yetişkin olana kadar kendinde birikir. Çocuğun içine doğduğu aile, ailenin içinde bulunduğu toplum, toplumu barındıran şehir, şehrin ait olduğu ülke ve giderek dünya, çocuğun birikimine etki eder ve onu şekillendirir. Böylelikle kişi kendinde birikmeyi öğrenir. Çünkü kendinde birikmeyen hiç kimse özgürlüğü bilemez, anlayamaz. Birikmek, kişinin kendisine rağmen elde ettiği kazançtır. Yani çocuk, birikmeye karşı direnç gösterir. Onu sınırlayan her şeyi aşmak ister. Bu, aynı zamanda kendisini sınırlayanları anlamasını sağlar. Yetişkin olana kadar sınırları aşma girişimlerinde bulunur ve her girişimi genellikle istemediği sonuçlar doğurur, mecburen ve hata ettiğini anlayarak sınırların içine tekrar döner. Sınırların ikinci önemli etkisi, birikmeyle elde edilen gücün dönüşeceği enerjidir. Birikme, çocuğun potansiyelinin ve yeteneğinin anlaşılmasını sağlar. Yetişkin olduğunda izleyeceği yol artık onun kolaylıkla yürüyebileceği bir yol olacaktır.
Çocuğun önüne konulan bu engeller ve sınırlar aslında, tıpkı bir nehre baraj kurulması gibidir. Zira nehre baraj kurulduğunda nehrin kendinde birikmesi sağlanır. Birikme, güç ve enerji demektir. Barajın kapakları açılana kadar nehrin yatağı da belirlenmiş, çizilmiş, şekillendirilmiş olur. Kapak yavaş yavaş açıldığında su, bu belirlenmiş, şekillendirilmiş yataktan akmaya başlar. Baraj kapakları aniden açılsa su kontrol edilemez bir güçle akar ve taşkın oluşturur. O yüzden yavaşça açılması gerekir. Burada önemli olan suyun akma iradesidir. Bu iradeye birikme ve eğim eşlik eder. Dolayısıyla bu irade artık yetişkin olan kişinin kendisiyle ilgilidir. Yani gücü dizginlemek ve kontrol etmek. Aktığı yer ise aile, toplum, şehir, ülke ve dünya ile ilgilidir. Böylelikle kişi kendinde birikmeyi, akmayı ve akacağı yeri (yatağını) bilmeyi öğrenir zira kendinde birikmeyen hiç kimse kendini bilemez, içinde yaşadığı toplumu bilemez, potansiyelini, yeteneklerini bilemez, dolayısıyla da özgür olamaz.
Özgürlük ilk olarak akma iradesinin toplumsal kurallar ve yasalar tarafından kontrol altına alınmasıdır. Bu sınırlama, kişinin kendini inşa etme sürecinin de eksenidir. Yani sınır, kişinin hem kendisini hem de sınır koyanı tanıması içindir. Kişi içinde yaşadığı toplum (yapı, sistem) tarafından şekillendirilir. Dolayısıyla almış olduğu biçime göre davranır; yasalara, geleneklere ve örf ve âdetlere uyar/itaat eder. Aynı anda da zihninde kendisinin “imge”sini taşır yani kişi kendisinin imgesidir ve bizzat hayal ettiği, şekillendirdiği bir “ben” vardır zihninde. Yapı, kişinin zihnindeki bu imgeye ulaşamaz ama bu “imgenin” varlığından haberdardır.
Eğer kişi, yapının bu imgeye ulaşmasına izin verirse bütünüyle teslim olmuş demektir. Eğer onu gizlerse yapı, gizlenen bu imgeye ulaşmak için her yolu dener. Ulaşamadığı ve ne olduğunu bilmediği imgeye sürekli müdahale etmek ister ve bunun için türlü yollar icat eder, bulur. Kişi de kendisinden başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin oraya müdahale etmesini istemez. Çünkü yapıdan (yapıyı dışlamadan ve içselleştirmeden) ayrıştığı tek yer bu imgedir. Yapı içinde, yapıya rağmen ve yapıyla birlikte var olan kendisi ve zihnindeki imgesi. Bu imge ile kendini inşa edebilir ve özgürlük tam da budur: Hiç kimsenin haberdar olmadığı, erişemediği, dolayısıyla da müdahale edemediği tek alan.
Kimden, hangi duygudan, düşüncelerden, ideolojilerden, davalardan, meselelerden özgürleşeceğimiz temel sorunumuzdur. Neye ve kime bağlı olduğunu bilmeden bu bağlardan kurtulmayı düşünmek hatta bunu istemek pek mümkün değildir. Kişinin özgürleşeceği “şey”le kurduğu ilişki, özgürlüğü belirleyen ilişkidir. Özgürleşeceğiniz şey, siz ve aradaki ilişki. İlişkinin şekli özgürlüğü doğurur, bu nedenle özgürlük, ilişkinin şeklidir. Demek ki ilk önce ailemizi, toplumumuzu, ülkemizi ve dünyayı tanımamız gerekir.
Söz konusu imge aslında elest bezmindeki akitten doğar. "Elestü bi Rabbikum?” sorusuna, "Bela" diye cevap verildiği anda doğan “imge”. Dünya hayatında kişiye özgürlüğü sağlayacak olan yani onu bütün bağlarından bağımlılıklarından sıyırıp çıkaracak, herkesten ve her şeyden kopmasını sağlayacak olan imge. İnsanlar hür doğar. Bu, "Elestü bi Rabbikum?” sorusuna verilen “Bela” cevabıyla ortaya çıkan özgürlüktür. Cevaba karşılık olarak da yüce Yaradan, “Hadi gidin, serbestsiniz." der. Bu onay alınmadan özgürlük söz konusu olamaz. Çünkü bu soruya “Hayır” diye cevap verilemez, soruya muhatap olunduğunda var olmanın kaynağı bizzat muhataplar tarafından kesin olarak bilinmektedir. Kendilerini yaratanı kesin olarak bilmektedir ruhlar. Bu yüzden soruya “Bela” şeklinde cevap verilir, yani “Neam” denilmez, çünkü “Bela” cevabı kesinlikle ve mutlak olarak bilindiği hâllerde verilen “Evet” cevabıdır. “Neam” kesinlik bildirmez.
Roussou, "Yasalara uymak özgürlüktür." der. Yani toplumun ve devletin koyduğu yasaları bilmek. Bilmek akılla olur ve akıl yasayla işlevsel hâle gelir. Faal akılla temas kurulmuş olur çünkü faal akıl şekil veren, biçimlendiren, düzenleyen akıldır. Kişi, bu yasaların neden konulduğunu faal akılla temas ettiğinde anlar. Yeniden yasa yapmasına gerek olmadığını görür. Eğer bir değişiklik olacaksa mevcut birikimin üzerinden yapılacak bir değişiklik olabilir ancak bu ve kişi bunu idrak ederek birikime hakkını verir. Yasalar, kişinin kendinde birikmesini sağlar. Birikmeyen hiçbir şey güç oluşturamaz ve var olan gücünü de heba eder. Kişi kendinde birikerek oluşturacağı gücü, faal aklı kullanarak elde edeceği enerjiyle hem değişip dönüşmeye hem de değiştirip dönüştürmeye muktedir olabilir.
Bu (Bela), aynı zamanda sınır koyacak olanın sınıra yaptığı ilk ve en önemli vurgudur. Serbestlik, özgür irade, seçim vb. tamamıyla buradan başlar. Çünkü bu bir kabul onayıdır. Emrin, kuralın, yasanın gerekliliğini kabul etmenin başlangıç noktası. Hz. Âdem ve Hz. Havva yaratıldıktan sonra, “Şu ağaca yaklaşmayın.” emri verilir. Bu da varlığın ilk sınırıdır, hem mekânı hem de kendilerini anlamayı sağlayacak olan ilk yasak. Zira sınırın ihlal edilmesiyle kendilerini ve birbirlerini, ihlalin sonuçları bakımından da dünyayı (meşakkati) anlamaları mümkün olmuştur.
Sınırlar içinde kalarak hem kendini hem de sınırları (ve sınırları koyanı) anlayan kişi için özgürlük, ötekinin varlığıdır. Kendini ötekinden üstün ya da ileride görmek, önünde sonunda ötekinin “kendin” olabileceğini kavramaktır. Böylelikle kendinin bir bütün içinde hangi parça olacağına, nasıl bir parça olacağına karar vermektir. Bütünden bağımsız bir parça özgür değildir.
Özgürlük, kendi var olma biçiminizin (kültürel, sosyal, ekonomik) diğer var olma biçimleriyle karşılaşmasından doğar. (Ait olduğunuz kültürel, sosyal, ekonomik yapıya) Tutsak gibi gözükmediğiniz hâlde, karşılaştığınız var olma biçiminin, durumunuzun altını çizerek size belki de tutsak olabileceğinizi göstermesidir. Bunu gördüğünüzde içinde bulunduğunuz yapıyla yüzleşirsiniz. İşte o zaman özgürlük, seçim yapabilme hakkını ve yapılan seçimin sonuçlarına katlanmayı/kabullenmeyi içerir. Bu yüzden özgürlüğün temeli aidiyet bilincidir. Yani seçtiğiniz şey sizi temsil eder, belirler. O zaman özgürlük bir “şey”in bilincidir, kopmaya, bağımsızlaşmaya çalıştığınız, etkilerini reddettiğiniz şeyin bilinci ve seçtiğiniz, kabullendiğiniz, sonuçlarını kabul edip o sonuçlara katlandığınız “şey”in.
Buraya kadar özgürlük anlaşılabilirlik içerirken bundan sonrası için anlam alanını yitirir. Zira özgürlük kavramı ancak değerler sistemi içinde anlam kazanır. Bireye vurgu yapan ve bireyin geleneksel dünyadan kopuşunu temsil eden bir özgürlük, değerler sistemi dışındadır. Çünkü başkalarının köleliğine, tutsaklığına rağmen özgürlükten bahsetmek, özgürlüğün anlamını aşındırarak içini boşaltır. Çünkü özgürlük, kendi kültür havzamız içinde doğmuş ve büyümüş bir kavram değildir. Dışarıdan gelmiştir. Ama kültür havzamız bu özgürlük kavramını sahiplenmiş ve ona kendi anlamına ek olarak kültürel anlamlar da yüklemiştir. Adaletli ve vicdanlı olmak özgürlüğü yüklediğimiz en önemli iki kavramdır. Çünkü kültür havzamız içinde adalet ve vicdan barındırmayan hiçbir özgürlüğü tanımaz, tanımamıştır.
Allah (c.c.), kullarını serbest bırakır, yaptıkları hatadan dönmeleri için onlara süre (mühlet) verir. Buradaki süre zorunluluktur ve özgürlükte bu zorunluluktan doğar. Çünkü hata yapma, günah işleme serbestisi nedeniyle hatadan, günahtan dönme zorunluluğu doğmuştur. Süre bu yüzden gereklidir. Hata için verilen serbestlik o hatadan dönmek için süreyi dolayısıyla da hatadan dönmeyi zorunlu kılar. Demek ki süre, vicdanın ve merhametin özgürlükle bağını kurar.
Hatanın özgürlüğü doğurma zorunluluğu da süreyle ilgilidir. Bir hadiste, "Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi." (Müslim, Tevbe 9) denilmektedir. Buradaki mağfiret de süreyle ilgilidir. Çünkü hatayı anlamak, o hatadan dönmek, affedilmek için istiğfar etmek ve mağfiret olunmak için gereken süre.