NÖROTEKNOLOJİ NEDİR VE HANGİ SORUNLARI BERABERİNDE GETİRİR?


Av. Nursena ÇETİNGÜL

Bilim ve teknoloji, tarih boyunca öylesine önemli eşiklere sebep olmuştur ki bir zamanlar çözümü imkânsız gibi görülen pek çok hastalık ve problem, bugün aklımıza dahi gelmemektedir. İleride çığır açma potansiyeline sahip yeniliklerden biri de nöroteknolojidir. Yakın gelecekte kendisinden daha fazla söz ettirecek olan nöroteknoloji, sinir sisteminin işleyişini anlamak, ölçmek ve gerektiğinde değiştirmek amacıyla geliştirilen yöntem ve araçların genel adıdır. Bilgisayar bilimleri ve yapay zekânın nörobilimle entegresi, insan beyninin bazı sırlarını çözme noktasında yeni keşiflerin önünü açmaktadır. Ancak beynin karmaşık yapısına dair elde edilen her yeni cevap, aslında daha önce varlığını fark etmediğimiz başka problemleri de karşımıza çıkartmaktadır. Belki de bu durumu en iyi şu söz özetlemektedir: “İnsan beyni, şayet onu anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı bizler, onu anlayamayacak kadar basit (canlılar) olurduk.” (Pugh, George Edgin. 1978. The Biological Origin of Human Values. Routledge & Kegan Paul.)
Beynin gizemli düğümlerinden çözülen her birinin, günlük yaşama nasıl taşınabileceğini ortaya koyan nöroteknolojinin uygulama alanları, nörolojik hastalıkların tedavisinden, insan yeteneklerinin artırılmasına kadar uzanmaktadır. İlk etapta daha çok felçli hastaların yeniden yaşama döndürülmesi ve Parkinson gibi hastalıkların tedavisi amaçlı gündeme gelen nöroteknoloji, giyilebilir cihazlar ve giderek düşen maliyetleri sayesinde yakın gelecekte sağlıklı bireyler arasında da yaygınlaşma potansiyeline sahiptir. Nitekim bu teknoloji sayesinde yalnızca düşünerek elektronik cihazları kontrol etmek ya da bazı bilişsel süreçleri desteklemek mümkün hâle gelmektedir. Büyük bir konfor vadeden bu gelişmeler, fırsatların yanında bazı tehditleri de beraberinde getirebilecektir.
Nöroteknolojinin sağladığı geniş potansiyel, gelecekteki bazı derin etik, hukuki ve toplumsal tartışmaları bize haber vermektedir. Teknolojinin sunduğu olanaklardan faydalanırken onu hassas bir araç olarak görmek ve gündeme getireceği etik, hukuki ve felsefi sorunların çözümünde en az teknolojiyi geliştirmek kadar özen göstermek önemlidir. Zira teknoloji, yalnızca bir ilerleme aracı olmakla kalmayıp aynı zamanda insanlığın vicdanını ve düşünsel derinliğini sınayabilmektedir. Dolayısıyla teknolojik ilerlemenin gerçekleştirilmesi kadar, bu ilerlemelerin doğurduğu sorulara yanıt aramak da bir sorumluluktur. Bu yazıda, nöroteknolojinin tarihsel gelişimi, başlıca uygulama alanları ve ileride doğuracağı sorunlar ile ortaya çıkarabileceği bazı risklere değinilecektir.
Tarihsel gelişimi ve uygulama alanları
Nöroteknolojinin temelleri, 1920’lerde elektroensefalografi (EEG) cihazının geliştirilmesiyle atılmıştır. (Stone, James L., ve John R. Hughes. 2013. “Early History of Electroencephalography and Establishment of the American Clinical Neurophysiology Society”. Journal of Clinical Neurophysiology: Official Publication of the American Electroencephalographic Society 30 (1): 28-44.) Kafa derisinden sinyal toplamaya odaklı giyilebilir bir cihaz olan EEG günümüzde de oldukça yaygın bir kullanıma sahip “noninvaziv” bir yöntemdir. Bunun yanı sıra bazı girişimler de beyne cerrahi müdahale ile yerleştirilen “invaziv” çipler aracılığıyla doğrudan sinir sistemiyle iletişim kurmayı hedeflemektedir. Kısaca nöroteknoloji, giyilebilir noninvaziv cihazlardan, beynin içine yerleştirilen invaziv çiplere kadar geniş bir skalaya sahiptir. Bu cihazların çalışma prensibinden ve beyin bilgisayar ara yüzlerinden (BCI) daha önce bu köşede yayımlanan bir yazıda (Av. Nursena Çetingül, Yapay Zekâ Çağında Nörohukuk, Diyanet Aylık Dergi, Temmuz 2024, sayı 403, s.36.) bahsetmiştik. Bu yazıda ise nöroteknolojinin uygulama alanları ve gündeme getireceği tartışma başlıklarına değineceğiz.
Nöroteknoloji, gözlem amaçlı kullanılabildiği gibi uyarım amaçlı da kullanılabilmektedir. Gözlem amaçlı kullanımlar, beynin elektriksel aktivitesinin (EEG) veya kan akışının (fMRI, fNIRS) ölçülerek beyin fonksiyonlarının kayıt altına alınmasına dayanmaktadır. Bu tür teknikler depresyon, anksiyete veya Alzheimer gibi nörolojik hastalıkların erken belirtilerini tespit etme imkânı sağladığı gibi (Jiao, Bin, Rihui Li, Hui Zhou, vd. 2023. “Neural Biomarker Diagnosis and Prediction to Mild Cognitive Impairment and Alzheimer’s Disease Using EEG Technology”. Alzheimer’s Research & Therapy 15 (1): 32; Ksibi, Amel, Mohammed Zakariah, Leila Jamel Menzli, Oumaima Saidani, Latifah Almuqren, ve Rosy Awny Mohamed Hanafieh. 2023. “Electroencephalography-Based Depression Detection Using Multiple Machine Learning Techniques”. Diagnostics 13 (10): 1779.) zihinden geçen hayallerin ve iç konuşmaların deşifre edilmesi gibi ilginç perspektifler de sunmaktadır. Nöroteknolojideki uyarıcı yöntemler ise transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS) veya derin beyin stimülasyonu (DBS) gibi tekniklerle sinir sistemine dışarıdan müdahale edilmesine imkân vermektedir. Örneğin, derin beyin stimülasyonu (DBS) sayesinde Parkinson hastalarında titreme azaltılabilirken transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS) sayesinde de depresyon tedavisinde ruh hâli iyileştirilebilmektedir. (Kim, Han-Joon, Beom S. Jeon, Sun Ha Paek, vd. 2010. “Bilateral Subthalamic Deep Brain Stimulation in Parkinson Disease Patients with Severe Tremor”. Neurosurgery 67 (3): 626-32; discussion 632; Berman, R. M., M. Narasimhan, G. Sanacora, vd. 2000. “A Randomized Clinical Trial of Repetitive Transcranial Magnetic Stimulation in the Treatment of Major Depression”. Biological Psychiatry 47 (4): 332-37.) Daha ileri uygulamalarda ise beyin-bilgisayar ara yüzleri (BCI) sayesinde felçli bireyler düşünce gücüyle protez kol veya bacaklarını hareket ettirebilmektedir. İç konuşmaların deşifre edilmesi ile dış dünyayla iletişim kurmak mümkün olurken dışarıdan müdahale ile de bireylerin düşünce ve hafızalarının etkilenmesi, sözgelimi istenmeyen anıların silinmesi gibi ilginç senaryolar da gündeme gelebilmektedir. Kısaca tüm bu yöntemlerin, tıbbi rehabilitasyonu destekleyerek insanların günlük yaşamlarında yeni beceriler kazanmasına ve yaşam kalitesini artırmasına da olanak sağladığı görülmektedir. Fakat nöroteknoloji, insanlara pek çok alanda umut vadetmekle birlikte, yanlış veya kötüye kullanım durumunda ciddi riskler de taşımaktadır.
Etik ve toplumsal boyut
Nöroteknoloji, çok yönlü yapısıyla hem büyük fırsatlar sunmakta hem de ciddi riskler barındırmaktadır. Mahremiyet ihlali, iradenin manipüle edilmesi, bireylerin karar alma süreçlerine müdahale edilmesi ve suçun faile isnat edilmesinde artan karmaşıklık gibi riskler, bu teknolojinin getirdiği önemli tehditler arasındadır. Zihinsel durumların çözümlenmesi ve üçüncü taraflarla paylaşılması başlı başına bir hukuki sorun teşkil ederken zihnin bu teknolojiler aracılığıyla dış müdahalelere açık hâle gelmesi de ciddi bir risktir. Ayrıca nöroteknolojik cihazlarda meydana gelebilecek küçük bir hata, dış dünyada istenmeyen sonuçlara, örneğin kazara bir ölüme yol açabilir. Daha kötüsü, bu teknolojinin kötü niyetli kişilerce ele geçirilmesi durumunda, suç işlemek amacıyla bir araç olarak kullanılması gibi senaryolar da mümkündür.
Nöroteknolojinin mahremiyet ihlali ve zihinsel manipülasyona neden olabilmesi, özellikle beyin-bilgisayar ara yüzleri (BCI) gibi teknolojilerin kullanımıyla belirginleşmektedir. Söz gelimi, bir BCI cihazı ile kullanıcının zihinsel sinyalleri okunarak düşünceleri dijital bir platforma aktarılıp analiz edilebilir ve bu veriler, kullanıcının rızası olmaksızın reklam şirketleriyle paylaşılabilir. Örneğin, bir kişinin hangi ürünü satın almaya yatkın olduğu tespit edilerek kişiye özel manipülatif reklamlar sunulabilir. Öyle ki bu süreçlerin optimize edilmesiyle ilgilenen “Nöropazarlama” denilen bir disiplin dahi mevcuttur. (Ariely, Dan ve Gregory S. Berns. 2010. “Neuromarketing: The Hope and Hype of Neuroimaging in Business”. Nature Reviews Neuroscience 11 (4): 284-92.) Bunun izinsiz ve rıza dışı yapılması, bireyin özel düşüncelerinin ticari amaçlarla kullanılması anlamına gelecek ve yalnızca mahremiyetin ihlali değil, ayrıca davranışların yönlendirilmesiyle sonuçlanan ciddi etik sorunlar da doğuracaktır.
Bunun yanında, nöroteknolojik cihazların teknik arızaları veya kötüye kullanımı, fiziksel dünyada önemli sonuçlara yol açabilir. Örneğin, felçli bir hastanın hareket kabiliyetini geri kazanması için kullanılan bir nöroteknolojik protez, sistemdeki bir yazılım hatası nedeniyle yanlış hareket edebilir ve hastanın çevresine zarar vermesine, hatta bir kazaya sebep olmasına yol açabilir. Daha korkutucu bir senaryoda ise bu tür bir cihazın kötü niyetli kişilerce ele geçirilmesi durumunda cihazın kontrolü tamamen başkasına geçebilir. BCI teknolojisinin sağladığı çift yönlü iletişim sayesinde bireye somut birtakım komutlar verilebilir. Örneğin, bir suç örgütü, cihazı hackleyerek bir bireyin zihinsel sinyallerini manipüle edebilir ve onu istemediği bir eylemi gerçekleştirmeye zorlayabilir, bu da suçun kime isnat edileceği konusunda hukuki belirsizlikler oluşturacaktır. Daha uzun vadeli sonuçlara örnek olarak ise zihinsel verilerin manipüle edilerek dünya görüşlerinin etkilenmesi söz konusu olabilecektir. Örneğin, bir kişinin siyasi tercihlerini değiştirmek için zihinsel sinyallerine müdahale edilebilir, belirli kişi ve kavramlarla muhatap olduğunda kişinin belirli duygular hissetmesi tetiklenebilir. Örneğin, amigdalanın uyarılması korkuyu tetiklemektedir. Hissedilen duygular da beyinsel aktiviteyle ilişkili olduğundan, kişilerin hoşlandıkları veya nefret ettikleri kişi / kavramların seçilmesi teorik olarak mümkün görünmektedir. (LeDoux, Joseph E. 2000. “Emotion Circuits in the Brain”. Annual Review of Neuroscience 23 (Volume 23, 2000): 155-84.) Bu senaryolarda, bireysel iradenin tehdit altında olması söz konusudur. Bahsi geçen bu riskler, nöroteknolojinin hem teknik hem de etik açıdan sıkı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini haber vermektedir.
Özetle nöroteknolojik gelişmeler, nörolojik hastalıkların tedavisi ve insan hayatını kolaylaştırma potansiyeli kadar, bireysel irade ve zihinsel bütünlük üzerinde bazı tehditler de barındırmaktadır. Zihne doğrudan erişimin mümkün hâle gelmesi, etik ve hukuki sınırların yeniden tanımlanmasını gündeme getirebilir. Bu sebeple teknolojinin sunduğu imkânlar, yalnızca bilimsel birer başarı olarak değil aynı zamanda insan haklarını merkeze alan bütüncül bir bakış açısıyla da ele alınmalıdır. Dolayısıyla nöroteknolojinin gelecek seyrine, yalnızca neyin mümkün olduğuna odaklanarak değil neyin doğru olduğuna dikkat edilerek karar verilmesi büyük önem arz etmektedir.