NEZİR
Sema BAYAR
Ben İsmail. Demirci Halil’in oğlu, Gül Hatçe’nin iki gözünün nuru İsmail. Anasının duası, babasının adağı. Babam Halil, döve döve kırmış çeliğin inadını da Murtaza Ağa’nın inadını kıramamış. Dedem “Demirciye verecek kızım yok benim.” demiş. Desin. İki gönül birbirine meveddet duyunca Murtaza Ağa taş olsa dayanır mı? Gül Hatçe günden güne erimiş, sararıp solmuş. Şehirden hekimler gelmiş kasabaya. Hiçbiri derdine çare olamamış Gül Hatçe’nin. Demirci Halil’in de durumu içler acısı. Sevdiceği ince hastalıktan kıvranırken onun yüreği de yangın yeri. Ahali de pek üzülmüş gençlerin ızdırabına. Esnaftan, eşraftan, “Yapma Murtaza Ağa, etme Murtaza Ağa.” diyenler olmuş. Desinler. Murtaza Ağa’nın inadı tuttu mu, fena. Çık işin içinden çıkabilirsen.
Bu işi çözse çözse Kuyucu İbrahim çözer demişler. Kimdir Kuyucu İbrahim derseniz, kırklara karışmış bir derviş, dünya malından elini eteğini çekmiş bir âdem. Nefesi kuvvetli, duası makbul bir mümin. Kuyucu denmesi de kör kuyuları suya kandırdığından. Çatlamış toprağı ab-ı hayatla buluşturduğundan. Ben de ninemden işitmiştim. Cihan harbinden sonra kuraklık vurmuş kasabayı. Sadece kasabayı mı, yedi köy yanıp kavrulmuş. Bulutlara kıran girmiş. Değil kara bulutlar, bir parça ak bulut dahi gölge etmemiş kasabanın üstünde. Güneş biteviye parlamış. Toprağın damarları kurumuş. Ekinler sararıp solmuş, gözeler, pınarlar kurumuş, hayvanlar bir yudum su bulamamış. Kuyular çekilmiş. İşte o zaman ahali İbrahim’in kapısına varmış. Bize bir hâl çare. İbrahim de başını eğmiş öyle. Üç gün üç gece kasabada, köylerde, dağlarda, ovalarda dolaşmış. Aklını mı yitirdi acep, diyenler olmuş. Kırklara karıştı, diyenler olmuş. Aksakallı ulu hocalardan yardım istemeye gitti, diyenler olmuş. Olmuş da olmuş.
Üç gün sonra dönmüş kasabaya, bana kazma kürek, demiş. Hemen getirmişler. Bir kayalığın dibine varmış, “Bismişah Allah, Allah, illallah!” demiş vurmuş kazmayı. Toprağın göğsü kabarmış. Lohusa kadınların ak sütü gibi toprağın bağrından billur sular akmış. Bu kadar mı, değil elbet. İbrahim varmış bir başka kayanın dibine. Davranmış kazmasına. Yine billur sular yükselmiş kara topraktan. Tam yedi kuyu açmış ahaliye. Ondan sonra da adı Kuyucu İbrahim kalmış. Ahali de kuraklıktan, kıtlıktan kurtulmuş. Atası yiğit bir yeniçeriymiş Kuyucu İbrahim’in. Hacı Bektaş-ı Veli dergâhına biatli bir veliymiş. Kut kanı, evliya duası taşırmış boynundaki muskada. Erenlerin yoldaşı, kırkların biriymiş. El vermiş torununa da Kuyucu İbrahim’i kendi yetiştirmiş. Tevatür, derdi ninem. Amma ne demişler, her geceyi kadir bil, her geleni Hızır. Kuyucu İbrahim de Hızır gibi yetişti ya kasabaya.
Sadece kasabaya mı? Murtaza Ağa’nın inadını da Kuyucu İbrahim kırmış. Ahali bakmış ki Murtaza Ağa kimsecikleri dinlemiyor. Varmışlar Kuyucu İbrahim’in kapısına. O yıllarda Kuyucu İbrahim bir pirifani. Sakalı uzun, beli bükük bir ihtiyar. Zar zor yürüyor ya yine de beş vaktin beşini de kasabanın camisinde kılıyor. Kuyucu İbrahim’e meseleyi arz etmişler, elini eteğini öpmeye yeltenmişler. Gül Hatçe’mizi de yiğit Halil’imizi de ancak sen iyi edersin, Murtaza Ağa’yla bir konuşsan, demişler. Kuyucu İbrahim, elini de eteğini de çekmiş, yeşil gözlerini önüne eğmiş, sakalını sıvazlamış, derin düşüncelere dalmış. Ne etti Kuyucu İbrahim, Murtaza Ağa’ya ne dedi bilen yok. Lakin üç gün sonra Murtaza Ağa, Demirci Halil’e ulak yollamış. Halil’in yüzüne can gelmiş, telli duvaklı gelin etmiş Gül Hatçe’yi.
Dünyanın derdi az değil ki. Demirci Halil ile Gül Hatçe’nin çilesi bir değil ki. Onlar da herkes gibi çoluk çocuğa karışmak istemişler, Yüce Yaradan’dan evlat dilemişler. Lakin doğan bebeleri yaşamamış. Kimi eşikte kimi beşikte can vermiş. Evlat acısı kor gibi oturmuş sevdalıların yüreğine. Ne edeceklerini, ne yapacakları bilememişler. Şehre inmişler, hekimlere gözükmüşler. Daha doğar doğmaz bebelerini doktorların kucağına vermişler. Sonra da elleri böğürlerinde gözleri yaşlı geri dönmüşler. Kuyucu İbrahim’e danışmışlar, hayır duasını istemişler. Fakir fukarayı gözetin, demiş İbrahim, göğsü üryana çift kat gömlek, ayağı çıplağa bir çift potin, karnı aça bir kap yemek. Demirci Halil ile Gül Hatçe o günden sonra yoksulun kolu kanadı olmuş; yetimin hamisi, öksüzün velisi olmuş. Çok geçmeden de bir erkek evlat almışlar kucaklarına. Adını İsmail koymuşlar. Adımı Kuyucu İbrahim okumuş kulağıma. Murtaza dedem çifte koyun kurban etmiş. Ahali sevinçle yemiş içmiş. Lakin can tende emanet. Anamın babamın yüreği yangın yeri. Gözlerine bir korku yer etmiş ki ya İsmail’imiz de kara toprağa karışırsa diye. Yine varmışlar ihtiyar Kuyucu İbrahim’in kapısına. Yüz yaşına varmış ihtiyar düşünmüş taşınmış, “Nezir” deyivermiş.
Bizim kasabada, köylerde âdettenmiş. Dokuz oğlu olan birini “nezir” verirmiş. Nezir bir çeşit adak. Evladını hak yola adarmış babalar. İslam yolunda cehdetsin, ilim öğrensin, hafız olsun, ardımızdan okusun. Bir evin bir oğlunu nezir etmek zor. Ancak bir evlat “nezir” sayıldı mı artık canı Allah’a emanettir. Yüce Çalap’ın takdiri. Canını bağışlar da yaşatırsa “nezir” ömrü boyunca İslam dininin hizmetkârı.
Anam içi burkula burkula kabul etmiş. Nezir olmak öyle kolay değil. Bir yandan ahali hürmet eder, daha küçüklükten hoca bilir, saygı gösterir. Diğer yandan da gurbet yolu gözükür, sıla hasreti, ana hasreti, baba hasreti başlar.
Dün gibi hatırlarım, babam Demirci Halil’in tahta valizle beni de ardına katıp yola düştüğünü. Anam Gül Hatçe’nin gözü yaşlı, eşikte bizi uğurlayışını. Sallana sallana dağların arasında giden otobüsü. Kasabanın bir görünüp bir kaybolduğu tozlu yollarını. Ardımızda yitip gidişini. Şehre geldiğimizde şaşkınlıktan az kalsın dilimi yutacaktım. Bizim kasabayı al, üstüne bizimki gibi on kasaba daha ekle, işte şehir. Sanırsın gökten adam yağmış, yerden adam bitmiş. Nasıl kalabalık ve nasıl da gürültülü. Önce karnımı doyurdu babam. Yiğidim iyice bir yesin, güçlensin, dedi. Ardından yeni giyitler aldı çarşıdan. Bavula özenle yerleştirdi. Boynuma da bir kese astı, içi para dolu. Aman ha kimselere gösterme, dedi. Sonra “Taş Han” derler bir çarşıya vardık. İyi belle, meydandan girdin mi, sağdan üçüncü dükkân, “Tespihçi Kadir”in dükkânı. Belledim. Sağda solda pırıl pırıl bilezikler, gümüş işlemeler, sedef kakmalı tespihler. Dükkândan girince iki kolunu iki yana açtı, Kadir kardaşım! Adam yerinden ok gibi fırladı, vay Demirci Halil, Halil’im! Hasretle kucaklaştılar, birbirlerine hâl hatır sordular. Babam beni bir köşeye oturttu, Kadir Amca limonata söyledi. Babam döndü bana, bak İsmail, dedi, Kadir benim dünya ahret kardaşım, bir derdin olur, doğru buraya gelesin, o bize senin haberini ulaştırır. Başımı salladım. Kadir Amca, izin günlerinde de uğra dedi. İzin günü de ne demekti o an pek bir şey anlamamıştım. Kadir Amca ısrar kıyamet eve yemeğe çağırdıysa da babam, medreseden beklerler, deyip kalktı.
Medreseye vardığımızda içimi tuhaf bir duygu kapladı. Dışı yüksek duvarlı yapının ortasında genişçe bir avlu. Köşede hasırlar, minderler, rahle başında talebeler. Mırıl mırıl okunan dualar, göğe yükselen ilahi kelimeler. Sanki bambaşka bir âleme geçmiş, dünyadan göçüp bir başka diyara gelmiştim. Evimden, yurdumdan ayrılmanın iç sıkıntısı bir anda geçivermişti. Babam gençten birine Müderris Efendi’yi sordu. Bizi bir köşeye oturtup beklememizi söylediler. Bekledik. Müderris Efendi yeşil cübbesi, beyaz sarığıyla gelince ayağa kalktık. “Oturun, oturun…” dedi. Saçımı okşadı, adımı sordu. “Emanetiniz başımız üstüne.” deyip beni yanına kattı, babamı uğurladı. O medrese yuvam oldu, hafızlar kardeşlerim. Müderris Efendi’yi hem sever hem de ondan çekinirdik. Önce elifbayı söktüm, ardından yüzüne okumaya başladım. Altı ay sonra da hafızlık eğitimine aldılar beni. “Maşallah hafızan pek kuvvetli, çok geçmeden hıfzını tamamlarsın.” dediler. Dedikleri de çıktı. Allah nasip etti, iki yıla hıfzımı tamamladım. Kadir Amca da şehirdeki ikinci yuvam oldu; hastalandım, başımda bekledi, kol kanat gerdi, büyüklük gösterdi.
Babam sık sık gelip giderdi şehre. Ancak anamın hasretine dayanamazdım. Yüzü gül, gönlü gül Gül Hatçe de biricik oğlunun hasretine dayanamazmış ki o da gelirdi beni görmeye. Anam babam gelince hafta sonu evci çıkardım. Biri sağımda biri solumda çarşıya indim mi, dünyanın derdi olsa evvel Allah altından kalkarım sanırdım. Onlar da oğullarının aldığı eğitimle gurur duyarlardı, bilirdim. Anacığım, hoca olacak benim oğlum, derdi, minbere çıkacak, kürsülerden konuşacak. Kuyucu İbrahim gibi aksakallılara karışacak. Dedemle ninem de soylarından bir hoca çıkacağı için bahtiyardı. Murtaza Ağa kesenin ağzını açmış, biricik torununu hediyelere boğmuştu. O yaz hafızlık belgemi alıp kasabaya dönecektim. Yaz ramazanıydı. Kasabalılar hatimle kıldırılacak teravihi dört gözle bekliyor, Nezir İsmail hafız çıktı, artık o kıldırır diyorlardı. Öyle de olmuştu. Küçücük yaşına bakmadan kasabalı şu garip Nezir İsmail’e hürmet göstermiş, imam bilip öne geçirmişti. İlk teravih kıldırışımdı. Allah yardım etti de göğüs kafesimde kuş gibi çırpınıp duran yüreğim teskin oldu; şaşırmadan, karıştırmadan teravihi hatimle kıldırabildim. O bayram evimize bereket yağdı. Başta dedem olmak üzere kasabanın eşrafı, esnafı eli kolu dolu kapımızı çaldı. Kat kat kumaşlar, kırmızı potinler, türlü türlü yemişler, fötr şapkalar… İsmail unutuldu, adım Nezir kaldı. Murtaza Ağa da her fırsatta beni bir köşeye çeker, Nezir oğlum, ihtiyarlık gelip çattı, emaneti teslim edince dedeciğinin ardından oku e mi, derdi. Okudum ben de. Adımı veren, hayal meyal hatırladığım, daha ben küçücükken Hakk’a yürüyen Kuyucu İbrahim’in ardından okudum. Karlı bir kış günü toprağa verdiğimiz dedemin, beyinin ardından iki aya varmadan ahirete irtihal eden ninemin ardından okudum. En zoru biricik annemin, Gül Hatçe’nin ardından okumaktı. Sonra bir dağ gibi hep ardımda duran Demirci Halil’in, bana gurbet elde sahip çıkan tespihçi Kadir’in ardından okudum. Bu yaşa erdim, ihtiyarladım, gözüm görmez, dizim tutmaz oldu. Lakin hafızamda o ilahi kelam, bir harfini şaşırmadan, ölmüşlerin, göçmüşlerin ardından hep okudum.
Ben İsmail. Demirci Halil’in oğlu, Gül Hatçe’nin iki gözünün nuru Nezir İsmail.