Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s), henüz dünyayı teşrif etmeden önce babasını kaybetmiş, yetim olarak hayata gözlerini açmıştı. Anneciğinin sevgisini, şefkatini ise ancak altı yaşlarına kadar tadabilmiş; çocukluğunun bu erken döneminde annesinin de vefat etmesiyle öksüz kalmıştı. Ancak, Allah’ın (c.c.) sevdiği, himaye ettiği bir çocuk, yetim ve öksüz de olsa yalnız olabilir miydi? Allah (c.c.) ona her zaman onu çok sevecek, himaye edecek, kucak açacak kalpler var etmez miydi?
Annesinin vefatından sonra Hz. Muhammed (s.a.s.), onu dünyadaki her şeyden çok seven, en kıymetlisi olarak gören dedesi Abdülmuttalib’in yanında sevgi dolu yeni bir hayata başladı. Dedesinin bir an olsun yanından ayırmadığı, her yere beraberinde götürdüğü, gözünden sakındığı bu güzel çocuk, o yaşta en çok ihtiyaç duyacağı şeye dedesinin yanında da sahip oldu: Sevgi ve şefkat… Ancak iki yıl kadar sonra yaşlı dedesinin vefatıyla tabiri caizse bir kez daha yetim ve öksüz kalan Hz. Muhammed’i (s.a.s.) Rabbi elbette yine yalnız, kimsesiz bırakmayacaktı. Bu kez, dedesinin de vasiyetiyle amcası Ebu Talib onu himayesine alacaktı. Hem Abdülmuttalib’in bu güzel emanete sahip çıkması için Ebu Talib’i işaret etmesi, Ebu Talib’in de zaten buna çoktan gönüllü olması tesadüf olmasa gerekti…
O sırada sekiz yaşına gelmiş olan Hz. Muhammed (s.a.s.), bu yeni yuvasında ise âdeta öncekileri aratmayacak kadar mutlu, huzurlu bir hayat yaşayacaktı. Bu evde sevgi sarmalı içine, şefkat kuşatması altına alınan Hz. Muhammed’e (s.a.s.) yetim ve öksüz olduğu âdeta unutturulacaktı. Bu evde, Ebu Talib bir amca, baba yarısı sıfatıyla onu en çok sevecek kişi olarak akla gelen ilk isim olsa da, sevgili eşi Fatıma bint Esed’in Ebu Talib’ten aşağı kalır yanı yoktu. Karı-koca, bu güzel emaneti sevme, sahiplenme, bakıp ilgilenme gibi hususlarda tabiri cazise yarış hâlinde oldu.
Maddi yönden kendi hâllerinde olan, kendi yağlarında kavrulan bu aile, artık Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ailesi, bu ev onun yuvası idi. Çünkü bir evi ev olmaktan öte yuva yapan kişi -en çok- o evin annesi olduğuna göre Hz. Fatıma sayesinde o ev, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) yuva oldu; hem de çok uzunca bir süre, ta ki yirmi beş yaşına gelip Hz. Hatice ile evlenerek o evden ayrılıncaya dek, on beş yıldan fazla… Hem çocukluk hem ergenlik hem de gençlik yıllarını bu yuvada geçiren Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisine annelik yapan Fatıma’nın yanında onun şefkat, merhamet ve muhabbetiyle büyüdü, yetişti. Kendisinin anlattığına göre Fatıma onu kendi evlatlarından önce yedirir, içirir, giydirir, saçını tarardı; anne şefkatini, sıcaklığını ondan esirgemezdi. Öte yandan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) varlığı o eve ayrı bir huzur ve bereket getirmişti. Sofraya getirilen bir tas süt, ailenin tüm fertlerine yetip artacak kadar bereketleniyor, yüzü gibi ahlakı da güzel olan bu çocuğun farklılığı hissediliyordu. Bunun farkındalığıyla Hz. Fatıma, onun kendi hanelerinde olmasından dolayı duyduğu huzur ve sorumluluk duygusuyla elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu. İşte böyle bir aile ortamında yaşadı Hz. Muhammed (s.a.s.). O, gördüğü bu güzel muamele karşısında yengesi Fatıma’ya öyle büyük bir vefa örneği gösterdi ki, ona “annem” dedi. Böylece Allah Rasulü (s.a.s.), bir kadının sadece doğurmakla değil, bir çocuğa sevgi, şefkat ve merhamet kanatlarını açmakla bu ulvi sıfata layık olacağının da müjdesine işaret etmiş oldu.
Hz. Fatıma, evlendikten sonra kendi yuvasına taşınan Hz. Muhammed’e (s.a.s.) olan şefkat ve himayesini devam ettirdi. Özellikle Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak tebliğ vazifesine başladığı ve müşrikler tarafından baskılara maruz kaldığında, eşi Ebu Talib gibi Hz. Fatıma da ona sahip çıktı; onun sahipsiz ve korumasız olmadığını ilan etti. Hz. Fatıma, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) arkasında durduğu için eşi Ebu Talib’e yapılan baskılara da yakinen şahit oldu, Hz. Muhammed (s.a.s.) ve ona inanan ilk Müslümanlara yapılan kötülüklere de… O, muhtemelen eşi Ebu Talib’in Müslüman olmamasının da etkisiyle hemen İslam’a girenlerden olmadı hatta oğlu Hz. Ali Müslüman olup Hz. Peygamber’le (s.a.s.) birlikte namaz kıldığını öğrenince başlarına geleceklerden endişe edip durumu Ebu Talib’e anlatınca ondan “Muhammed’e yardım etmenin herkesten çok oğulları Ali’ye (r.a.) yakışacağı” cevabını aldı. Ebu Talib’in ölümünden sonra Müslüman olan veya Müslüman olduğunu açıklayan Fatıma için en çok sevinenlerin başında Hz. Muhammed (s.a.s.) geliyordu. Zira hem amcası Ebu Talib’in hem de kıymetli eşi Hz. Hatice’nin peş peşe ölümleriyle hüzün yükü artan Hz. Muhammed (s.a.s.) için ikinci annesi olarak gördüğü Hz. Fatıma’nın Müslüman olması bir çeşit teselli veya moral oldu. Bundan sonra Hz. Fatıma, Medine’ye hicret eden ilk hanım sahabilerden, muhacirlerden oldu. Bir süre sonra, kendi evlatlarından ayırt etmeden büyüttüğü Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olan akrabalık ve gönül bağı daha da büyüdü kuvvetlendi. Zira o, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kızı Fatıma’yı oğlu Ali’ye eş olarak aldı; Hz. Muhammed’e (s.a.s.) dünür, kendisiyle aynı adı taşıyan Fatıma’ya kayınvalide oldu.
Hz. Muhammed (s.a.s.) zor günlerinde yanında olan, kendisi için maddi-manevi fedakârlıklarda bulunan bu değerli hanımefendinin verdiği emekleri asla unutmadı, karşılıksız da bırakmadı. Sadece Mekke’de değil Medine’ye hicret ettikten sonra da Fatıma annesini ihmal etmeyen Hz. Muhammed (s.a.s.), her fırsatta ona olan vefasını göstermekten çekinmedi. Bir zamanlar sevgi, şefkat ve merhametle kendisini büyüten bu hanımefendiye karşı bu kez o kanatlarını açtı, ihtiyaç duyduğu anlarda yardımına yetişti, ona evlat oldu. “Annem” demekle taltif ettiği Hz. Fatıma’yı fırsat buldukça ziyaret etti hatta kimi zaman kaylulesini onun yanında yaptı.
Hz. Fatıma, hicretten birkaç yıl sonra Medine’de vefat ettiğinde Allah Resulü (s.a.s.) bu haber karşısında hayli hüzünlenmiş ve hüznünü “İşte bugün annem öldü.” kelimeleriyle ifade etmiştir. O, sağlığında hürmet ettiği, vefa gösterdiği Hz. Fatıma’ya vefatının ardından da aynı ihtimamı göstermiş, onu hep hayırla yâd etmiştir. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.) kendi gömleğini üzerinden çıkararak Fatıma annesine kefen yapılmasını söylemiştir. Cenaze işlemlerinin her safhasıyla yakından ilgilenen Hz. Peygamber (s.a.s.), cenaze namazını bizzat kıldırmış ve cenazenin üzerine yetmiş tekbir almıştır. Ayrıca kabrin kazılmasıyla da ilgilenen Allah Resulü’nün (s.a.s) kabre inerek bir süre orada kalıp çıktığı ve ardından onun da yardımıyla Hz. Fatıma’nın kabre konduğu rivayet edilmiştir. Nitekim kendisine bunun nedeni sorulduğunda ise “O benim annemden sonra annemdi. Amcam Ebu Talib’ten sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan olmadı…” diyerek ona cennet elbiselerinin giydirilmesi ve kabir hayatının rahat olması için dua etmiş, onun için mağfiret dilemiştir.
Allah Resulü’ne (s.a.s.) annelik yapmak, onun “anne” hitabına muhatap ve mazhar olmak, ilk muhacir hanımlardan olmanın yanı sıra, dünya ve ahiret yurdunda Allah Resulü’nün (s.a.s.) hayırla yâd ettiği insanların arasında bulunmakla ayrı bir değere sahip olan Fatıma bint Esed, (r.anha) ayrıca Hz. Ali, Hz. Cafer gibi İslam’a büyük hizmetleri bulunan öncü isimlerin de annesi olmakla payidardı. Bunların yanı sıra o, Fatıma bint Muhammed’in kayınvalidesi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in babaannesi idi.
Adı anıldığında ise Hz. Peygamber’in (s.a.s.) cümleleriyle dimağlara kazınan şu ifadeler gelir akla çoğunlukla: “O, benim annemdi. Kendi çocukları açken benim karnımı doyururdu, kendi çocukları toz toprak içindeyken önce benim kıyafetimi temizlerdi, saçlarımı tarar, gül yağıyla yağlardı. O, benim annemdi…”