Özlem GÖKTAŞ
Teknolojik gelişmeler ve internetin yaygınlık kazanmasıyla telefon, tablet, uzaktan eğitim, çevrim içi görüşmeler hayatımızda daha çok yer aldı. Sosyal medya ortamında iletişim öne çıktı. Uzaklar yakın oldu. Whatsapp grupları, canlı bağlantılar, video konferans ile buluşmalar, Zoom toplantıları yapıldı. Bayramlarda uzak şehirlerdeki büyüklerimizin ellerini görüntülü aramalar yaparak öptük. Evimizden dahi çıkmadan nice konferansı canlı yayında dinledik. Hayatın koşuşturmacasında katılamadığımız panelleri Youtube üzerinden dinledik. İnternetin ve sosyal medyanın hayatımıza kattığı değerler de oldu. Bilgiye daha hızlı ve kolay erişebildik. Fakat yine internet ve sosyal medya sebebiyle yaşam pratiklerimiz ve paradigmamız da bir değişime tabi oldu. Sanki o sanal dünyada bir izdüşümü yoksa yaşadıklarımız sayılmıyordu. “Sosyal medyasız kimse kalmasın! Paylaşım yapalım! Paylaşalım ama her şeyi!” sloganları sessizce yayıldı.
Bilim ve teknolojide yapılan araştırmalar, yeni icatlar, keşifler, uzay araştırmaları ile dünyamız değişiyor ve bu değişimle birlikte değerlerimiz, hayata bakışımız da değişiyor. Yeni nesil bu değişimi heyecanla takip ediyor ve bu değişimin içinde olmak, onu üretmek, keşfetmek istiyor. “Sanal dünya, sanal evren, sanal hayatlar, çevrim içi hayatlar, sosyal medya, metaverse” gibi kelimeler hayatımıza giren yeni kavramlar. Dünyadaki bu hızlı değişime gözümüzü, kulağımızı kapatmak mümkün değil. Ya tamamen uzak durmayı seçiyor ya da teknolojiye karşı durulmaz diye, üzerine düşünmeden, sevinçle hayatımıza alıyoruz. Mustafa Kutlu bir söyleşisinde “Yapmayın, etmeyin demek bir şey değil, bu aletler bize hâkim olmuş durumda. Cep telefonunu cebine koyduktan sonra o iş bitti efendim, işte gerektiği kadar kullanalım çocuklarımıza kontrollü verelim, bunlar yalan, bırakın bunları.” diyor. Mustafa Kutlu, teknolojinin, dijital dünyanın yenilikleri karşısında insanın acizliğine dikkat çekmek istemiş diye düşünüyorum. İnsanın zayıf yönlerini ya da kısacası insanı iyi tanıyor olmalı.
Bundan beş altı yıl önce bir haber okumuştum. Çin’de dijital bağımlılık oranları artmış ve bu sebeple devlet dijital bağımlılık merkezlerinin sayısını arttırmak için yeni planlamalar yapmış. Tedavi olacak kadar dijital dünyaya bağımlı yetişkinlerin, gençlerin, çocukların olması, dijital bağımlılık merkezi tabelalarını şehrimizin sokaklarında görmek bizim ülkemiz için çok uzak gibi gelmişti. Şimdi, aynı ortamda olduğumuz arkadaşların telefonunu sürekli kontrol etmesine, biz konuşurken mesaj yazmaya devam etmesine, bir lokantada aynı masada oturan aile fertlerinin her birinin telefonla meşgul olmasına alıştık gibi. Yüzünü görmediğimiz, kimlerden diye sormadığımız, mahallemizden, şehrimizden, ülkemizden uzak mecralardan yeni arkadaşlar, bize öfkeyi öğreten dijital oyunlar, “like” almak için yaptığımız paylaşımlar. İlgilenmek yerine eline cep telefonu verdiğimiz çocuklar, iki kelime cümle kurmak yerine bol bol gönderdiğimiz emojiler. Dijital oyunlarla kontrolünü kaybetmiş, kötülüğü ve iyiliği ayırt edemeyen zihinler…
Apartmanda üst komşum sosyal medya hesabından “Babam hakkın rahmetine kavuştu.” yazmıştı. Diğer komşum da “Başın sağ olsun.” yazmış ve iki tane de üzgün yüz emoji eklemişti. Diğer komşular da yorumlara emojiler koymuşlardı. Çocukluğumuzda mahallede bir cenaze olunca ortalık sessizleşir, emojiler değil, gerçek yüzlerimiz üzgün olurdu. Komşular taziye evine sessiz adımlarla girip çıkardı. Mahalleden cenaze çıkınca düğünü, nişanı olan iptal ederdi. Sadece kötü günde değil, iyi günde de mahalleli toplanır, oturur sohbet eder, güler, anlatırdı ama en son herkes kendi evine gider kapısını kapatır, kendi özelini yaşardı. “Ben” ve biz” vardı. “Ben” özeldi, sınırlar vardı, mahremdi, farklıydı, birey olmanın şartıydı. “Biz” ise paylaşmak, çoğalmak, aktarmak, kendimize yetemediğimiz zamanlarda ortak duygularda buluşmaktı. Şimdi çevrim içi hayatlarla mahalleler değişti, duvarlar yıkıldı, kapılar yok oldu, ağlara bağlanıp taşındı mahallenin sakinleri, “paylaşım” bizi çoğalttı. Aşağı mahallenin çocuğu yerine dijital mecraların çocukları girdi bahçemize, evimize. Misafirlikleri zamansız ve eskilerin deyimi ile arsızca. Ev sahibi de misafir de “paylaşım” adı altında mahremiyetin perdelerini inceltince özel bir şey kalmadı. Akşam lambalar yanınca evin içi görünmesin diye çekilen perdeler sosyal medyada hiç kapanmaz oldu. Sofradaki tabağımız, iki lokma ekmeğimiz, parlak avizelerimiz, dantelli perdelerimiz, gözyaşımız, kahkahalarımız, kapının ardında kalması gereken her şey sosyal medyada paylaşım olarak yer almaya başladı.
Dijital çağla sınırlar kalktı. Oysa sınırlar bizim için önemlidir. Kişisel sınırlarımız yok olunca hayatımızın kontrolünü başkaları almaya başlar. Mahremiyet bizi diğerlerinden ayırır. Bize dair özel ve özerk alanlar olması birey olmamız ve bağımsız düşünmemizi sağlar. İnsan, kendini var edebilmek için önce kendine özel bir dünya geliştirmeyi ve bunu korumayı öğrenmelidir. Kalabalıklar içinde farklı olduğumuzu hissetmek bizi ayrıştıran yanlarımızdır. Mahrem yanlarımızla birbirimizden ayrışırız. Sosyal medyada her şeyin paylaşılması insanların kendi içlerinde, arkadaş arasında, akraba arasında, dost arasında gibi katmanları yok etmeye başladı.
Üç çeşit dünya olduğunu yazmış bir öğrenci sosyal medyada “Gerçek olan yani uzayda dönüp duran dünya, öldükten sonra gideceğimiz dünya yani ahiret ve ağlara bağlanıp girilen sanal dünya.” Çevrim içi olan her insan, aslında mahalleden, yaşadığı evden, oturduğu semtten yani hayatın gerçekliğinden kopmuş oluyor. Galiba bu gerçeklikten kopuşla bu dünyadaki sorumluluklarımız azalıyor gibi hissediyoruz. Gerçek dünyadan koparacak kadar bizi içine alan sanal dünyada, “Küfretme bak, ağzına biber sürerim!", küfrün kirine bulaşacağına biberle yansın ağzı, diyen büyükler yok. Ayıp ettin diye gözünün içine bakan arkadaşlar yok. Kimseye bir durumu izah etme derdi yok.
Ekran kapanınca her şey biter, ertesi gün göz göze gelme derdi yok. Yüz yüze bakmak yok, gerçek yüzler yok. Onay almak, takdir toplamak için çalışmak yok. Gözünün içine bakmadan, sesinin sıcaklığını hissetmeden iletişim kurulunca kalp kırma korkusu yok. Sıkılınca mahalleden taşınmak daha kolay. Sanal dünya bir bolluk dünyası, kırılan arkadaşın, küsen takipçinin yerine hemen birisi bulunabiliyor. Arkadaşlığa özen göstermeye, gidenin üzerine düşünmeye gerek yok. Çünkü başka bir isimle yeniden başka mecrada hesap açmak, bize ait olmayan bir yüzle yeni bir isimle arkadaş toplamak kolay. Bize ait olmayan arabalara binmiş, evlerde yaşamış gibi, her gün mutluluk pozları vermek kolay. İçimiz daraldığında komşumuzun kapısını çalıp iki laf etmek artık zor geliyor. Hem komşumuz hem de biz konuşmak, dertleşmek yerine sanal dünyada vakit geçirmeyi seçiyoruz. Sanal dünya “sanmak” üzerine kurulmuş olmalı. Böyle yaşarsak dolu dolu yaşamış, özgürce her şeyi yapabilmiş sanıyoruz. Sanal dünyada beğenilmek yani “like” almak, yaşadığımız dünyaya göre daha kolay görülüyor. Sihirli bir değnek gibi olan dijital programların özellikleriyle yüzümüzü, gözümüzü beğenmediğimiz neyimiz varsa olmasını istediğimiz gibi gösterebiliyoruz. Sanal dünyada mutlu olmak için “mış gibi yapmak” yeterli. Kemal Sayar “Facebook’ta, Instagram’da ne kadar çok görünüyorsak ve ne kadar çok orada dişlerimizi göstererek mutluluk pozu veriyorsak aslında içeride bir şeyler o kadar kötü gidiyor demektir.” diyor. Bir kaçış kendi gerçeğimizden. Maskelerle yaşıyoruz, mutluluk maskeleri takıyoruz yüzümüze.
Ağlarla birbirimize bağlanarak, çevrim içi mahallelerde toplanarak gerçek dünyadan kopuyoruz. Bizi büyüten yalnızlığımızı, birey olma yeteneğimizi kaybediyoruz. “Beni de görün, en çok ben görüneyim.” diye yaptığımız filtreli paylaşımlarla aslında gerçek hayatın içinde flulaştığımızı fark edemiyoruz. Oysa yarın cenazelerimizi sanal arkadaşlıklar kaldırmayacak, yolda kaldığımızda takipçilerimiz koşup gelmeyecek. Komşum aç yatmasın, bir tas çorba vereyim diyerek kapıyı çalmayacak sanal arkadaşlarımız. Gözyaşımızı silmeyecek “like” atanlar, sanal dünyada öksüzü, yetimi doyuran mahalleli olmayacak. Hiçbir zaman sanal dünyanın yıldızları, yaz gecelerinde damlara serilmiş yataklardan seyredilen yıldızlar kadar parlamayacak. Geçmişteki güzel değerleri yeniden hatırlamak ve bugün de yaşatmak gerekiyor. Günlük hayatın içinde bizi heyecanlandıran şeyleri görmek gerekiyor. Hayata karışarak, yaşayarak, yaralanarak, yaralarımızı iyi etmeye çalışarak büyürüz, gelişiriz. Zor olarak gördüğümüz hayat, aynı zamanda içinde panzehir de saklıyor. Yaşarken yara alıyoruz ama yine yaşarken iyileşiyoruz.
Kapılıp gittiğimiz sanal dünyanın yenilikleri bizden yaşama dair bağlarımızı, insana has özelliklerimizi alıyor. Tamamen hayatımızdan çıkaralım, hiç kullanmayalım diyerek reddetmek de doğru olmayacaktır. Burada galiba ölçü ve sınır önemli. Teknoloji, değer verdiğimiz şeylerin gelişmesi için değil değerlerimizin içinin boşalması için hizmet ediyor. Yardımlaşmayı öğütleyen “Paylaşalım, paylaştıkça çoğalır.” değerimiz, sanal dünyada takipçilerin görünmek, daha çok görünmek duygusuna hizmet ediyor. Paylaşımlar çoğaldı ama paylaşmaya paylamak katıldı. Had bildirmek, gör bakalım nasıl olur demek, hava atmak, arsızca üsluplar karıştı işin içine. Paylaştıkça paylaşımlar çoğaldı ama insana has olanlar, özel olanlar tükendi, mahremiyet eridi, sınırlar aşıldı. Paylaştık, takipçilerle çoğaldık. Paylaştık ama pay edilmemesi gereken her şeyi paylaştık.
Mustafa Kutlu, söyleşisinin devamında, “Aletlerin daha beteri gelecek, robotlar…” diyor. Robot çağı geliyormuş. Robotlar, çevrim içi odalarda özünü kaybetmiş, içi boşalmış insan bedenleri midir, diye düşünmeden edemiyor insan.