MUHAMMED HAMİDULLAH
KİTAPLAR ARASINDA GEÇEN
BİR ÖMÜR

Enbiya YILDIRIM

Dünyalık hiçbir beklenti içine girmeden, tamamen fedakârlıkla geçen bir hayat yolu tutarak bu dine hizmet etmiş olanlar müminlerin gönül dünyalarına kurulmuşlardır. Her şeylerini bu yüce dinin yolunda feda etmişler, âdeta rahat yüzü görmemişlerdir. İnsan, bu âlimlerin veya diğer alanlarda hizmet etmiş olanların hayatlarını okuduğu zaman Allah Resulü’nün sonraki asırlarda yaşamış sahabilerinden biri ile karşı karşıya olduğunu hisseder. Bu aynı zamanda onu, dinimize sahip çıkanların varlığı nedeniyle şükretmeye sevk eder. İslam dünyasının çilekeş bilgini Muhammed Hamidullah da onlardan biriydi.

1908 yılında Hindistan Haydarabad’da doğdu. Temel bilgileri başmüftü olan babasından aldı. Çocukluğu, ailesinin muhafaza ettiği yazma eserler arasında geçti. Sonrasında dinî eğitimini Camia Nizamiyye’de tamamladı. Osmaniye Üniversitesinde de hukuk okudu. 1929’da Hanefi ulemanın eserlerini yayımlamak üzere oluşturulan kuruluşta yer aldı. Kitaplar arasında başlayan hayatı kitaplar arasında devam edecek gibiydi.

Asistanı olduğu Osmaniye Üniversitesi, hukuk alanında doktora yapması için onu Bonn’a gönderdi. Burada çalışırken San’a, Mekke, Medine, Beyrut, Şam ve Kahire kütüphanelerinde araştırmalarda bulundu. 1932 yılında İstanbul’a da gelip önde gelen bilginlerle görüştü. Doktorasına devam ederken bir yandan da Arapça ve Urduca dersler verdi. Islamic Culture dergisinin muhabirliğini yaptı. Doktorasını tamamladıktan sonra Sorbonne Üniversitesine sunacağı ilk dönem İslam diplomasisi hakkındaki diğer bir doktora teziyle ilgili olarak Avrupa ve Kuzey Afrika kütüphanelerindeki yazma eserler üzerinde çalıştı. Bu esnada Paris’teki meşhur müsteşriklerin derslerine katıldı. Tezini verdikten sonra ülkesine döndü. 1936-1946 yılları arasında üniversitesinde hukuk profesörü olarak dersler verdi.

1947 yılında özerk Haydarabad’ın bağımsız bir ülke olarak tanınması için yurt dışında faaliyetlerde bulununca burayı işgal eden Hindistan, ülkeye girişini yasakladı. O da İngiltere’ye gitmek istedi ancak Hindistan ile suçluların iadesi anlaşması olduğundan girişine müsaade edilmedi. O da Fransa’ya iltica etti ve 1996 yılına kadar Paris’te vatansız olarak yaşadı. Buradaki Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezinde araştırmacı olarak çalışmaya başladı. Bu görevi sırasında Paris Camii’nde cuma günleri dersler verip bir İslam kültür merkezinin kurulmasına katkıda bulundu. Uzun süre France-Islam dergisini yayımladı. Avrupa’daki pek çok ilmî faaliyete katıldı ve Hristiyan din görevlileri dâhil pek çok insanın Müslüman olmasına vesile oldu. 1978 yılında emekli olduktan sonra da araştırmalarını sürdürdü.

1952 yılından itibaren düzenli olarak ülkemize gelip yirmi üç yıl boyunca İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör olarak dersler verdi. Fuat Sezgin, Salih Tuğ onun buradaki asistanlarındandır. Bu süre zarfında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile Erzurum Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde de derslere girip pek çok konferans verdi.

Ülkemiz insanıyla arasında oluşan hususi bağ nedeniyle Paris’e okumaya giden Türk öğrencilere her zaman çok yakınlık gösterdi, zaman ayırdı. Nitekim Türklerle ilgili olarak şöyle demekteydi: “Pek aziz saydığım Türkiye’ye ve Türk milletine karşı pek az kimse tarafından bilinen özel bir hissiyatım vardır. Türklerin kitaba karşı duydukları büyük tutku ve zevk bende büyük bir tesir husule getirmiştir. İstanbul ise sahip olduğu kütüphane zenginlikleri ve ilmî muhitlerde tanıyabildiğim faziletli âlimlerin yüksek seviyeleri ile gönlümü son derece heyecanlandırmıştır. Bu kardeş ülke benim ikinci ilim yurdum olmuştur.”

Rahatsızlığının ilerlemesi üzerine Florida’daki yeğenlerinin yanına giden Hamidullah Hoca, 2002 yılında burada vefat etti. Cenaze namazını Yusuf Ziya Kavakçı kıldırdı. Türkçe dâhil on dil bilmekteydi.

Kişiliği

Hamidullah Hoca, kendisini tanıyan tüm öğrencilerinin ve dostlarının ittifakıyla dindar, mütevazı, nazik, dünyalığa hiç önem vermeyen bir insan olarak tanıtılır. Yazdığı eserlerden telif ücreti almaması bununla ilgilidir. Nitekim Hz. Peygamber’in hayatına dair çalışmaları nedeniyle Pakistan devletinin kendisine takdim ettiği en yüksek ödülü kabul etmiş ama maddi meblağı İslamabad’daki İslam Araştırmaları Enstitüsüne bağışlamıştır. Keza Kral Faysal para ödülünü de almamıştır. Hiç evlenmemiştir.

Paris’te dünya nimetlerinden tamamen uzak, zahidane ve münzevi bir hayat sürmüş olması onu özetlemektedir. Burada, bir apartmanın çatı katında, tek oda denebilecek mütevazı bir dairede, sadece ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar malzemeyle, kendi hayatıyla ve gündelik ihtiyaçlarıyla ilgili hiç kimsenin yardımını kabul etmeden sürdürülen bir hayattan söz ediyoruz. Merhum Ali Osman Koçkuzu onu şöyle anlatır: “İlk önce yüzü, gözleri, sakalı, bıyığı, tatlı beti benzi, nahif vücudu ve yüksek Müslüman ahlakı bizi mest etti. O kadar alçak gönüllü idi ki! Bizim gibi öğrenci olan Hayreddin Karaman ağabeyle odasına birkaç defa girdiğimizi hatırlarım. Siyah deri koltukları bize veriyor, kendileri ahşap taburede oturuyorlardı. Bu duruma biz yerlere geçerek katlanıyorduk. Israrımız da para etmemekteydi. İlmi, ahlakı, insanlığı, sade giyim kuşamı… Hülasa, tespit ve zaptından aciz kalacağımız her hâli bizde etkili idi. Beyazıt Camii’nde namaz kılışını dakikalarca seyrettiğimi hatırlarım.”

İstediği Müslümanlık

Hayatın İslam’a göre tanzimi ve Müslümanın nasıl olması gerektiği hususunda şöyle demektedir: “Kelime-i tevhid sadece bir tek Allah’a ve O’nun Resulü’ne inancın kelimeyle ifadesinden ibaret değildir. Allah, hakiki varlığını bir de gönderdiği emirlerde gösterir. Allah’a iman eden, bu hususta bir irade izhar eden kimse artık tam manasıyla Allah’ın emirlerini birbirinden tefrik etmeksizin, bir kısmını kabul diğer bir kısmını kabul etmemek gibi bir duruma kendini kaptırmaksızın O’na ve elçisinin vazettiği kaidelere tabi olacak demektir. İslam, bizden ne tamamen ruhanileşerek melek olmamızı istemekte ne de tamamen maddileşerek şeytanlaşmamızı. Çünkü bu ikisinden yeteri kadarını Allah zaten yaratmıştır.”

İhsan Süreyya Sırma, bu çerçevede ondan şu hatırasını aktarır: “Bir gün Hamidullah Hoca ile Paris Camii’nde avluda, namaz vaktini bekliyorduk. Namaz için gelen Müslümanlar avluda öbek öbek bekleşiyorlar, birbirleriyle konuşuyorlardı. Uzaktan onları izlerken kulağıma eğildi ve şöyle dedi: Tüm bunlar, her zaman böyle öbek öbek olur ve birbirlerini çekiştirirler. Şu kulağına küpe olsun ki kalbinde imanı olan günahkâr bir inanan, hiç imanı olmayan inkârcıdan sana çok daha yakındır. Zaman bütünleşme, yakınlaşma zamanıdır. Birbirini çekiştirmenin anlamı nedir?”

Öne çıkan kitapları

İbn İshak’ın Siyer’inin bir kısmını neşretmek de dâhil kırk civarında eser, yedi yüz kadar makale kaleme alan ve kendisine “yirminci yüzyılın Taberisi”, “kütüphane köstebeği” lakapları takılmış olan Hamidullah’ın tüm çalışmaları, İslami ilimler alanındaki herkesin referans kaynağı olmuştur. Çünkü asli kaynaklara inme yönündeki müthiş gayreti yanında bilgiyi günümüz insanı için yorumlaması, keza üslubunun akıcılığı onun çalışmalarını farklılaştırmaktadır. Bunlardan birkaçı şunlardır:

Kur’an çevirisi: Bu meal, bir Müslüman âlim tarafından yapılan ilk Fransızca tercümedir. Baş tarafında Kur’an tarihi yer almakta ve içinde açıklamalar bulunmaktadır.

Mecmuatu’l-Vesaiki’s-Siyasiyye: Bu eserde, Resulüllah ve Hulefa-i Raşidin dönemlerine ait idari-siyasi belgeleri neşretmiştir. Alanındaki ilk çalışma olup o dönemlerdeki devlet yapılanmasını anlamamız, Peygamberimizi ve sahabilerini daha iyi tanımamız açısından büyük hizmet görmüştür.

İslam Peygamberi: Resulüllah’ın (s.a.s.) hayatını temel kaynaklara dayandırıp uydurma rivayetlerden arındırarak yazdığı bu çalışma, son elçinin tanınmasına ve sevilmesine büyük katkı sunmuştur. Hz. Peygamber’in başarı yolundaki alın terini idrak etmek açısından bu eser çok önemlidir.

İslam’a Giriş: İslamiyeti Batılılara ve muhacir Müslümanlara öğretme gayretinde olan Hamidullah, İslam hakkında muhtasar sağlıklı bilgi vermeyi hedefleyen bu çalışmasıyla son dinin tebliğinde önemli paya sahip olmuştur. Pek çok dile tercüme edilmiş, dünyanın her yanına ulaşmıştır.

Yöntemi

Meseleleri ele alırken ilk kaynaklara müracaat etmeyi çok önemseyen Hamidullah, özellikle İslam tarihiyle ilgili bilgileri aktarırken kaynak bilgisiyle yetinmemiş bir de olayların geçtiği yerlere bizzat giderek incelemiştir. Bundan sonra da tarihî bilgiyle vakıayı yan yana getirerek olayları yorumlamıştır. Bunun yanında tarihî olayların arka planlarını irdelemiş ve sonuçları üzerinde durmuştur. Böylece tarihi, ibret alınacak bir kıvama getirmiştir. Bunun yanında, Goldziher gibi Batılı araştırmacıların başta Kur’an ve hadis olmak üzere Müslümanların kaynaklarına yönelik eleştirilerine bilimsel cevaplar sunması yönüyle de büyük görev üstlenmiştir. Bu bağlamda Hemmâm b. Munebbih’in hadis sahifesini neşretmesi büyük hizmet olmuştur. Böylece sahabe döneminden itibaren hadislerin ciddi sayıda insan tarafından kayıt altına alındığını ortaya koymuş, Batılıların, “Hadis rivayeti ikinci asra kadar sadece sözlü aktarıma dayanmaktadır.” tezini çürütmüştür. Keza onun fıkıh alanında İslam hukukunu Roma ve diğer hukuk sistemleriyle karşılaştırması da çok önemlidir. Böylece, İslam hukukunun dinamikliğini ve insan ihtiyacını karşılamadaki mükemmelliğini ortaya koymuştur.

Hadise ve sünnete bakışı

Çok sevdiği Hz. Peygamber’e bakışını şöyle özetlemektedir: “Tarihte, hayatları taklit ve takip edilmeye değer iyi bir örnek teşkil eden çok sayıda hükümdar, âlim, veli ve diğer birçok büyük şahsiyetler görülmektedir. Vefatının üzerinden on dört asır kadar bir zaman geçmiş ve bu arada ilim inanılmaz gelişmeler kaydetmiş, hayatımızın şart ve durumları, anlayışları bile derin değişikliklere uğramış olduğu günümüzde, acaba niçin Muhammed’in (s.a.s.) hayatını tetkik ediyoruz? Bir Müslüman için bu sualin cevabı basittir. Hayatta, o rehberin gösterdiği yol takip edilmezse Müslüman olunamaz. Öğrettiği şeylere gelince o, insan hayatının bütün görünüşleriyle ilgilenmiştir: İnanışlar, ruhi manevi alan, ahlak, iktisat, siyaset, hülasa ister ferdî veya toplumsal isterse ruhi veya dünyevi olsun, her alanda kaideler getirmiştir. Bütün bunların da ötesinde, ayrıca kendi şahsında en güzel örneği de bize bırakmıştır.” Böyle diyen Hamidullah’a göre, Kur’an gibi sünnet de Müslümanlar için bağlayıcıdır ve bu açıdan ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, Nebi’sine ayetleri inzal ettiği gibi bu türden olmayan (gayr-i metluv) vahiyleri de indirebilir ve indirmiştir. Hadisler Kur’an’ın beyanı, açıklaması ve bilgileri tamamlama kabilinden pek çok şey sunduğu gibi Kur’an’ın sükût ettiği durumlarda yeni hükümler de getirmiştir.

Kitaplar terazide

Ele aldığı her meseleyi, akılcı yönü ağır basar tarzda dünya ölçeğinde ve bütün insanları düşünerek inceleyen Hamidullah, her hâlükârda tebliğ boyutunu öne çıkarmaktaydı. Bu nedenle zaman zaman büyük kitleler tarafından benimsenmiş kabullerin dışına çıktığı, yeni yorumlar getirdiği olabilmekteydi. Söz konusu yaklaşımları eleştiriye her zaman açık olmakla birlikte ne yapmaya çalıştığını anlamaya gayret etmek, hakkını takdir etmek açısından zorunludur. Yoksa hayatını İslam’a vakfetmiş bir büyük bilginin ortaya koyduğu devasa emek zayi edilebilir.