MUTSUZLUĞA
ÖVGÜ
Esma TÜRKSEVEN
Çağımız, rengârenk afişlerle donatılmış bir mutluluk panayırı gibi. Reklam spotları, sosyal medya paylaşımları ve kişisel gelişim grupları bize sürekli aynı şeyi fısıldıyor: “Mutluluk!” Bu tekdüze koroda, “daha fazla mutluluk” vadeden broşürlerden tutun da “mutlu olma garantisi” veren gezi acentelerine kadar her köşe başında yepyeni bir neşe seviyesine ulaşacağımıza söz veren sahte eller beliriyor. Oysa bu çağın en büyük trajedisi, mutluluğu bir tür daimi zevk ve kesintisiz hoşluk hâli olarak görmek ve bu hayali gerçekleştiremediğimizde “çöküşe karşı koyabilmek için çılgınlar gibi mutluluğun peşinde koşmak.” İşte tam bu noktada, Wilhelm Schmid’in yüreklendiren sesi modern zamanların bu yorgun koşturmacasına dur diyor: Bu ses bize, mutlu olma çabasının sırtımıza yüklediği ağır yükü omuzlarımızdan atmayı öğretiyor. Bu ses, hayatın anlamının “kesintisiz yaşam sevincinde” aranması hâlinde hayal kırıklığının kaçınılmaz olacağını söylüyor. Oysa mutluluk, hayatın taşıyamayacağı bir masal olmaktan çıkıp nadir bir hediyeye dönüştüğünde asıl yaşam başlıyor.
İnsan ruhu, tek bir renge mahkûm edilemeyecek kadar geniş bir palettir. Hayat, nefes almak gibi bir döngüdür; pozitif ve negatif kutuplar arasında durmadan gidip gelir. “Hiçbir insan hep sadece nefes alamaz, yeniden nefes alabilmek için nefes vermelidir.” Bu döngü, hayatın doğal ritmidir ve asıl zenginlik, mutluluğun zirvelerini olduğu kadar mutsuzluğun derin vadilerini de deneyimleyebilmektir. Sürekli hoşnutluğun peşinden koşmak bir çöle dönüştürür ruhu. Yalnızca güneşin ışığını gören bir bitkinin kuruyup gitmesi gibi sadece mutluluğu arayan bir ruh da kurumaya mahkûmdur. Oysa yaşamın kemaline varmak için, “ilk bakışta çok uzak gelse bile, galiba üzüntüyü de sonuna kadar tatmak gerekir.” Mutsuzluk, ruhun bir durup dinlenme anı, bir molasıdır; kesintisiz yaşam sevincinin getirdiği takatsizliğe karşı bir sığınaktır. Bu mola, bize hayatın tüm yönlerini tecrübe etme, bir bütün olarak yaşama fırsatı sunar. Hayatın yegâne amacının daimi bir zevk hâli olduğunu düşünmek ise “mutsuz olmanın en emin yoludur.”
Modern Mutluluk Baskısı ve Mutsuzluğun Değeri
Günümüzde sosyal medyanın ışıltılı dünyasında herkesin hayatı birer mutluluk şölenidir. Eğlenceli geziler, yüksek kariyerler, kusursuz ilişkiler… Bu sanal sahnede rol alanlar, en küçük bir mutsuzluk anını bile paylaşmaktan imtina ederler. Sonuç olarak yalnızlık ve yetersizlik hissiyle baş başa kalan bireyler, kendi mutsuzluklarını bir kusur gibi görmeye başlarlar. Oysa mutsuzluk, tıpkı karanlığın ışığı tanımladığı gibi mutluluğun anlam kazanması için elzemdir. Bir hastalık döneminden sonra gelen iyileşme, sağlıklı günlerin değerini daha iyi anlamamızı sağlar. Benzer şekilde, kederli bir dönemin ardından gelen neşe, gerçek bir haz ve minnettarlık duygusuyla karşılanır. Schmid’in deyimiyle, “Mutluluk anları ve zamanları, mutsuzluğun nekaheti için anlamlıdır.” Bu, modern çağın unuttuğu bir bilgeliktir.
Peki, neden bu kadar korkarız mutsuzluktan? Neden en ufak bir gölgelenmeyi kabullenemeyiz? Çünkü bize, hayatın yalnızca güzelliklerden ibaret olduğu anlatıldı. Oysa Schmid’in de belirttiği gibi, “Her hoşluğa tekabül eden bir nahoşluk, her iyilik hâline tekabül eden bir kötülük hâli, her mutlu oluşa tekabül eden bir mutsuzluk vardır.” Bu, doğanın ve varoluşun temel bir kanunudur. Bir denge yasası… Bu yasaya karşı gelmek, nafile bir çabadan ibarettir. Mutluluğunu sağlığa bağlarsan basit bir nezle bile seni mutsuz edebilir. Eğlenceye bağımlıysan bir saatlik sıkılmak bile hayatı çekilmez kılar. Sürekli genç kalmayı arzuluyorsan yaşlanmak daha fazla acı verir. Bu saplantılı arayışlar, bizleri bir kısır döngünün içine hapseder. Oysa “Yaşam sanatı, hayatın her iki yanıyla da geçinebilmeyi gerektirir; sadece pozitif olanla, hoş ve haz dolu olanla değil, negatif olanla, nahoş ve acı verici olanla da baş edebilmeyi…” Bu, bir kabullenme sanatıdır. Sadece iyi olanı değil acı verenle de başa çıkabilme cesaretini gerektirir.
Mutsuzlukla Yüzleşme ve Anlam Arayışı
Modern insanın trajedisi, “en ufak mutsuzluğu kabullenemeyen” bir tutum sergilemesi ve “mutluluğun gölgeli yanlarının kolayca bertaraf edilemeyeceğini fark ettiğinde daha da mutsuz olmasıdır.” Mutsuzluk, kaçınılması gereken bir durum değil yüzleşilmesi gereken bir gerçektir. Bu yüzleşmeden kaçtıkça bize lazım olan o kıymetli kuvveti kaybederiz. Mutsuzlukla kavga ederken asıl gücü yitiririz ve bu takatsizlik mutsuzluğu daha da büyütür. Oysa bu gölgeli yanları kucaklayabilmek bizi daha dayanıklı, daha bilge ve daha tam yapar. Tıpkı aşk gibi. Aşk bile, “insan hayatında daha istikrarlı mutsuzluk getiren” bir alan olabilir. Ama bu, aşktan kaçmak için bir sebep değildir. Aksine, aşkın getirdiği mutsuzluk bile “daha fazla anlam bahşeden” bir deneyimdir. Mutsuzluğa direnmek yerine, onu anlamın bir parçası olarak kucaklamak bizi olgunlaştırır ve hayatı daha derinlemesine yaşamamızı sağlar.
Aslında mutsuzluk, bir yoksunluk değil bir arayıştır. “İnsanlar, mutsuz oldukları için mutlu olmaya çabalarlar.” Bu çaba, yaşamı hareketlendiren, ona derinlik katan bir motordur. “Bardakların her zaman yarısı dolu ve yarısı boş olmaz, bazen de tamamen boş olurlar.” Bu cümle, mutsuzluğun çıplak gerçeğini ortaya koyar. Bazen, her şeyin bittiğini, tüm umutların tükendiğini hissederiz. Ama asıl mucize bu boşluğun farkına varmakta saklıdır. “Ancak bunu vakitlice fark ederseniz onu doldurabilirsiniz.” Mutsuzluğun o boşluğunu yeni anlamlarla, yeni tecrübelerle doldurabiliriz. Çünkü hiçbir şey kalıcı değildir. Her şey geçicidir, geçip gideni geri getiremezsiniz. Mutluluğun geçici olduğu gibi mutsuzluk da geçicidir. Önemli olan, her ikisini de bir bütünün parçası olarak kabul edebilmektir.
Melankoliklerin çoğu hazperesttir. Bu, bir paradoks gibi görünse de derin bir gerçeği barındırır. Melankoli, hayatın daha yoğun daha derin bir şekilde hissedilmesidir. Bu hissediş, aynı zamanda hayata karşı bir haz, bir tutku doğurur. “Bu dünya cennet olmaya inatla direnir.” Bu direniş, bizi hayal kırıklığına uğratabilir. “İnsanların mutluluklarını bağladıkları umutların ölçüsü, bireysel ve toplumsal bütün çabalar boşa çıktığında hissedilen düşüşün yüksekliğini tayin eder.” Bu yüzden, umutlarımızı ölçülü tutmalı ve mutluluğu mutlak bir hedef hâline getirmemeliyiz.
Mutsuzluk, bir lanet değil bir yüreklendirmedir. Bize hayatın tüm renklerini görmeyi, tüm tatlarını almayı ve en önemlisi, insan olmanın zenginliğini kucaklamayı öğretir. “Kesintisiz keyif saçmak isteyen birine bir müddet sonra bizzat kendisinden gına gelir.” Her ateş bir noktada söner, o zaman yapacağımız tek şey “külleri karıştırıp yakılabilir bir şeyler bulmaya çalışmak”tır. Belki de asıl mutluluk, mutsuz olmaya da izin vermenin cesaretinde saklıdır. “Sürekli hoşnutluğun mutluluğunu arayacağınıza önünüzdeki işi yapmak ve olabildiğince iyi yapmak, iyi bir fikirdir.” Bu, mutsuzluğun getirdiği boşlukta, yeni bir anlam, yeni bir eylem bulmaktır. Çünkü hayat, yalnızca var olmak değil üretmektir.
Hayatın anlamını bulmak, kesintisiz bir mutluluk arayışından vazgeçmekle başlar. Bir ressamın, tuvaline sadece parlak renkleri değil aynı zamanda koyu ve kasvetli tonları da eklemesi gibi yaşamı da tüm zıtlıklarıyla kabul etmeliyiz. O koyu tonlar, parlak renklere derinlik katar ve resmi anlamlı hâle getirir. Hayat da böyledir; mutsuzluk, mutluluğa derinlik katar ve onu daha anlamlı kılar. Bu yüzden mutsuzluk anlarımızda kendimize kızmak yerine bu duyguyu bir öğretmen gibi karşılamayı öğrenmeliyiz. Bu duygu bize ne anlatıyor? Hangi eksiğimize, hangi ihtiyacımıza işaret ediyor? Belki de yeni bir yol, yeni bir hedef belirlememiz gerektiğini söylüyordur.
Sonuç olarak mutsuzluk, hayatın kaçınılmaz ve değerli bir parçasıdır. Mutluluğun yegâne amaç olduğu bir çağda Schmid, bize “Hayatın başka zamanları da vardır, pozitif olanın kıymetini onlar sayesinde bilirsiniz.” diyerek derin bir nefes aldırıyor. Mutsuzlukla mücadele etmek yerine onu kabullenmek, bize daha güçlü, daha bilinçli ve daha dolgun bir hayat sunar. “Yaşam sanatı, her şeyde mucizevi olanı görmek midir?” Bu sorunun cevabı “hayır”dır, çünkü bu, “gündelik hayata damgasını vuran ve hiç de mucizevi olmayan şeyleri değersizleştirir.” Oysa yaşam sanatı, sıradanlığın içindeki anlamı, mutsuzluğun içindeki gücü ve hayatın her iki kutbunu da bir bütün olarak kabul edebilme yetisidir.
Kaynakça
• Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak: Bir Yüreklendirme, Çev. Tanıl Bora, İletişim Yay., İstanbul: 2025