MODERN BİREYİN YARASI: KENDİNE YABANCI, TOPLUMA AŞİNA
Modern çağ, bilim, teknoloji, kapitalizm ve kitle iletişim araçlarıyla insanların tüm alışkanlıklarını değiştirmiştir. Bilim ve teknolojideki gelişmeler sanayileşmeyi hızlandırmış; sanayileşme ise kentleşmeyi ortaya çıkartmıştır. Modern bireyin habitatı ise bu alanlarda belirginleşmiştir. Yaşam biçimi tamamen değişen insan, geleneksel değerlerden de uzaklaşmaya başlamış ve modern çağın sunduğu tercihlerle bir yaşam inşa etmiştir. Modern çağın pozitivist ve materyalist bakış açısı, bireyin maddeye olan rağbetini de artırmıştır. İnsandan çok maddeye değer vermek ise insanın madde karşısında düşüşü olarak değerlendirilen yabancılaşmaya neden olmuştur.
Yabancılaşma, tek tanrı inancının bırakılıp putlara tapma olarak kişinin özünden uzaklaşması ile kişinin kendisine yabancılaşması olarak ifade edilmektedir. İnsan, kendi yarattığı nesnelere taparak onları yüceltmekte, kendi varlığından ise uzaklaşmaktadır. (Fromm, E. [2004] Marx’ın İnsan Anlayışı. Çev. K.H. Ökten. İstanbul: Arıtan Yayınevi.) Felsefede ilk kez Plotinus yabancılaşmadan bahsetmiştir. Kişinin kendisine yabancılaşması, ruhunu maddeye yöneltmesi nedeniyle Tanrı’dan uzaklaşması sonucu ortaya çıkmaktadır. Nesnelere verilen değerin ruha verilen değerden daha fazla olması bireyleri kendilerine yabancılaştırmaktadır. Buna göre kişi, yaratıcısından ve doğal olarak özünden uzaklaşması ile kendisine yabancılaşmaktadır. Hegel’in ifadesiyle kişi özünden uzaklaşarak madde ile kendisini ifade etmeye başlamaktadır. (Tolan, B. (1981). Çağdaş Toplumun Bunalımı Anomi ve Yabancılaşma (Ankara: İTİA. Yayınları.) Durkheim ise yabancılaşma kavramını toplumsal açıdan ele almıştır. Toplumsal kuralların işlevsizleşmesi ve birey ile toplumsal kurallar arasında çatışma meydana gelmesi sonucu toplumsal düzen ve değerler kaybolmaktadır. Bu durum post-endüstriyel bir fenomen olan anomi kavramını ortaya çıkartmıştır. (Sarfraz, H. [1997] Alienatıon: A Theoretical Overview. Pakistan Juornal of Psychological Research 12 (1-2), 45-60.)
Fromm, bireyin kendisine yabancılaşmasını kendi elleriyle yaptığı nesneleri yüceltmek sonucu olduğunu belirtmiştir. Hatta eşyalar gerçek işlevlerinin dışında insanın sınıfsal konumunu belirleyecek duruma gelmiştir. Fromm’a göre insan âdeta nesne gibi davranan araçlara; nesneler ise insanlar gibi davranan amaçlara dönüşmüştür. Yaşamın amacı nesnelerin üretimi ve tüketimine odaklanmış durumdadır. Tüketim insanı şeklinde yeni bir form oluşmuştur. Sevgiden ve yaratıcılıktan uzaklaşan bireylerin hayatları otomatikleşmiş, sonuç olarak benliğine ve hayata yabancılaşmış bireyler ortaya çıkmıştır. (Fromm, E. [2004], Barışın Tekniği ve Stratejisi. Çev: F. Emir, K. H. Ökten, Arıtan Yayınları.) Modern tüketim anlayışı doğal yaşama da yansımış, insanoğlu doğayı dengesiz bir biçimde kullanmaya yönelmiştir. İnsanlar hem doğadan uzaklaşmış hem de doğayı kirleterek kendi varlığını tehdit etme noktasına gelmiştir. (Kılıç, S. [2006] Modern Topluma Ekolojik Bir Yaklaşım. Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (12) 2, 108-127.)
Yabancılaşma inanç ve değerlerin kaybıyla birlikte psikolojik açıdan da insanları etkilemektedir. Bireylerin hayatında anlamsızlık, amaçsızlık, karamsarlık, umutsuzluk ve kişilik kayıpları görülebilmektedir. Bu durum yabancılaşmanın, insanın özüne düşman hâline geldiğini göstermektedir. (Tolan, B. [1981] Çağdaş Toplumun Bunalımı Anomi ve Yabancılaşma. Ankara: İTİA. Yayınları.) İnsan özü ve değeri materyalist dünyada değersizleşmekte; insanın kutsalları ile modern çağın kutsalları âdeta yer değiştirmektedir.
Yabancılaşma sadece kişisel olmamakta; toplumsal bazda da yabancılaşmalar ortaya çıkmaktadır. Toplumsal düzenden, ahlaki kurallardan uzaklaşma, yozlaşma, toplumsal aidiyetin azalması, bireysel açıdan hayata yönelik motivasyonda azalma artık daha çok yabancılaşmalar olduğunu bize göstermektedir. (Erkal, M. [2000] Sosyoloji. İstanbul: Der Yayınları.) Özellikle artan kitle iletişim araçları çocukluk çağından itibaren insanın düşünce ve duygularını şekillendirmektedir.
Kendisine yabancılaşan insan, maddeye çok fazla değer atfetmesi sonucu kendisini değersizleştirmektedir. Bu nedenle insanlığın ürettiği ortak değerler de artık bu modern insan için gereksiz görülmektedir. Maddeye değer vermek hayatın anlamını da silikleştirmektedir. Bu nedenle tüketime odaklı yaşayan modern çağ insanı anlamsızlık ve yalnızlık duyguları içerisinde kendisine verilen zamanı da tüketmektedir. Artık kısıtlı zamanın da etkisiyle insanların okumaktan çok film izlediği bir dönemde kitle iletişim araçları düşünceleri şekillendirmede en önemli unsur hâline gelmiştir.
Kitle iletişim araçlarının insanlar açısından birçok faydası olmaktadır. Ancak insanların kötüye kullanması sonucu bu araçların, ahlaki yozlaşma ve kültürel yabancılaşma gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Tüketime yönelik hazırlanan filmler, reklamlar insanları etkilemektedir. (Utma, S. [2020] İletişim Çağında Medya ve Kültür Etkileşimi: “Medyatikleşen Kültürler” Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi. 7 (3), 39-52.) Kitle iletişim araçlarından olan sosyal medya ise insan bedeni de dâhil olmak üzere mahrem olarak addedilen her şeyin sergilendiği bir gösteriş ve tüketim alanına dönüşmüştür. Bu durum ise maddeye olan önemi daha da pekiştirmiştir. (İlhan, T. T. (2018). Sosyal Medya Kullanımında Gösteriş Tüketimi Eğiliminin X, Y ve Z Kuşakları Açısından Değerlendirilmesi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi SBE. Yüksek Lisans Tezi.) Medya ve iletişim araçları, bedenin nesneleşmesine ve parça parça tüketilmesine yol açmaktadır. Ölüm, tüketim toplumunun sürekliliğine engel oluşturduğu için bedenler yaşlanmamalı ve hep genç görünmelidir. Bu nedenle ölümü hatırlatması açısından bir problem olan yaşlanmayı önleyici her türlü cerrahi müdahale önemli hâle gelmiştir. Bu durum bedenlerin harcanabilecek bir metaya dönüşmesine neden olmuştur. (Ayparçası, F. (2015). Modernizmin Beden Tüketimine Etkisi: Estetik Cerrahi Operasyonlar Örneği. Sakarya Üniversitesi SBE. Yüksek Lisans Tezi. Adapazarı.) Ayrıca tüketimi aktifleştirmek için insanlara ideal bir beden algısı sunulmaktadır. Bu saptırılmış beden algısı ile ideal bedene ulaşmak isteyen bireyler kendilerini psikolojik açıdan özgüvensiz ve yetersiz hissedebilmektedir. (Nadasbaş, S.E. (2019). İdeal Bedene Ulaşma İllüzyonu: Saptırılmış Beden Uygulaması ve Türkiye Hazır Giyim Sektöründe Kullanımı. ASEAD. 6 (6), 10-21.)
İnsana ideal olarak sunulan kültürler, bireyin kendi toplumuna, kültürüne, inanç ve değerlerine yabancılaşmasına neden olmaktadır. Toplumun değerlerinden uzaklaşan kişi, kimlik bunalımına sürüklenebilmektedir. (Sezen, Y. [2002] Çağdaşlaşma- Yabancılaşma ve Kimlik. İstanbul: Rağbet Yayınları.) Çocukluktan itibaren bireye sunulan ideal insan tipi ve onu elde etme arzusu insanları daha da mutsuzlaştırmaktadır. Sürekli yarış hâlinde olan, kendi mutsuzluğundan sorumlu olan, mutluluğu başkalarının biçtiği değerle ve başkalarında var olanla ölçen yorgun bireyler ortaya çıkmaktadır. (Baynal, F. [2020] Mutluluk Kavramının Felsefi, Psikolojik ve Dini Açıdan İncelenmesi. Darulfunun İlahiyat, 31 (2), 247-274.)
Toplumsal değişim, kaçınılmaz olmakla birlikte problemlere yönelik çözümler bulunması elzem görülmektedir. Yabancılaşmayla ilgili amaçsızca yapılan tüketim, lüks, konfor arayışı olarak bir çerçeve sunan İbn Haldun’a göre yabancılaşmadan, kişinin hırs ve açgözlülüğünü kontrol altına almasıyla; kısaca ahlaklı olmakla kaçınabilecektir. (Özdemir, M. [2021] Yabancılaşma ve İbn Haldun’un İlgili Tespitleri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Bakış. BEUİFD, 8 (2): 539-558.)
Kendisine yabancılaşmış insan, inanç, değerler ve kurallardan uzak anlamsız bir hayat yaşamaktadır. Bu durum bireyde güçsüzlük, anlamsızlık, yalıtılmışlık, normsuzluk ve kendine yabancılaşma gibi olumsuz durumlar ortaya çıkartmıştır. (Seeman, M. [1959] “On Meaning of Alienation,” American Sociological Review, 24: 783-791.) Frankl da günümüz insanının hayata dair amaçsızlık ve anlamsızlık yaşadığını ifade etmiştir. Frankl’a göre Amerikan kültüründen gelen ve belirli şeyleri elde ettikten sonra ulaşılabilen zorunlu mutluluk anlayışı insanları daha da mutsuz edebilmektedir. Ona göre mutluluk, aranan bir şey değildir. Modern hayatta çizilen mutluluk tablosu kişisel özden uzak, tüketime yönelik bir tablodur. Bireyler zamanlarını bu tabloya ulaşabilmek için harcamaktadırlar. Ancak idealize edilen şeylere ulaşıldığında yüklenilen anlam da anlamsızlaşmaya başlamaktadır. Kişi tabloya ulaşamadığında ise kendisini suçlayacak ve daha da mutsuz olacaktır. (Frankl, V (1999). İnsanın Anlam Arayışı. İstanbul: Öteki Yayınları.) Modern insan hırslarının peşinden koştukça mutluluk daha da uzaklaşmaktadır. Bu nedenle insanlar çocukluklarında hissettikleri mutluluğu büyüdüklerinde daha az hissedebilmektedirler. (Sadhguru [2006] İnner Management, İsha Foundation.)
Aslında haz arayışı, servet sahibi olma arzusu modern zamanlardan önce de insanlarda vardı. Bunun nedeni ise benmerkezci bilincin ihtiyaç meselesi olarak insanın varoluşuyla birlikte olmasından kaynaklıdır. Mistik geleneklerin öncelediği gibi benmerkezci bilinçten öteki merkezci bilince geçmek; kişinin iyilik yapmak, başkalarına hizmet etmek gibi değerleri öncelemesiyle sağlanacaktır. (Deikman, A.J. Mistisizm: Bir İşlevsel Yaklaşım. Çev. M. Atalay. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 18, Yıl: 2008.) Post modern çağda bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen psikolojik rahatsızlıkların artıyor olması psikologların farklı yöntemler geliştirmelerine neden olmuştur. İnsanın kendisine yönelmesi ile ilgili yeni kuramlar ve ekoller ortaya çıkmıştır. Hümanist psikolojiden son yıllarda popüler olan pozitif psikolojiye kadar artık insanın daha çok kendini gerçekleştirmesi ile alakalı yönüne vurgu yapılmaya başlanmıştır.
Bu ekoller de dâhil olmak üzere günümüzde insanın sürekli bir şeyleri elde etmesinden çok değerlere; insanın daha yardımsever, affedici olması gibi içsel yönüne vurgu yapılmaktadır. (Sayar, K. [2014] Ruh Hali Bireysel Mutluluk Sosyal Mutluluk. İstanbul: Timaş Yayınları.) Maslow, en altında fizyolojik ihtiyaçların olduğu hiyerarşisinin en tepesinde bireyin kendisini gerçekleştirmesinden bahsetmiştir. Kendini gerçekleştiren bireyin özellikleri ise sağlıklı ilişkiler kurabilen, adaletli olan, yardımsever ve uyumlu olan kısacası değerlere sahip olan bireylerdir. Kişi kendi varlığına yakınlaştıkça ben merkezli algıdan ve dolayısıyla bencillikten uzaklaşacak ve dünyadaki değerlerin daha fazla farkına varacaktır. (Abraham, M. [2021] İnsan Olmanın Psikolojisi. Çev. O. Gündüz. İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık.) Frankl, kişinin kendisini gerçekleştirmesi ve aşması yönünde seçilen anlamların, insan hayatına etki edebileceğinden bahsetmektedir. İnsanın, hayatını anlamlı kılmasının madde ile değil anlamlı ilişkiler kurmasıyla, dünyaya faydalı eserler bırakmasıyla veya acıya karşı direnç göstermesiyle sağlayabileceğini belirtmiştir. Bu şekilde anlam arayan insan, içsel yolculuğunda mutluluğu da hissedebilecektir. (Frankl, V. [1999] İnsanın Anlam Arayışı. İstanbul: Öteki Yayınları.) Tasavvufi ve mistik öğretilerde de kişinin kendisine yönelmesi amaçlanmaktadır. Bu şekilde kişi özüne yönelerek sonsuz olan varlık ile birleşebilecektir. (Gürsu, O. [1999] Günümüzde Tasavvuf Yoluyla İslam’a Yönelişin Sosyo-psikolojik Analizi. Uludağ Üniversitesi SBE. Yüksek Lisans Tezi. Bursa.)
Sonuç olarak insan, özüne aykırı kurmuş olduğu yapay bir ortamda kendisinden uzaklaşmakta ve mutlulukla eş tutulan tüketim algısına kendisini adamaktadır. Bu durum mutluluk sanrılarına yol açmakla birlikte kısa süre içerisinde ayrışma, yabancılaşma ve toplumsal yozlaşmaya neden olabilmektedir. Bireyin tüketim odaklı olmaktan çıkıp ihtiyaç odaklı bir yaşam alanı oluşturması; doğaya, insan doğasına ve değerlerine yönelik yaşam biçiminin benimsenmesi özüne yönelmesini sağlayabilir.