NEBEVİ METODUN MİHENK TAŞI

Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri

Metafizik boyutu sebebiyle din, her türlü söylemin alıcı bulduğu bir alandır. Birey ve toplum üzerindeki güçlü etkisiyle bu alan, geçmişten bugüne birtakım din bezirgânlarının daima iştahını kabartmıştır. Nitekim din kisvesi altında dinî değer ve kavramları sömüren yapılar, tarih boyunca hep var olagelmiştir. Eskiden yerel ölçekte tezahür eden bu tür oluşumların, dijital dünyanın sağladığı imkânlarla ne yazık ki bugün daha geniş kitlelere ulaşabildiği ve özellikle sosyal medya vasıtasıyla ciddi anlamda taraftar bulabildiği göz ardı edilemez bir gerçektir. Zira söz konusu mecralarda çoğu zaman algı, olgunun önüne geçebilmekte ve yalan, hakikati alabildiğine gölgeleyebilmektedir.
Kerameti kendinden menkul bazı şahısların, kendilerine veya ait oldukları sosyal gruba insan kaynağı ve menfaat devşirme aracı olarak gördüğü dinî alan, zaman zaman aykırı söylemlerin, tutarsız iddiaların ve hatta mesnetsiz rivayetlerin mecrası hâline gelebilmektedir. Bu bağlamda kimi insanlara din adına olağanüstü meziyetler, vasıflar ve yetkiler atfedilmekte ve onlarla ilgili ispatı mümkün olmayan hikâyeler serdedilmektedir. Kendilerini âlim, hoca, seyyid, mürşit, davetçi gibi vasıflarla tanımlayan böyle kimselerin, salim aklı, sahih bilgiyi ve sağduyuyu devre dışı bırakarak büyük oranda hurafeler ve masalsı din anlatımları üzerinden varlık gösteriyor olması, akıllara ziyan bir durumdur. Bunların temsil ve telkin ettiği din tasavvurunun toplumun önemli bir kesimi tarafından kabul görmesi ise tam anlamıyla bir zihinsel savrulmadır. Vahiy ve sünnetin hakikatleriyle çelişen böyle bir din tasavvuru, bir taraftan insanı varoluş gayesinden uzaklaştırırken diğer taraftan da birey ve toplumların cehd ve cihat potansiyelini sömürerek en temel sorumlulukların ihmaline zemin hazırlamaktadır.
Bilinmelidir ki Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, onları dünyada ve ahirette mutluluğa ulaştıracak yegâne hayat nizamı olan İslam, aklı, bilgiyi, hikmeti, ahlakı yok sayan anlayışlardan tamamen uzak bir dindir. Müntesiplerini her fırsatta akletmeye, tefekküre, tezekküre, tedebbüre teşvik eden bu din, ayakları yere sapasağlam basan evrensel hakikatleriyle çağları aşan kutlu bir çağrıdır. Bu çağrının karakteristik özelliği, akla, kalbe, duyulara ve duygulara bir bütün olarak hitap etmesi ve muhataplarına vahyin ilkeleri doğrultusunda bir hayat inşa etme sorumluluğu yüklemesidir. Dolayısıyla bu doğrultuda güçlü bir bilinç, sağlam bir irade ve muhkem bir duruş geliştirebilmek adına bu ilahi çağrının mahiyetinin bilinmesi önem arz etmektedir.
İslam’ın mahiyetine dair hemen hemen tüm soruların cevabı, Kur’an’da ve sünnette çokça vurgulanan “iman ve istikamet” kavramlarının anlam derinliğinde mündemiçtir. Nitekim kendisine, “Ya Resulüllah! İslam hakkında bana öyle bir söz söyle ki onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım.” diyen Süfyan bin Abdullah es-Sekafî’ye cevaben Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a iman ettim, de, sonra da dosdoğru ol!” (Müslim, İman, 62.) buyurarak İslam’ı veciz bir şekilde bu iki kavramla tarif etmiştir. Bu bakımdan İslam, bütün varlık âleminin yaratıcısı, sahibi ve rabbi olan Allah’a iman ettikten sonra hayat yolunda nefsani zaaflara yenilmeden, şeytani vesveselere kulak asmadan istikamet üzere yürüyebilmektir. Hilelere kanmadan, tuzaklara düşmeden, yanlış yollara sapmadan yol alabilmektir.
Esasen istikamet, kalpte karar kılan imana göre bir yön tayin etmektir. İnsanın böyle bir irade gösterebilmesi noktasında elbette birtakım engeller olacaktır. Beşerî zaaflar, beklentiler, emeller ve dünyanın meşgaleleri, zaman zaman insanın istikamet üzere kalma iradesini örseleyecektir. Bu tehlikenin bertaraf edilebilmesi için öncelikle tahkiki boyutta bir imana, güçlü bir kulluk şuuruna ve her daim ilahi yardıma ihtiyaç olduğu açıktır. Bu bağlamda bizleri istikamette daim kılması için Yüce Allah’a niyazda bulunduğumuz Fatiha suresinin beş vakit namazın her rekâtında tekrar edilmesi, son derece dikkat çekicidir. Bu surede Cenab-ı Hak’tan bizi iletmesini istediğimiz yol, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerin, şehitlerin, sadıkların ve salihlerin yoludur. Allah’ın insanlığa merhametinin bir tecellisi olarak vahiy ve peygamberler göndermek suretiyle rotasını beyan ettiği; insanı Rabbine yaklaştıran, onun rızasına ulaştıran ve dünya ahiret huzuruna kavuşturan kurtuluş yoludur. Bu yol doğruluk, dürüstlük, sıdk ve sadakat yoludur. Bu yola revan olabilmek için önce yolu bilmek, sonra da yolun rehberini tanıyarak onun yöntemini benimsemek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de, hak ve hakikat yolunun gerek mahiyetini gerekse rehberini ve onun davet yöntemini açıklayan pek çok ayet vardır. Bunlardan biri de Yusuf suresinin 108. ayetidir. Söz konusu ayetin öncesinde Cenab-ı Hak, göklerde ve yerde nice deliller olmasına rağmen insanların çoğunun bütün bu delilleri görmezden geldiğini; Allah’ın varlığını bildikleri hâlde birliğini (vahdaniyetini) kabul etmediklerini ve dolayısıyla çoğunun şirk içinde olduğunu haber vermektedir. Ardından da söz konusu ayette Hz. Peygamber’e hitaben, “ De ki: ‘İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah’a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar (bunu yapıyoruz). Allah’ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.’” buyurmaktadır. Bu ayette en çok dikkat çeken kavram, “engin ve ileri görüş sahibi olmak, iddia ve isnatta bir delile dayanmak” anlamına gelen “basiret” kavramıdır. Bu kavramla Yüce Allah, müşriklerin tuttuğu yolun ve sorgulamaksızın inandıkları şeylerin gerçekte birer kuruntu olduğuna ve özellikle taptıkları ve tabi oldukları varlıklara atfedilen vasıfların hiçbir akli, ilmî ve mantıki dayanağı bulunmadığına vurgu yapmaktadır.
Diğer taraftan mezkûr ayetteki basiret kavramı, nebevi davet metoduna projeksiyon tutarak her Müslümanın bu metodu benimsemesi ve buna göre hareket etmesi gerektiğine de dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber’in tebliğ ve davet metodunu benimseyen bir Müslüman, öncelikle bilgisini, inancını, iddiasını sağlam deliller üzerine inşa eder. Her alanda olduğu gibi tebliğ, irşat ve davet faaliyetlerinde de yegâne rehber ve örneğin Hz. Peygamber olduğu bilinciyle hareket eder. İnsanları Allah’a, Kur’an’a, İslam’a davet ederken mesnetsiz savlardan uzak durur. Bu sayede ne herhangi bir düşünceye körü körüne teslim olur ne de kimseyi herhangi bir şeye körü körüne davet eder. Tıpkı Resulüllah’ın ve ona tabi olanların yaptığı gibi insanları basiretle Allah’a çağırır. Çünkü tahkiki imanın yolunu açan basiret, şeytani ayartmalar, masalsı safsatalar ve İslam’ın özünden uzaklaştıran anlayışlar karşısında kişiye feraset, mukavemet ve istikamet kazandırır. Bu itibarla basiret, nebevi davet metodunun mihenk taşıdır. Davetçinin gerçeğini sahtesinden, istikamet üzere olanını bağnaz olanından ayıran önemli bir ölçüdür.
Kur’an-ı Kerim’in tebliğ ve davet yönteminde basiretin bu denli öne çıkarılması, esasen İslam’ın varlık, âlem ve hayat tasavvurunun sağlamlığını, tutarlılığını ve gücünü gösteren bir meydan okumadır. İnanç, ibadet, hukuk ve ahlak boyutuyla İslam, elbette bir teslimiyet dinidir. Haddizatında İslam’ın kelime anlamı, “esenliğe girmek, teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek” demektir. Allah’ın emir ve yasaklarına, teklif ve telkinlerine teslim olmaksızın Müslüman olunmaz. (Nisa, 4/65; Enam, 6/162.) Ancak İslam’ın istediği teslimiyet, mecburiyetten, çaresizlikten veya bilgisizlikten kaynaklanan bir boyun eğmeyi değil; bilakis iradeye dayalı, bilinçli, kasıtlı ve basiretli bir yönelişi ifade eder. İslam’a göre makbul bir teslimiyetin “özgür irade” ve “bilinçli tercih” diye ifade edilebilecek iki önemli unsuru vardır. (Bakara, 2/256.) Dolayısıyla aklı ve iradeyi pasifleştiren bir teslimiyetin ve bilgisiz, delilsiz, şuursuz bir itaatin, Kur’an ve sünnette dayanak bulması mümkün değildir. Zira basiretsiz teslimiyetler, insanı bağnazlığa sürükleyerek apaçık yanlışların savunucusu hâline getirir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, insanları basiretle davet ettiği dinin teslim olmaya layık tek din olduğunu, akli ve ilmî gerekçelerle ortaya koyar. (Âl-i İmran, 3/19, 85.) Böylece Allah’ın varlığına, birliğine ve İslam’ın hakikatlerine yakinen inanılmasını hedefler. Kur’an bütünlüğü içerisinde bakıldığında yaratılış ve kâinatla ilgili (kevni) ayetlerin hep bu amaca matuf olduğu görülür. (Bakara, 2/163-164; Enam 6/95-99.)
Neticede teklif ettiği güçlü inanç ve tutarlı hayat tasavvuruyla İslam, insanlığı hem bu dünyada hem de ahirette huzura ve esenliğe ulaştıracak dosdoğru bir yoldur. Kuşkusuz bu yolun rehberi, tebliğcisi, temsilcisi ve en güzel örneği Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. (Maide, 5/67; Enam, 6/163.) Bu yol, ancak onun önderliği ve örnekliğinde yürünebilir. Onun içindir ki Hz. Peygambere itaat, hem bu yolda her türlü yanlıştan korunmanın hem de yolun sonunda rıza-i Bari’ye nail olmanın vazgeçilmez şartı kabul edilmiştir. Aksi hâlde insanın haktan, hakikatten ve istikametten uzaklaşarak batıl, yanlış ve sapkın yollara sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır.