MUALLALAR VE VİLDANLAR
Naime ERKOVAN
Genç kadın pencerenin önünde kitap okuyordu. Eli çenesinde kıpırdamadan oturuyordu büyük sandalyesinde. Geniş eteklerinin üzerine yaydığı kitap, onu türlü hayallerin ve umutların içinden geçirirken dışarıda kar yağıyordu. Okuduğu kelimeler arttıkça gözlerinde eşsiz bir sevginin alevi büyüyordu. Başını kaldırıp pencereden baktığında bir şöminenin olgun ateşi belirdi gözlerinde.
Genç kadın deniz kenarındaki bir bankta kitap okuyordu. Elleri, rüzgâr sayfalarını karıştırmasın diye kitabının kenarlarına kenetliydi. Geniş bir fiyonkla çenesinin altında düğümlediği şapkası, dalgaların coşmasıyla kanatlanmaya hazırdı. Bir kurtulsaydı o düğümden… Genç kadının okuduğu kelimeler arttıkça gözlerinde aşkın alevi büyüyordu. Başını kaldırıp denize baktığında fırtınanın ortasında parlayan bir deniz fenerinin sıcak ışığı belirdi gözlerinde.
Genç kadın yatakta kitap okuyordu.
Genç kadın bir ağacın altında kitap okuyordu.
Genç kadın hep okuyordu…
Romanın bir tür olarak ortaya çıkmasıyla birlikte kitap okuyan genç kadın resimleri çoğaldıkça çoğaldı. Belki de tarihin en masum reklam çalışması bu resimlerdi. Çünkü romanın hedef kitlesi o gün de sonraki yüzyıllarda da genç kadınlar olacaktı.
Avrupa’da yayımlanan ilk romanlara bakıldığında kitap başlıklarının kadın isimlerinden oluşması tesadüf olmasa gerek. Pamela, Jessica gibi başlıklara sahip bu romanlar son derece hacimliydi. Amaç, bir sır değildi. Kadınları ve genç kızları can sıkıntısından alıkoyacak ve onları oyalayacaktı romanlar. Ancak bu masum amacı gerçekleştirirken uzun vadede zihinleri de dönüştürdüğünü anlamak, biraz zaman alacaktı.
İlk romanların belli şablonları vardı. Her şeyden önce eşsiz bir aşk vadetmesi gerekiyordu. Büyük bir heyecan ve sürükleyicilik unsuru da unutulmamalıydı. Bu özelliklere bakıp da gerçek manada bir edebî eserin ortaya çıkmayacağı aşikârdır. Alabildiğine hacimli olan bu kitaplar, okuma yazma oranının da artmaya başladığı zamanlara denk gelir. Yüzyıllar boyu okuryazar sayısı son derece düşükken o rakamların içerisinde kadınların yer alması imkânsızdı. Batı’nın toplumsal ve kültürel anlamda değişimiyle birlikte roman türü de önemli bir araç hâline geldi.
Zaman içerisinde tür gelişti ve büyük yazarlar ona karşı duyarsız kalmadı. Böylece edebî nitelikli romanlar da okurlarla buluştu. Bunlardan en meşhurları olan Gustave Flaubert’in Madame Bovary ve Tolstoy’un Anna Karanina romanlarının hedef kitlesi yine kadınlardı. Bir kadının adını taşıyan eserler nitelik olarak yükselirken romanın şöhreti hem arttı hem de tür, geniş sahalara yayıldı.
Batı edebiyatında sıkça karşımıza çıkan bir mevzu da romanla birlikte perçinlenmiş oldu: Kitap okumak insanı zehirler. En meşhur ve en eski örneği elbette Don Kişot oldu. Okuduğu şövalye romanslarıyla aklı bir hayli karışan Don Kişot’un başına gelenler herkesin malumu. Yüzyıllar içerisinde bu görüş hep varlığını korudu. Öyle ki Emma Bovary, çokça roman okuyup o eserler yüzünden tutkulu bir aşkı beklemeye başlayınca hayatı altüst oldu. Çünkü sadece beklemekle kalmadı, onun arayışına girişti. Kitapların insanları kötü etkilediği görüşünü birçok eserde görürüz. Hatta Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 isimli distopik eserinde bile konu ele alınır.
Roman, kadınlara hitap ederken onları şekillendirmeye de başladı elbette. Toplumsal anlamda kadınların sahaya çıkmasında türün, bu reform niteliğindeki etkilerinin payı yadsınamaz. Kadın yazarların artmasıyla edebiyat yeni bir soluk yakalarken ele alınan konular da o çerçevede oluştu. Yok sayılan bir insan grubu, artık görünmez kalmayacaktı.
Türk edebiyatında da tabii ki yankıları olacaktı bütün bu gelişmelerin. Batılılaşma süreciyle türün edebiyatımıza bir eğitici gibi girdiğini görüyoruz. Hedef kitlesi bizde de genç kızlar olunca dönüştürücü bir vazife yüklendi romanlara. Batılı tarzda aşk maceraları genç kızların hayallerini süslerken Beyoğlu semti, o hayallerin gerçekleşme kapısı olarak gösterildi. Ahlaki bozulmanın bu gelişmelerle ve türle birlikte hızlandığını unutmamak gerekir.
Kadın okuyucularıyla olduğu kadar romanlarındaki kadın karakterlerinin psikolojik tahlilleriyle ön plana çıkan Peyami Safa, onların ruhunu belki de en iyi incelemiş ve eserlerine taşımış yazarımızdır. İnce ruh dalgalanmalarını dahi yakalayabilen Safa’nın bu anlamda incelenmeye değer eseri şüphesiz Bir Tereddüdün Romanı’dır. 1933 yılında yayımlanan eser, adından da anlaşılacağı üzere dönemin insanında asri bir hastalık gibi ortaya çıkan tereddüt kavramını Muharrir-Mualla-Vildan üçlüsü etrafında inceler.
Tereddüdün dönem insanı üzerindeki yıkıcı etkisiyle birlikte iki ayrı kadın tipi de oluşturmayı başarır Peyami Safa. Mualla, Muharrir’in “klasik” diye nitelendirdiği bir ailenin kızıyken Vildan, psikolojik zaafların birçok semptomundan oluşan enteresan ve son derece canlı bir karakterdir.
Özellikle sinemada yansımaları görünen femme fragile ve femme fatale tiplerinin edebiyattaki örnekleridir Mualla ve Vildan. Biri kırılgan, hassas kadının resmiyken diğeri, baştan çıkaran ve şeytani kadının resmidir. “Klasik terbiye almış bir kız” olan Mualla, çağın Batılılaşan ailelerinin bir ferdini temsil ediyor. Muharrir’in sözleriyle aktaracak olursak: “Bana derhal tevekkül ve inat hissi verdi. Yalnız müdafaa halinde ve pasif bir mücadeleyi sevdiğini zannettim. Bu seciyesiyle Gandi’yi hatırlatmıştı.”
Peyami Safa da dönemin getirdiği yeni rüzgârın etkisiyle farklı bir insan ve özellikle de genç kız modeli tasarlar. Eskiyi tamamen reddetmek ve yeniyi her şeyiyle kabul etmek yerine, ikisinin sentezinden oluşan bir kadının hayalini kurar. Şu tasviriyle Mualla tam da bu resmin temsilcisidir:
“Nahif ve titrek vücudunun umumi karakteriyle ince sesi arasındaki tabiî ahenk, mizacının sert ve vahşi taraflarını o kadar örtüyordu ki, artık yavaş yavaş kaybolmaya başlayan klasik ve ruhani genç kız tipinin basübadelmevte uğramış yeni bir hayalini canlandırıyordu. (…) Bu hayal asrileşmiş kadınlara ait erkekçe sertliklerinden ve kabalıklarından gittikçe sıyrılıyor ve maziye doğru hızla koşarak on sekizinci asır Avrupa’sının genç kız tiplerinden birine tetabuk ediyordu.”
Mualla da kendini tarif ederken iki dünyanın sentezinden ziyade, kadın modellerinin karışımından bir tablo çizer: “Ben hem müfrit hem mutedil olmak isterim, azami bir nizamsızlıkta azami bir nizam ararım, hiç kimse benim kadar derbeder ve muntazam olmamalıdır, hayatımda bunu az çok tatbik ettim, iki zıt kutupta aynı zamanda seyahat çok güç, fakat imkânsız değil.” Bu sözleriyle de Safa’nın tereddüt kavramının hakkını verir.
Her şey belli bir sükûnet içinde ilerlerken Vildan çıkagelir. Gelişi bir fırtına gücündedir. Temas ettiği herkesi, özellikle de Muharrir’i sarsması bu yüzdendir. Oluşturduğu yıkıcı havayı şu sözlerle dile getirir:
“Onu gördüğüm ilk on dakika içinde, o ana kadar tanıdığım kadınların en gayritabisi karşısında bulunduğumu anladım: bütün vücudu ve elleri, daimî hareket halinde bulunan, fevkalade sinirli bir kadın; insana verdiği tesir her an değişiyor. Kısa müddetler içinde güzellikten çirkinliğe ve en kaba insiyakların hoyratlığından en ruhi süzgünlüklere ve safiyetlere giden merdivenin basamaklarından hızla inip çıkıyordu.”
Dönem için yeni değildir belki Vildan ama edebiyata bu denli müthiş bir psikolojik tahlille yansıması yenidir. Fakat Peyami Safa’nın Muharrir’e söylettiği şu sözlerle, toplum içerisinde böylesi kadın tiplerine sıkça rastlandığı inancı kuvvetlendirilir. “Ben senin gibi insanlar tanımadım değil. Hatta kadınlardan daha çok. Bunlar bizim memlekette âdeta bir sınıf teşkil ederler. Hem de hepsi asil dediğimiz ailelere mensupturlar.”
Mualla ağırlıklı olarak aklı temsil ederken Vildan saf duygudur. Onun tavır ve davranışlarını şekillendiren yalnızca kalbidir. Hiçbir toplumsal normu önemsemeden kendisini duyguların akışına bırakmaktan çekinmediği gibi soylu -ama tamamen Batılı kahramanlık tablolarında görülen tarzda- bir intiharla dünyadan ayrılmayı hayal eder. Vildan öylesine canlı bir karakterdir ki Mualla onun gelişinden sonra gölgede kalır, hatta neredeyse hepten kaybolur.
Peyami Safa iki ayrı kadın modeli çizerken duyguyu ve toplumsal sorumluluğu birbirinden ayırır. Mualla gibi kızlarla evlenilip yaşantılara çekidüzen verilir mesajını sezdirse de Vildan gibilerinin de hayatta yer almaları gerektiğini arzular. Bu iki özelliğe sahip tek bir kadın tipi tasarlamak yerine, iki ayrı kadın oluşturması keskin sınırlar çizer ihtimaller arasına. Zaten yazarın da bu konuda kafası karışıktır. Nitekim Muharrir’e söylettiği şu cümleler bunun açık delilidir:
“İnsanları şu iki türlüye ayrılmış görüyordum: Bir kısmı hiç değişmeyen ihtiyatları, yaşama usulleri, muayyen ve hükümleri ve hakikatleri, içtimai bir sınıf içinde muayyen dereceleri olanlar. Amele olsun, müstehlik olsun, bunlar birer manevi burjuvadırlar. (…) Fakat başka bir kısım insan daha var: bunlar daha canlı, daha hızlı, daha belli bir değişme içinde her zaman keşmekeşlerini tazeliyorlar; her sınıfın muhitine dalıp çıkıyorlar ve kolaylıkla intibak ettikleri kadar, kolaylıkla da isyan ediyorlar. Bunlar, romanlarındaki birçok insanlar gibi sınıfsızdırlar. Teessüs etmemekte, cemaat ve müstehase olmamakta ilahi ve şeytani bir ısrarları var. Korkunç bir tarzda mücadele ediyorlar. Bütün sanatkârlar ve Vildan’lar. Kendimi onların içinde buluyorum, onlardan nefret ediyorum, kaçmak istiyorum ve onları seviyorum.”