MÜMİNİN SIĞINAĞI
DUA
Prof. Dr. Dilaver GÜRER
Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Yusuf suresinde, kendisine, “Vallahi, Yusuf’u anmaktan ya gözlerin kör olacak ya da helak olacaksın!” (Yusuf, 12/85.) diyenlere Yakup (a.s.), “Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim. Ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” (Yusuf, 12/86.) diyerek O’na arz ederim, şeklinde çok manidar bir cevap verir. Gerçekten de insanoğlu, başına kötü bir iş geldiğinde derdini, kederini, sıkıntısını, feryadını ilk önce, zamandan ve mekândan münezzeh, her şeyin yaratıcısı ve sahibi Yüce Allah’a açar. Çaresiz kaldığında, nefessiz kaldığında O’na yönelir. Çünkü bilir ki nihayette O’ndan başka melcei sığınak, O’ndan başka vefakâr, O’ndan başka kırık kalbinin feryadını, perişan gönlünün sesini duyurabileceği kimse yoktur bu dünyada. Diyarbakırlı Nigâhi’nin şu beyti bu gerçeğin harika bir ifadesidir:
Her tabîbe âşikâr etme derdini
Her ne derdin var ise eyler devâ Allah kerîm.
İşte mutlak güç ve kudretin yegâne sahibi olan Rabbü’l-Âlemîn’e yönelişin, sığınmanın, sarılmanın, iyi olsun kötü olsun hâlini O’na arz etmenin, O’nunla sırdaş, O’nunla hemhâl olmanın adıdır dua. Hz. Peygamber de (s.a.s.) “Bütün ibadetlerin özüdür dua.” (Tirmizi, Deavat 1.), “Dua ibadettir, ibadetin ta kendisidir.” (Ebu Davud, Vitir 23; Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an 3, 41.) buyurmuştur. Nefessiz kaldığında insanoğlunun nefesidir, can suyudur dua. Bilhassa zor zamanlarda “Allah kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39/36.) diyerek canıgönülden, bütün kalbimizle O’na niyazda bulunmalıyız. Dua sadece zor zamanlarda Allah’a yönelmek değildir elbette; inanan insan en kötü anlarında da en mutlu anlarında da Rabbi ile beraber olduğunun farkındadır ve O’na her hâlükârda dua ve niyazda bulunur. Çünkü dua müminin dünyadaki selametinin de ahiretteki esenlik ve mutluluğunun da en önemli, en temel unsurudur. Dua, ruhlar âlemindeki “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitab-ı ilahisine verilen, “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” (Araf, 7/172.) cevabının kalp ve ruh kulağımızda, gönül âlemimizin mahzeninde kalmış sedasıdır.
Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim baştan sona dua ağlarıyla örülmüştür. Dikkat çekicidir ki son ilahi kitap dua ile başlar ve dua ile biter: Eûzü (istiâze), şeytandan Allah’a, Rahman ve Rahim olan zata sığınma duasıdır. Elhamdülillah, O’na şükretme duasıdır. Yine son sure olan Nas suresi de ondan önceki Felak suresi de istiâze yani Allah’a sığınma cümlelerinden oluşmaktadır. Çünkü dua Allah Teâlâ ile irtibatın, O’nu tanımanın (marifetullah), O’nu bilmenin (ilm-billâh), O’na hamd ve şükretmenin de en güzel yollarının başında gelir. Allah ile beraber olma şuuru olan ihsan mertebesinin de bir ifadesi ve gereğidir.
Esasında dua sadece insanlara has bir özellik değildir. “Göklerde ve yeryüzünde olanların ve dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir.” (Nur, 24/41.) ayetinde, her şeyin tesbih ve dua ettiği açıkça belirtilmektedir. Diğer varlıkların duası ve tesbihi onların yaratılışlarına göredir. İnsanın duası ve tesbihi ise kendi irade ve ifadesine göre ortaya çıkar. Dolayısıyla insandan beklenen dua da Cenab-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu değer ve meziyetlere yakışır bir şekilde olmalıdır. Kur’an-ı Kerim, insanın ne zaman ve nasıl dua etmesi ve duadan sonra da nasıl bir tavır takınması gerektiğinin çok güzel, çok açık örnekleri ile doludur. Daha çok peygamberlerin dilinden ifade edilen bu örnekler aynı zamanda bize duanın gereği, zamanı, haletiruhiyesi, adabı ve hikmeti gibi hususlarda da yol göstermektedir.
Her şeyden önce dua farzdır, dua etmemek insana asla ve asla yakışmayan davranış biçimi olan kibirlenmenin ta kendisidir: “Bana dua edin, ben de size icabet edeyim. Bana ibadet etmekten kibirlenenler var ya, onlar aşağılanmış bir şekilde cehenneme girecekler.” (Mümin, 40/60.) Bu ayetin Mümin suresinde geçmesi de dikkate şayandır. Diğer yandan dua sadece Allah Teâlâ’ya yapılır, duanın yegâne mercii, müracaat yeri O’dur. “Gerçek dua onadır. Onların onun dışında dua ettikleri şeyler, onlara hiçbir şeyle icabet edemezler. Bunlar ancak ağzına götürmek için suya avuçlarını uzatan, ne var ki ona ulaşamayan kimse gibidirler. Kâfirlerin duası dalaletten başka bir şey değildir.” (Rad, 13/14.) ayetinde çok canlı bir tasvir ile örneklendirilerek kesin bir dille ifade edildiği üzere O’ndan başkasına dua edilmez. İnsanoğluna, kendisine dua etmeyi emreden Yüce Mevla “mucîbu’d-daavât”tır, duaları kabul eder, kulunun duasına mutlaka karşılık verir, daha doğru bir ifadeyle kulun, “Ya Rab!” nidası huzur-ı ilahide mutlaka karşılık görür. “Rabbim duayı elbette işitir.” (İbrahim, 14/39.) Bunun en güzel beyanlarından biri de Hz. Zekeriya’nın şu sözleri olsa gerektir: “Rabbim! Sana yaptığım duada hiç şaki/bedbaht/mahrum olmadım.” (Meryem, 19/4.) Yeter ki insanoğlu içtenlikle, saf bir gönülle, tertemiz bir dille, hüsnüniyetle, doğru ifadelerle ve hâl ile dua etsin, kendisi için hayırlısını dilesin. Öyle ya, “İnsan, şer için, hayır için olan duası gibi dua eder. İnsan çok acelecidir.” (İsra, 17/11.)
Sıkıntıdan kurtulmak için yapılan dualar kulun acziyetinin, Cenab-ı Hakk’ın ise kudretinin itirafını göstermelidir. Bu sebeple itirafın samimi bir şekilde yapılması gerekir. Dolayısıyla dua ederken en çok dikkat edilecek husus ihlaslı olmak ve gösterişe, merasime kaçmamaya azami hassasiyet göstermektir. Birçok ayette Rabbimize tazarru ve niyazla, yalvararak gizlice, O’ndan korkarak ve umarak samimiyetle, Kur’an’ın tabiriyle, “dini Allah’a has kılarak” sabah akşam, O’nun rızasını isteyerek, O’nun güzel isimleriyle dua etmemiz belirtilmektedir. Samimiyeti olmayan, içtenliği bozan süslü laflardan oluşan ve şekilden ibaret bir duanın hançereden aşağıya inemeyeceği, kalbe, gönle ulaşamayacağı açıktır. Çünkü asıl dua kalp ile, gönül ile, hâl diliyle yapılır. Çünkü dua aslında Yüce Yaratıcı ile kul arasında başkalarının muttali olmaması gereken bir mahremdir, özeldir, vasıtasızdır, sırdır. Toplu yapılan dualarda da her ferdin samimiyetle duaya iştirak etmesi, gösterişten kaçınılması gerekir. Bir hadis-i şerifte de belirtildiği üzere, Hak Teâlâ insanoğlunun suretine değil, kalbine ve niyetine bakar. (Müslim, Birr 33; İbn Mace, Zühd 9.) Nazargâh-ı ilahi kalptir, manadır, kalıp değil. Gözyaşı, ihlas duanın kalbi mesabesindedir. Bazı arifler derler ki: “Kalbi gözyaşlarıyla suladığın zaman yaptığın duayı kâinat bilir. Bu yaşa kıyamayanlara aşk yolunda sefer haram kılınmıştır. Göz, yaşla dolduğu vakit benlik gider. İşte o vakit kul Allah ile konuşmuş gibi olur. Kalbi gözyaşlarıyla suladığın zaman yaptığın müracaatın cevapsız kalmaz. O gözyaşları imanın, sadakatin haksızlığa düçar olduğu zaman tıfl-i maânîden gayriihtiyari kalbe dökülen yaşlar yaratanına arzuhal niteliği taşır. Hak tecelli eyler:
Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder,
Halkeder esbâbını bir lahzada ihsân eder.”
(Kuşcuoğlu, Galip Hasan, Rahmet Damlaları, Bursa 2010, s. 133.)
Kur’an’daki peygamber dualarında duanın nasıl yapılması gerektiğinin, Cenab-ı Hakk’a nasıl sığınılacağının ipuçlarını görüyoruz. Yunus Peygamber’in balığın karnında, o karanlık ve dehşet içindeyken yapmış olduğu duasını herkes bilir: “…Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum…” (Enbiya, 21/87.)
Hz. İsa ve Hristiyanlarla ilgili Maide suresinin 116-118. ayetleri indiğinde Peygamber Efendimizin odanın içinde ileri geri giderek sabaha kadar 118. ayeti sürekli tekrarladığı rivayet edilir: “Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Maide, 5/118.)
Doğrusu Hz. Musa’nın Mısır’da
Kıpti’yi öldürdükten sonra Medyen’e (Filistin) kaçtığında, Şuayb’ın (a.s.) kızlarının koyunlarını suladıktan sonra, bitkin bir vaziyette iken bir gölgeye, bir kenara çekilerek yapmış olduğu şu duanın nasıl içten ve samimi olduğu; insanın tüylerini diken diken etmesinden ve muazzam bir duygu seline sürüklemesinden anlaşılmaktadır: “Ya Rabbi! Üzerime indireceğin hayrın zerresine dahi muhtacım!” (Kasas, 28/24.) Bir Müslüman, Hz. Musa gibi başı dara düştüğünde hemen İnşirah suresini okur ve sadrı ferahlar. Ya da yine Hz. Musa’nın Firavun’a tebliğ için giderken okuduğu duayı okur: “Rabbim! Benim için sadrına inşirah/ferahlık ver. İşimi bana kolay eyle. Dilimdeki düğümü çöz ki sözlerimi iyi anlasınlar.” (Taha, 20/25-28.) Ya da “Onlar ki iman etmişlerdir ve onların kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olur. (huzur ve sükûna kavuşur) İyi bilin ki kalpler Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Rad, 13/28.) ayeti gereği derinden “Allah, Allah, Allah!” diyerek rahatlar.
Hz. Nuh’un şu duası da buram buram samimiyet kokmaktadır: “Onlardan önce de Nuh’un kavmi yalanlamıştı; kulumuzu yalanladılar da ona ‘bir mecnun!’ dediler; o engellendi! O da Rabbine dua etti: ‘Mağlûbum ben, bana yardım et!’” (Kamer, 54/9-10.)
Dünyada benzeri görülmemiş iki depremin memleketimizin bir bölgesini yıkıp âdeta yok ettiği felaket zamanlarında da şu duayı samimiyetle etmeye ne kadar da ihtiyacımız olduğunu fark ettik: “Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver.” (Bakara, 2/250.) Hani merhum Necip Fazıl Kısakürek de “Dua” şiirinde diyor ya:
Ağlayın su yükselsin
Belki kurtulur gemi
Anne seccaden gelsin
Bize dua et emi!
Yine hem bugünlerde hem de başımızı bir dert sardığında Eyüp Peygamber’in (a.s.) duasını dilimizden düşürmemeliyiz: “Hani o, Rabbine şöyle nida etmişti: ‘Benim başıma bu dert geldi; sen Erhame’r-râhimîn’sin!’” (Enbiya, 21/83.7 Dualarımızın başında ve sonunda salavat getirmeyi de ihmal etmeyelim.
Kur’an’da peygamberlerin, sadece sıkıntıdan kurtulmayla ilgili değil, güzel şeyler talep etmeyle ilgili duaları da vardır. Bu hususta en dikkat çekici dua herhâlde Hz. Süleyman’ın duası olsa gerektir: “Rabbim! Bana mağfiret et ve öyle bir mülk bağışla ki benden sonra hiç kimseye lâyık olmasın. Muhakkak ki sen Vehhâb’sın.” (Sad, 38/35.) Süleyman Peygamber’e (a.s.) verilen nimetler göz önüne alındığında bu duanın anlamı ortaya çıkmaktadır. Zira öyle bir saltanat, mülk, orduları, devleti, tacı, mührü, kuşların dilini bilmesi, cinlerin ve şeytanların emrine verilmesi, ilmi ledün sahibi veziri Asaf ve daha nice nimet ne bir peygambere ne de bir hükümdara nasip olmuştur.
Sözlerimizi Mevlâna Celaleddin Rumi’nin bir vaazında yapmış olduğu münacatıyla bitirelim: “Ey melik ve padişahımız! Sen bizim hırs ateşimizi rahmet suyunla söndür. Müştaklarının, senin hasretini çekenlerin canlarına vahdet şarabını tattır. Gönlümüzün özünü marifet nurlarıyla, vahdet sırlarıyla nurlandır. Uçsuz bucaksız rahmet ovanda açıp kurmuş olduğumuz umut ağlarımızı saadet kuşlarıyla, keramet avlarıyla şereflendir.
Ya ilahi! Bağrı yananların seher vakitlerinde çektikleri ahları, ata ve ihsan kulağıyla duyup kabul eyle. Senden ayrılığın ateşiyle yanıp tutuşan âşıkların bağırlarından çıkıp gök kubbeye ve ruhlar meclisine ulaşan dumanları, vuslat kokusuna bürü. Aşk saltanatının damına bekçiler gibi sopacıklarını vuran sözlerimize, söyleyip işittiklerimize, “Ecirlerini hesapsız olarak verir.” (Fatır, 35/30.) lütfuyla daima ihsanlarda bulun. Kâlimizi/sözümüzü hâlin özü kıl; hâlimizi de kâl mertebelerinden kurtar, iki dünyanın da kötülüğünden koru. Düşmanlarımızın, başımıza gelmesini istedikleri şeyleri bizden uzaklaştır. Dostlarımızın, hakkımızda diledikleri, umdukları şeylerden daha yüce kıl bizleri. Ey lütuf hazinesi sonsuz ve cömertlik denizinin ucu bucağı bulunmayan!” (Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, Mecâlis-i Seb’a, haz. Dilaver Gürer, İstanbul 2017, s. 34-35.)