Engelsiz yaşam merkezinde sanat çalışmaları yürüttünüz. Bu çalışmaların neticesinde kazanımlarınız neler oldu? Başlarken ve biterken aynı kişi miydiniz?
Kesinlikle aynı kişi değildim. Yapı itibarıyla hassas ve bazen belki de aşırıya kaçan bir duyarlılığım olduğunu söyleyebilirim. Engelsiz yaşam merkezi bu açıdan ilk etapta gözümü korkutan, acaba yapabilir miyim, diye düşündüren bir kurum olmuştur. Fakat kurumdan içeri adım attığım andan itibaren içimde farklı bir merhamet hissi uyandı ve buradaki insanlara nasıl yardımcı olurum heyecanıyla işime dört elle sarıldım. Öyle ki onlarla beraber olmak, onlara dokunmak, hayat hikâyelerini dinlemek beni derinden etkiliyordu. Hayata karşı ne kadar toy olduğumu hissettiğim çok hikâyeler işittim. Aslında belki de kendimce yardımcı olma niyetiyle giriştiğim bu iş, benim kalbimi güzelleştiriyor, bakış açımı olgunlaştırıyordu. En büyük kazanımım ise çıkarsız, masum sevgiyi tatmak olduğunu söylesem yerinde olur herhâlde. Bu sevgi yıllarca onları bana vazgeçilmez kıldı. Peyderpey ruhumu yumuşatıyor, dizginliyordu sanki. Engelsiz yaşam merkezindeki hayatlar mucizelerle dolu. Her bir hikâyeden payımıza birden fazla hisse düşüyor. Oradaki iş bittiğinde sabrı, şükrü iliklerinde hissetmiş ve umudu yeniden yeşermiş bir Cemile vardı. Manevi katkıları oldukça fazla oldu ve önemli olan da buydu zaten. İyi ki diyeceğim bir tecrübe oldu benim için.
Sanatın iyileştirici gücünden bahsederiz hep. Öğrencileriniz açısından değerlendirdiğinizde sanatın insan ruhuna etkilerinden bahseder misiniz?
Sanatın rehabilite özelliği vardır. Hangi dalı olursa olsun bu dinlendirici ve mutlu eden o deruni hissi yakalayabiliyorsunuz. Özellikle ebru sanatının bu açıdan apayrı bir yeri var. Biliyorsunuz ebru kabaca su üstüne yapılan resimlerdir. Bu sebeple suyun sakin, dinlendirici ve yapısı itibarıyla dinginlik verici olması, bu sanatın ahengine de yansıyor. Geçmişte de günümüzde de ruh ve sinir hastalıkları tedavisi gören hastalara özellikle ebru sanatı ile tedavi yöntemleri uygulanmıştır. Bugün sanatla uğraşmak bir kaçış yolu olarak da görülebiliyor. Modern hayatların zamana endeksli çalışma yöntemleri, insanı bir makine gibi gören, herkesleştiren sistemi, insan ruhuna dar gelerek onu bir kaçışa itiyor. Her insan biriciktir ve bu biricikliğin en güzel ifade edilebildiği alanlardan biri de kuşkusuz sanattır. İnsanlar, hayatın koşuşturmaca ve telaşından sıyrılarak yalnızca hayal ve ruh dünyalarıyla baş başa kalabilecekleri bu alanı, sanatta buluyor. Düşünsenize, kimsenin müdahale etmediği, eleştirmediği ve kısıtlamadığı bir alanda sınırsız ve kuralsız bir şekilde, yalnızca üretiyor, böylece kendinizi keşfediyorsunuz. Öğrencilerimin ise kısıtlandığı tek yer bedenleriydi. Ruhlarının özgürlüğünü birlikte açığa çıkarmaya çalıştık. Yüzlerindeki o gülümseme ve mutluluk benim için sanat eseri niteliğindeydi.
Çalıştığınız öğrenci grubunu göz önüne alarak sormak isteriz, sanata engel var mıdır?
Soruya soruyla karşılık vereyim o hâlde. Hayal gücüne veya rüyalara sınır ya da engel var mıdır? Sanat da tam olarak hayal gücünün ruha, ruhun da davranışa yansıdığı alandır. Duygu ve düşüncelerin dışa vurumudur. Oradaki öğrencilerimde de sabrın ve yeniden iyileşebilme umudunun bir nişanesi oldu dersler. En önemlisi kendilerini tüm doğallık ve içtenlikleriyle anlatabildikleri bir imkân sunuldu onlara. Kâğıtlar, boyalar, keçeler, duvar, tuval… Kendilerini ifade edebildikleri her zemin onların bir adım öteye geçme basamağı oldu. Asıl engel düşüncelerimizdir hiç kuşkusuz. Kendimizi sınırladığımız kalın duvarlarımızdır. Onların bedenlerindeki engel, kendilerine duvar örmedi, özgür fikirlerinin, hayal dünyalarının önüne geçemedi. Yaptıkları her çalışma, ürettikleri her fikir hayata dair umutlarını artırmalarına ve kendilerini bir birey olarak daha değerli hissetmelerine yardımcı oldu.
Meslek hayatım boyunca hiçbir engelin üretmeye, çabalamaya en önemlisi o durumda dahi sabredip şükretmeye engel olmadığına şahit oldum.
Size asıl engelin zihinlerde ya da bakış açılarında olduğunu düşündüren bir anınız oldu mu? Bizimle paylaşır mısınız?
Tabii, çok oldu aslında. Ama aklıma gelen bir taneyi hemen paylaşayım. Bir öğrencim vardı, kendisi gayet sağlıklı iken bir anda beyin kanaması geçiriyor ve vücuduna felç iniyor. Hareket eden uzuvları yalnızca kafası ve elleriydi. Çok şükreden hayat dolu biriydi. Onunla sohbet etmek, paylaşımda bulunmak hem beni hem onu çok mutlu ederdi. Yatağa bağımlı yaşadığı hâlde derslerle ilgili bir şeyler yapmaya çalışmak, üretmek kendisini çok iyi hissetmesine vesile oluyordu. Onu her ziyarete gittiğimde yeni işler verirdim yapması için. O da bu motivasyonla öyle sıkı çalışırdı ki. Bir sonraki gidişimi nasıl heyecanla beklediğini hatırlıyorum. Nakış işlemeler, ahşap boyamalar, takı tasarımı elinden her iş gelirdi. Onun bu çabası, hayata karşı şükürle duruşu takdire şayandı. Bir çok kişinin günlük hayatta yapmaya üşendiği ya da yapmadığı bir çok iş onun için ütopik görünmesine rağmen yapabileceğine inanan ve bunun için bağımlı olduğu yatağı engel olarak görmeyen biriydi. Kendini daima bir adım ileri taşıyacak her fırsatı olanca azmiyle değerlendirirdi. Ben, onunla birlikte engelin sadece düşüncelerimizde olduğunu gördüm.