MUSA CARULLAH
ÇİLENİN DİĞER ADI


Enbiya YILDIRIM


İslam’a hizmet etmiş bazı insanlar vardır. Hayatlarını okurken mutlaka mendili yanınızda bulundurmanız gerekir. Son din adına çektikleri sıkıntılar, takibata uğramaları, herhangi bir yerde sürekli ikamet edemeyişleri, ailelerinden uzak kalışları, farklı coğrafyalarda hastalık dâhil her türlü olumsuzluğa maruz kalmaları insanın yüreğini yakar. Bu fedakâr İslam erlerinin dertlerinin ne olduğuna baktığımızda, tek amaçlarının Müslümanları yeniden Kur’an etrafında toplamak ve eski zamanlarda olduğu gibi müminlerin vahdeti gerçekleştirerek dayanışma içinde olmalarını ve dünyaya yön vermelerini sağlamak olduğunu görürüz. Bu azim, ister istemez çileyi de peşinden getirmekteydi. Son asrın çok yönlü Tatar bilginlerinden olan Carullah da işte böyle bir bilgindi.
1875 yılında Rusya’nın Rostov şehrinde doğdu. Bölge kadısı olan babası, dinî ilimlerde birikimli birisiydi. Bu durum onun dinî hassasiyet kazanması ile hayatının şekillenmesinde etkili oldu. Rostov’da Rus okulunda keza bir süre medresede Arapça, Farsça ve dinî ilimler okudu. Babasını kaybetmesinin ardından kendisiyle ilgilenen annesinin yönlendirmesiyle Kazan’a giderek buradaki medresede eğitime başladı. “Kuru ezber” olarak gördüğü eğitimi beğenmeyerek annesinden geri alınmasını rica etti. Ardından Maveraunnehir’e geçerek Buhara medreselerinde dört yıl süreyle fıkıh ve felsefe dâhil temel derslerin eğitimini aldı. Ardından lise tahsilini tamamlamak üzere Rostov’a döndü.
Üniversite başvurusu reddedilince -annesini ikna etmek suretiyle- on beş yıl kadar sürecek olan tahsil yolculuklarına başladı. İstanbul’da Mühendis Mektebine yazıldıysa da vazgeçerek İslami ilimlerde derinleşmeye karar verdi. Lakin şehirde umduğunu tam olarak bulamadı. Bu sefer Kahire’ye yöneldi. Orada üç yıl kalarak fıkıh ve hadis başta olmak üzere dinî ilimlerdeki birikimini artırdı. Bu arada, Mushaflar ve Kur’an tarihi üzerine araştırmalar yaptı. Muhammed Abduh gibi bilginlerle görüştü. Mekke ve Medine’ye geçerek iki yıl da buralarda hadis ve fıkıh araştırmalarını sürdürdü. Oradan da Hindistan Diyobend, Şam ve Beyrut’a gitti. Sonrasında tekrar Mısır’a dönüp bir üç yıl daha kaldı. Bu yolculuklar onun dinî ilimlerdeki uzmanlığını derinleştirmek yanında İslam dünyasını gözlemlemek ve ümmetin ihtiyaçlarını tespit yönünde de ufkunu genişletti. Ardından Rusya’ya dönerek hukuk fakültesine misafir öğrenci olarak kaydoldu. Bu arada çeşitli yenilikçi gazete ve dergilerde yazarak Rusya Müslümanlarının siyasi faaliyetleri, insan hakları, mektep ve medreselerin ıslahı gibi konularda yazılar yazdı. Gözlemlerini bir anlamda reçete gibi sunmaya başladı. Yetinmedi, Rusya’daki Türk asıllı aydınların siyasi çalışmalarında da aktif olarak yer aldı. Yazı ile aksiyonu yan yana getirdi.
1909 yılında Orenburg’a taşınarak medresede ders vermeye başladı. Buradayken yazdığı bir makale, kadimci (gelenekçi) olarak tanımlanan âlimlerin sert eleştirisine maruz kaldı. Zaten medrese hocalarıyla da fikrî ayrılık içindeydi. İkisi yan yana gelince bir yıl sonra Petersburg’a gitti. Hazırladığı Tatarca meali 1912’de bitirdiyse de bastıramadı. Çünkü ilahi kelamı tercüme etmeye gerek olmadığını, tefsirlerinden yararlanmanın yeterli olduğunu öne süren hocaların itirazları yanında Orenburg müftüsünün olumsuz değerlendirmesi önünü kesti.
Burada bir gazete çıkarmaya başladı ve İslamiyet’te reform yapılması ile din dünya işlerinin ayrılması düşüncelerinin aleyhinde yazılar yazdı. Rusya Müslümanlar Kongresinde kadınların konumlarının iyileştirilmesi yönünde bir rapor sunmak yanında Rusya’daki Müslümanların dinî ve millî hürriyetlerinin sağlanması hususunda öneride bulundu. Yurtlarından sürülerek Moskova’ya gelen Hint Müslümanlarının sorunlarıyla da ilgilendi. Lakin büyük bir problem onu beklemekteydi. Zira faaliyetleri nedeniyle çoktan hedef tahtasına konulmuştu.
Beklenen gelişme gerçekleşti ve 1921’de Sovyetler aleyhine çalıştığı iddiasıyla Taşkent’te tutuklandı. Bu tutuklama bir öfke dalgası uyandırdı. Finlandiya Tatarları, Sovyet Rusya’nın dostu olan Türkiye hükûmetinden yardım istediler. İstanbul ve Ankara’nın ileri gelen gazeteleri de serbest bırakılması yönünde adımlar attılar ancak tüm bu çabaların faydası olmadı. On bir ay hapis yattı. Sonrasında, iki yıllık gözetim şartıyla salıverildi. O da Leningrad’a dönerek oradaki büyük camide imamlık yapmaya başladı. İslam Milletlerine adlı eserinin Berlin’de basılması üzerine bu sefer bir üç ay daha hapse atıldı ve üç yıllığına Moskova’ya sürgün edildi. Çile artık onun ayrılmaz yoldaşı olmuştu.
Mekke ve Kudüs’teki kongrelere katıldıktan sonra Müslüman ulemaya yapılan baskıların artması, din adamları ve aile üyelerinin yemek karnelerinden mahrum bırakılması üzerine ülkeyi terk etmeye karar verdi. 1930 yılı sonunda ailesini geride bırakarak tüccarların yardımıyla Rusya’dan kaçtı. Esasında bu eylemiyle hem kendisinin hem de ailesinin canını kurtarmış oluyordu. Çünkü başına her an her şey gelebilirdi. Bununla birlikte büyük çocukları vatan hainliği ithamıyla tutuklanırken bir kısmı ayrıca üç yıllığına sürgün edilecektir.
Rusya’dan çıktıktan sonra Afganistan, Hindistan, ardından da Mısır’a gitti. 1933’te Berlin’e geçerek Kaşgarlı tüccarların yardımıyla bir matbaa kurup bazı eserlerini bastı. Ardından Finlandiya, İran ve Irak’a giderek Şia üzerinde araştırmalarda bulundu, Şii bilginlerle görüştü. Mısır’dan tekrar Hindistan’a, oradan da Japonya’ya ve Çin’e yolculuk yaptı. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Japonya’dan ayrılıp Hindistan’a geri geldi fakat İngilizler tarafından Japonya lehine propaganda yapabilir endişesiyle tutuklandı. Bir buçuk yıllık Peşaver mahkûmiyetinin ardından gözetim şartıyla tahliye edildi. Behupal hükümdarı Muhammed Hamidullah Han’ın himayesinde kaldığı bu dönem, ilmî açıdan onun için çok bereketli geçti ve sekiz kitap yazdı. Kitaplarının satılmasından elde ettiği geliri Bombay göçmenlerinin çocukları için kurulacak medreseye bağışladı.
Yolculuklar, takipler, zorluklar, hapisler derken Hindistan ikliminin de olumsuz etkisiyle vücudu artık takatten düşmüştü. 1948’de Türkiye’ye döndü ve vatandaşlık aldı. Kış olunca havası iyi gelir düşüncesiyle Mısır’a geçti. On dokuz yıldan beri görmediği ailesinden ve memleketinden uzakta 1949’da Kahire’de yetmiş dört yaşında vefat etti. Gözyaşlarını silmek için mutlaka mendil eşliğinde okunması gereken hayatı böylece sonlanmış oldu.
İçtihat kapısının açılması zarureti
Rusya Müslümanları arasında ıslah hareketinin öncülüğünü yapan Kursavi, Mercani ve Rızaeddin bin Fahreddin gibi âlimlerden etkilenen, bu arada İslam dünyasını iyi tanıyan Carullah, derinlikli hukuk nosyonuyla birlikte İslam dünyasının, özellikle de Rusya Müslümanlarının gerilemesinin nedenlerinden biri olarak mezhep taassubunu en önemlisi de içtihadın gündemde olmamasını görmüştür. Çünkü yaygınlaşmış olan fikrî tembellik ve taklit, toplumun gevşemesinin ve geri kalmasının nedenlerinden biriydi. Bu nedenle Kur’an ve sünnet merkezli çağa uygun yenilenme son derece önem arz etmekteydi. O, bu düşünceyi savunurken İslamiyet’in reforma muhtaç olduğundan söz edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Çünkü bu, ilahi dine müdahale ve değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Yapılması gereken ise zihin yenilenmesi ve çağa uygun bir içtihat geliştirerek Müslümanların sorunlarına çözüm bulmak ve bunun yollarını açmaktır. Bunun yolu da öncelikle Müslümanlara ve düşüncelerine müsamahadan geçmektedir. Bu hususta şöyle demiştir: “Fikirlerimizi ve aklımızı tüm boyutlarıyla hür bırakmalıyız. Her müminin düşünce ve mezhebine saygı göstermeliyiz. İnsanların fikirlerine muhalif olabilir veya -daha fazlasını söyleyeyim- insanların fikrine düşman olabiliriz. Fakat müminlerin kendilerine her hâlükârda dost olmalıyız.”
İçtihadın ve yenilenmenin nasıl gerçekleşeceğine gelince bunun yolu medreselerin ıslahından geçmektedir. Çünkü ona göre zamanındaki medreselerde ezbere ve taklide yönelik okutulan dersler gerçek anlamda dinî ilimlerden uzaktı. Kelam ve mantık gibi konular öne çıkartılırken Kur’an’ın sosyal yönü ihmal edilmekteydi. Ayrıca hadis, tefsir, tarih, tabiî ilimler, matematik gibi dersler de medreselerde okutulmalıydı. Konu çerçevesindeki görüşlerine bakıldığında özellikle fıkhın yenilenmesine büyük ihtiyaç olduğu kanaatini taşıdığı anlaşılmaktadır. Bunu derken cedidci (yenilikçi) bir bilgin olarak medreselerin ıslahını kabul etmeyen kadimci ulemaya muhalefet etmiş olmaktaydı. Derdini şu ifadelerle dile getirmiştir: “Büyük ümitlerle İslam âlemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hint ve Şam diyarlarında dolaştım. Dinî medreselerin her birini gördüm. Fakat vatanıma maalesef temam-ı hayretle döndüm.”
Kadınların eğitime kazandırılması zaruretini ısrarcı bir tutumla dile getirmesi ise zikredilmesi gereken bir meziyetidir. Zira o, kadının İslam’ın ilk dönemindeki saygınlığını tekrar kazanabilmesi için eğitimine önem verilmesi ve hukuki güvencelerinin sağlanması gerektiğini söylemiştir.
Ümmetin enerjisinin doğru alanda harcanması
Dinimizin akla son derece önem verdiğini, farklı mezheplerin de bu sebeple ortaya çıktığını dile getiren Carullah, özellikle kelam alanındaki bir kısım tartışmaların ümmetin dinamizmini olumsuz anlamda etkilediğini, Müslümanların zihinlerinin gereksiz meselelerle meşgul edildiğini söyler. İslamiyet’in sade ve saf olan akidesinin karmaşık hâle getirildiğinden şikâyet eder.
Selefin yolu en doğru yol
Görüşlerinde yer yer Selefi çizgi öne çıkan Carullah için Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamalarını en iyi bilen Selefin tutumunu örnek almak, imanı eyleme geçirmek en doğru yoldur. Tasavvufa da ayrı bir değer vererek bu alanın hoşgörüsünü ve fikir hürriyeti gibi konulardaki müspet yaklaşımını takdir eder. Bununla birlikte imam-ı muntazar, gavs, kutub, evtâd, nucebâ, abdal gibi tasavvufi kavramların dinimize sonradan girdiğini belirtir. Ruhbaniyete dönüşen tasavvuf anlayışını eleştirir. Onun istediği tasavvuf, selef bilginlerinin yaşadığı Müslümanlıktır.
Sünnete büyük hizmeti
Carullah, Hindistan’da kaldığı süre zarfında orada ortaya çıkmış ve daha sonra bütün İslam dünyasına yayılmış olan Kur’aniyyûn (Kur’an’la yetinme) hareketini yakından tanımış ve yanlışlıklarını ortaya koymak için Kitabu’s-Sünne’yi yazmıştır. Bu eser, bugün bile Müslümanların temel başvuru kaynaklarındandır. Onun burada ve diğer çalışmalarında dile getirdiği sünnet anlayışı klasik usulcülerden pek farklı değildir. Sünnetin, Kur’an’ın müşkil ve mücmel hükümlerini açıkladığını ancak hadis ve sünnetin bütün fonksiyonunun sadece bundan ibaret olmadığını, Kur’an’da açıklanmayan konularda sünnetin müstakil bir hüküm kaynağı olduğunu belirtir.
Onun sünnetle ilgili farklı bir yaklaşımı vardır: Buna göre bilgi ve amel kaynağı olarak sünnet, Kur’an’dan önce gelir. Çünkü İslam’da bütün hükümler ilk önce sünnetle tespit edilmiş, Kur’an ayetleri ise daha sonra Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söz, fiil ve takrirlerini teyit etmiş ve ebedîleştirmiştir. Carullah bunu derken Allah’ın kitabını elbette ikinci sıraya almamakta ancak pratik açısından sünnetin Kur’an’a göre tarihsel anlamda öncelik arz ettiğini söylemektedir. Bu dediği husus Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bazı uygulamaları açısından doğru olsa da Kur’an’da nazil olan her ayetin Peygamberimizin uygulamasından sonra nazil olmadığı bir hakikattir.
Fikirleri mizanda
Son iki yüzyıllık süreçte, dinî ilimlerde yetişen ve İslam ülkeleri yanında dünyayı gezerek Müslümanların sorunlarına eğilen mütefekkirlerin, var olan problemlerin çözülmesi ve ümmetin yeniden ayağa kalkması yönünde bazı eleştiri ve tavsiyelerde bulunduklarını görürüz. Bu durum, onların yüce dinimize tutkunluklarının bir sonucudur. Carullah da böyle biridir. Bu nedenle söz konusu çerçevedeki bazı fikirleri tartışmaya ve eleştiriye elbette açık olmakla birlikte samimiyetine ve İslam adına çile çekmiş olduğu gerçeğine gölge düşürmez.
Eserleri
120 civarında eser yazdığı belirtilen Carullah’ın çalışmaları telif, tercüme, şerh ve neşirlerden oluşmaktadır. Birkaç Arapça risalesi dışında 1905-1935 yılları arasında kaleme aldığı önemli çalışmalarının hepsi Tatar Türkçesiyledir. Bunlarda İstanbul Türkçesine yakın bir dil kullanmıştır. 1935’ten sonra yazdıkları ise Arapçadır. Çalışmalarının bir kısmı şunlardır: Islahat Esasları, Şeriat Esasları, Rahmet-i İlahiyye Burhanları, Uzun Günlerde Oruç, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler. Bu arada şunu hatırlatmakta fayda var, vasiyeti üzerine Carullah’ın şahsi kütüphanesi Millî Kütüphanemize aktarılmıştır.