MÜMİNİN YİTİĞİ HİKMET
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde yer alan hikmet kavramı geniş bir anlam haritasına sahiptir. Hikmet kelimesini, günlük hayatta daha ziyade olayların hikmet gözüyle değerlendirilmesi şeklinde kullanırız. Bununla kastedilen mana, zahirin yanı sıra bâtına bakmak, görünenin ardındaki görünmeyen veçheye dikkat çekmektir. Kelime olarak hikmet, engellemek, alıkoymak, gemlemek ve sağlam yapmak gibi anlamlara da sahiptir. Bu kök anlamıyla hikmet, insanı iyi ve güzel olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan sakındıran sözdür. Bu anlamda en büyük hikmet yüce kitabımız Kur’an’dır. Kamer suresinin beşinci ayetinde geçen “hikmetü’n-baliga” tabiriyle Kur’an-ı Hakim’in eşsiz ve eksiksiz bir hikmet olduğu ifade edilir. Hz. Peygamber’in sünnetinin de hikmet olduğu buyrulmuştur: “Allah, sana kitabı (Kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana lütfu çok büyüktür.” (Nisa, 4/113.) Ayrıca diğer peygamberlere verilen vahyin hikmet olduğunu yine Rabbimiz haber vermektedir. (Bakara, 2/251; Nisa, 4/54.)
Mutasavvıflar hikmeti, ilahi sırların ve gerçeklerin bilgisi, varlıkların var oluş amaçlarının kavranması, sebeplerle sonuçlar arasındaki ilişkilerde ilahi iradenin rolünün keşfedilmesi şeklinde açıklarlar. İnsanoğlu sebepler dünyasında yaşar ve olayları yorumlarken bu sebepler çerçevesinden bakar. Olaylardaki ilahi iradenin rolü çoğu defa bu sebepler perdesiyle perdelenir. Hak Teâlâ, ilahi sırların ve hakikatin bilgisi manasındaki hikmeti her kuluna lütfeylemez. Kur’an-ı Hakim’inde buyurduğu üzere O, hikmeti dilediğine verir. Bu öyle bir bilgidir ki ona sahip olan çokça hayra ulaşmış olur. (Bakara, 2/269.) Hz. Musa ile Hızır’ın beraber yaptıkları yolculukta ilim ve hikmet arasındaki farkı açıkça görmek mümkündür. İlim, kesbe dayanan bir bilgidir ki tahsil edilerek elde edilir. Hikmet ise ledün ilmidir yani Hakk’ın katından lütfedilen vehbi bilgidir.
“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269.) ayet-i kerimesinde ifade edildiği üzere Yüce Allah’ın kullarından dilediğine hiçbir şarta ve kayda bağlı olmadan kendi fazl-ı kereminden bir lütuf olarak verdiği hikmeti alabilmesi için kulun tefekkür edebilecek temiz bir akla ve kalbe sahip olması gerektiğini söyler Elmalılı Hamdi Yazır. O, hikmete ermenin başlangıcının düşünme olduğunu ifade eder: “Allah’ın büyük bir lütfu olan hikmet ancak temiz, öz, katıksız ve saf akıl sahiplerine nasip olur. Bundan dolayı akıl ve güzel seçim, hikmetin temel şartı, düşünüp öğüt almak da başlangıç noktasıdır. Bunlar hep Allah vergisi ve ilahi dileme eseri olan şeylerdir.” Hikmet, Rabbimizin ihsanıdır ve bir işi yaparken körü körüne değil önünü ardını düşünerek, ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmaktır. Hikmet, söz ve fiilde isabet etmek; yani hem bilmek hem de bildiği ile amel etmektir. (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Akçağ Yay. Ankara 2016, c. 2, s. 278-279.)
Hikmet hem doğru bilgi, inanç ve düşünceyi hem de bu zihnî birikimin mümkün olan en mükemmel şekilde hayata geçirilmesini ifade eder. Bu ilimle insan, gücü oranında dış âlemdeki nesnelerin hakikatini olduğu gibi bilip ona göre hareket eder. (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, 2005.) Bu anlamda Hz. Peygamber’in sünneti de hikmettir: “… Kitap ve hikmeti onlara öğretir.” (Âl-i İmran, 3/169.) ayetinde de buyrulduğu üzere kitaptan maksat Kur’an-ı Kerim, hikmetten maksat sünnettir. Resulüllah, hikmet sahibiydi. Yani her sözünde ve fiilinde bir incelik ve mana vardı. Hakka uymayan söz ve fiil kendisinden meydana gelmezdi. Ona, cevâmiu’l-kelîm verilmişti. O, az sözle engin ve çok değerli manaları dile getirirdi. Onun hadislerini okuyan ve sünnetini inceleyen bunu rahatlıkla müşahede eder. Peygamber Efendimiz, insanı bilgelik sahibi kılan bu ilmi nerede bulurlarsa almalarını buyurmuştur. “Hikmet müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır.” (İbn Mace, Zühd, 15.) Bu hadis-i şerif hikmetin her kültürde bulunabileceğine ve kimden ve nereden geldiğine bakmaksızın elde edilmesine işaret eder. İslam âlimleri bu yitik hikmete en layık olanların da Müslümanlar olduğunu ve bulduğu yerde onu alması gerektiğini ifade ederler.
İmam Gazali, kişinin ahlaki olgunluğa ermesi için dört erdeme sahip olunması gerektiğini söyler ve ahlaki güzelliklerin başında hikmet erdemini zikreder. Bu erdemler hikmet, şecaat iffet ve adalettir. Hikmet ile insan, bütün iradi eylemlerinde doğru olanı yanlış olandan ayırabilir. Şecaat ile öfke gücünün aklın buyruğunda olması kast edilir. İffet, arzu gücünün akıl ve din ile terbiye edilmesidir. Adalet, insanın öfke ve arzu güçlerini hikmet neyi gerektiriyorsa o yönde kullanmasıdır. Bütün güzel huylar bu dört temel erdemin itidalli olmasından doğar. Bu dört fazilete itidalin en yüksek noktasına sadece Resulüllah (s.a.s.) ulaşmıştır. (Gazali, İhya, çev. Mustafa Çağrıcı, DİB. Yay. İzmir 2020, c. 3, s. 87-89.)
Hikmetleri Allah’ın askerleri olarak tanımlayan Hz. Mevlana, onu elde edenin nasıl bir hâkim olduğunu şu sözlerle anlatır: “Hikmetler, Allah’ın askerleridir. Allah, onlarla müritlerin ruhlarını güçlendirir. Bilgilerini cehalet şaibesinden, adaletlerini zulüm şaibesinden, cömertliklerini riya şaibesinden ve sabırlarını ahmaklık şaibesinden uzak tutar. Ahireti anlamada kendilerine uzak olanı onlara yaklaştırır. Onlara itaat ve çabadan zor geleni kolaylaştırır. Hikmetler, peygamberlerin açıklamaları ve delilleridir; ariflere mahsus olan Allah’ın sırları ve kudretinden haber verir; dumanlı, yuvarlak ve inci özellikli göğün üzerinde hâkim olan nuranî ve ilahî feleği, Allah’ın döndürüşünü bildirir.” (Mevlana, Mesnevi, ter. Adnan Karaismailoğlu, Akçağ Yayınevi, Ankara.2007, s. 287.)