Ali Necip ERDOĞAN
İnsan, değerler silsilesi içerisinde var olup anlam kazanır ve değerden değer üretir. Yaşam kültürü inşa eder. Hz. Musa’ya (a.s.) inen on emir değerler silsilesinin en önemli çerçevesini oluşturur. Daha sonra insan kendi yaşam pratiği içinde hem bu değerlere riayet eder ve değerleri çeşitlendirip ayrıntılandırır hem de dünyadaki tabiat sisteminden değerler üretir ve yine bu ürettiği değerleri çeşitlendirip ayrıntılandırır. İlki Yüce Allah’ın (c.c.) verdiği değerlerdir, ikincisi ise dünya düzeninin işleyişinin (doğa bilimleri) ilham ettiği değerlerdir. İlki iman esasları üzerineyken ikincisi bilinç üzerinedir.
İman, uhrevi değerleri merkeze alarak dünyevi olanı etrafında döndürüp düzenlerken bilinç, dünyevi değerleri anlamlı, anlaşılır, açıklanabilir kılar. Bu, hem toplumun ahlakını şekillendirir hem de devlet yasalarıyla bu ahlakı norma dönüştürür. Toplumun ahlakı ve devletin yasası üst üste binerek yaşam diyagramını meydana getirir ve bir döngü oluşturur. Bu döngü anlam alanları üretir. Sapmaları cezalandırır, anlam alanına katkıda bulunanları ve bu alanı genişletenleri ise ödüllendirir. Yaşam pratiğinin ürettiği yeni durumlara, genişleyen anlam alanlarına göre de devlet kurumları vasıtasıyla vaziyet alır, güncelleme yapar. Böylelikle değerler silsilesi içindeki kişi, kendi istek ve arzularını yaşam pratiğinin el verdiği ölçüde hem kendi ahlakı hem de yasalar çerçevesinde gerçekleştirmek ister. Toplumun ruhuna (ahlakına, yasasına, tinine) riayet ederken kendi potansiyelini (sırrını) de açığa çıkarmak ister.
Bilinci, toplumu oluşturan ve bir arada tutan duygu ve düşünceyi (tini) aşama aşama öğrenip açılır. Kişi; öğrendiklerini, dünyada olup bitenlerle karşılaştırma yaparak yeniden ve sürekli olarak şekillendirir. Dışarıdan gelen bilgileri denetler ve kendine, çevresine, toplumuna göre biçimlendirir, uygun olanları kabullenip dönüştürürken uygun olmayanları ya reddeder ya da uygun hâle getirmeye çalışır. Yani var olan değerler silsilesi ile üretilen değerler silsilesini denetler; ya uzlaştırmaya çalışır ya da kendi değerler silsilesine daha sıkı sarılır veyahut yeni değerler silsilesini kabul etmeye yönelir. Kişiyi bu tercihler, uzlaştırmalar ve retlere yönelten istek ve arzularıdır yani nefsidir. Nefsin en olduğu ve nasıl inşa edildiği son derece belirleyicidir.
Nefis; “insanın özü, kendisi, ilahi latife, kötü huyların ve süfli arzuların kaynağı anlamında bir terim” (TDV İslam Ansiklopedisi), şeklinde tanımlanıyor ve Süleyman Uludağ’ın yazdığı maddede “Sözlükte ‘ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, zat, insan, kişi, hevâ ve heves, kan, beden, bedenden kaynaklanan süflî arzular’ gibi manalara gelen nefs kelimesi, Kur’an’da ‘ruh’ anlamında kullanıldığı gibi (En‘âm, 6/93) ‘zat ve öz varlık’ manasında da kullanılmıştır (Âl-i İmrân, 3/28, 30)” deniliyor. Görüleceği gibi tanımda insanın mahiyetiyle ilgili nitelemeler ve isimler kullanılıyor. Her insan teki için bu sıfatları ve isimleri rahatlıkla kullanabiliriz ve her birini (belki) ayrı ayrı açıklayabiliriz ama hiçbiri bize nefsin ne olduğunu tam olarak söyleyemiyor. Çünkü ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Kur’an-ı Kerim’in 4. suresi olan Nisa suresi 1. ayette ise nefis şöyle zikrediliyor: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
Buradan anladığımıza göre insan “tek bir nefisten” yaratılıyor ve o nefisten de “eşi” yaratılıyor. Tefsirlerde “nefis” kavramı açıklanmıştır. Bu açıklamaların yanı sıra biz, insanın yaratılmasından önce nefsin var olduğu gibi bir anlama ulaşabiliriz. Çünkü insanın “bir nefisten” yaratıldığı söyleniyor. İkinci olarak da insanın “biçimlendirilmiş, forma sokulmuş bir nefisten” yaratıldığını düşünebiliriz. Her iki durum da nefsin insanın mahiyetine karıştığı, mahiyetinde olan bir şey olduğu anlaşılıyor. Çünkü insandan nefsi çıkardığımızda insanın mahiyeti değişiyor ve belki de insan olmaktan çıkıyor, mesela meleklerin nefislerinden söz edilmemiştir. Dolayısıyla nefsin ne olduğu, insanın ne olduğuyla doğrudan alakalı. Zaten bu yüzden nefse, “insanın özü, kendisi, ilahi latife, kötü huyların ve süfli arzuların kaynağı” deniliyor.
Bu da bizi tek bir insanın tüm insanlığı temsil ettiği ya da insanlık dediğimiz tek bir insana ulaştırıyor. İnsanlık tek bir insandır. Milyonlarca parçadan oluşan bir tek nefis. Parça-bütün ilişkisi üzerinden baktığımızda kâinatın işleyişi gözümüzün önüne gelir. Kâinatın işleyişinin (doğa bilimleri) bir kanun üzere deveran ettiğini biliyoruz ve her parçanın işlevi dışına çıkmadığını tespit ediyoruz. Çünkü hiçbir parça kendi istek ve arzularına göre hareket etmiyor. İşlevi ne ise neye yönelikse onunla meşgul oluyor ve bunun dışına çıkmıyor. Bütün bir bilim tarihi bu parçaların işlevlerini (ve birbiriyle uyumlarını) keşfetme sürecidir.
Tek bir nefisten yaratılan ve ondan da eşi yaratılan insan; bu oluş mantığına riayet edersek bir öz (nefis) ve o özden bir eşin varlığı söz konusu olur ve ikili bir “tek yapı” anlamına gelir. Özden alınıp yaratılan “eş”in varlığı (ki eşin de aynı özden olduğu sabittir, dolayısıyla bir türev değildir) her ikisini de hem birbirlerine göre “eş” konumuna yerleştirir hem de aynı özden olmaları sebebiyle birbirlerini (kendilerine) çekmelerini gerektirir.
Bu çekim “tek bir nefs ve ondan yaratılan eş” gerçeğinin ikili bir yapı oluşturduğunu ve bu yapının tüm kâinata şamil olduğunu; iyi ve güzel kavramlarının (bir de) buradan doğduğunu düşündürtebilir. Çünkü nefs kendinden yaratılana yönelir ve eşini arar; üstelik bu tek bir nefsin görüngüleri olarak tezahür eder. Var olmak bakımından tek bir nefs tüm insanlığı kapsarken olmak bakımından her nefs kendinden yaratılanı arar, bulunca da tamamlanmaya yönelir. Öyleyse kendinden olanı arayan iyi ve güzeli arayandır. Bulduğu kesinlikle iyi ve güzeldir çünkü kendindendir.
Bu aşamadan sonra nefsin başka bir boyutunu anmamız gerekiyor. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin merhamet ettiği kimseler hariç, nefsin kötülüğü emrettiği ifade ediliyor (Yûsuf, 12/53). Yine Peygamber Efendimiz de pek çok hadisinde inananları nefis konusunda uyarıyor. Bütün bunların yanında “Nefsini bilen Rabbini bilir.” kaidesi bize nefsimizi tanımamız ancak onunla da mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Yani nefsin istek ve arzularını bilip hangi istek ve arzuya riayet etmek gerektiğini, hangi istek ve arzuya da riayet etmemek gerektiğini bilmeye sevk ediyor. Bu ancak nefsi bilmekle olur. Nefsi bilmek ise, onu hem içeriden hem de dışarıdan bilmeyi gerektirir. Yani dış dünyayı tanımakla bilincimizi genişletmek ve iç dünyamızı tanıyarak imanımızı genişletmek gerekliliği…
Nefsi dış dünya üzerinden tanımanın en iyi yolunu Lacan söylemiştir: Arzunun nesnesi daima eksik olmak zorundadır. Eğer istediğimiz her şeyi gerçekleştirebilseydik iki durumla karşılaşırdık: Birincisi neyi istediğimizi nereden bilecektik? İkincisi bir şeyi isteyip istememek için o şeyin bilgisine (en azından yüzeysel) sahip olmayı gerektirir, varlığından haberdar olmadığımız bir şeyi isteyemeyiz. Bu yüzden değerler silsilesi içinde var olmamız (aklımızı inşa eden akıl) ve isteyeceğimiz şeyler hakkında (nefsimizi idare edebileceğimiz bir akıl-eğer nefis aklı idare ederse yıkıma götürür) bilgi sahibi olmamız gerekir. Nefsimiz arzu ettiği şeyi (nesneyi vb.) kendisinde eksik bulmalıdır ki arayabilsin ve arama sürecinde hem kendini gerçekleştirsin, inşa etsin hem de bu yolla içinde yaşadığı topluma faydalı olabilsin. İç dünyamızı tanımanın yolu da “istek ve arzularımıza” direnç göstermekle mümkün olur. Nefse her istediğini vermek onu şişirip büyütürken onu tezkiye etmek küçültüp kontrol etmeyi (irade) sağlar. Bu kontroldeki ana unsur imandır, onun nasıl kontrol edileceğine dair esaslar Yüce Allah (c.c.) tarafından insanlığa verilmiştir. Dış dünyayı tanıma ve bilme süreci bilinci genişletip var ederken iman yoluyla nefsin istek ve arzularına gösterilen direnç iradeyi etkin kılar.