MİNİ SORUŞTURMA: EVLAT OLMAK

Babasının Annesi Olmak

Bürokrat bir babanın kızıyım. Bir tane ablam var. Rahmetli annem öğretmendi. Ankara’da doğdum büyüdüm. Ailemiz yurt dışı görevlerinde babama eşlik ederdi. Dolayısıyla küçük yaşlarda yabancı dil öğrendik, farklı ortamlarda bulunduk. Babam bizi şımartmaksızın maddi manevi bütün ihtiyaçlarımızı karşıladı. Aşağı yukarı her çocukluk anımda onun o heybetli siluetini hatırlıyorum. Babam mülkiyelidir, idarecilik yaptı, üst düzey görevlerde bulundu. 1932 doğumludur. Gençliği ve öğrenciliği 1950’lere denk gelmiş. Sohbeti çok keyiflidir. Ben seksenliyim. Annem vefat edene kadar babamla ilişkimiz belli bir çerçeveye oturmuştu. İyi niyetini ve sevgisini hep hissettiğim için bu çerçeveye uymak zor değildi. Meslek seçiminde de kırmadım onu. Ben de hukukçu oldum. Babamla hikâyem esasında annem vefat ettikten sonra başladı. Babam çok yaşlıydı ve hastalıklarından dolayı bir süre sonra bakıma ihtiyacı olacağı açıktı. Ablam evliydi, o yıllarda ben de evlendim. Bir oğlum oldu, yuvamızı babamın karşı dairesinde kurmuştuk.

Hani eski toprak derler ya, babam her gün dışarı çıkıp yürüyüş yaptığı için hâlâ dinç sayılırdı. Ne yazık ki salgın bu durumu sekteye uğrattı. Ve şu an Parkinson’u ilerleyen babam yürüteç ile birkaç adım atabiliyor. Parkinson ne yazık ki tek başına gelmiyor, alzaymır da eşlik ediyor. Mekân değiştirmesi hastalığını şiddetlendirebileceği için oğlumun doğumundan beri babam bizimle kalıyor. Ablam, işi sebebiyle şehir dışında yaşıyor. Sık sık bizi ziyarete geliyor. Tatil zamanlarımızda babamın bakımını üstleniyor. O sayede birkaç gün şehir dışına çıkabiliyor, bayramlarda eşimin ailesini ziyarete gidebiliyoruz. Durum şu ki iki kardeşimin de hayatı değişti, önceliğimiz babamız oldu.

Babam maalesef hayata kırgın. Bizimle dahi pek fazla konuşmuyor. Sadece sekiz yaşındaki torununa tepki veriyor. Bu süreçte ben de hem evladımla hem de babamla ilgilenmek için hukuk büromu kapattım. Babam eskiden misafirlerle ilgilenir, anılarını anlatır, politikadan konuşurdu. Hepsi bitti. Bu kabullenilmesi zor bir süreç. Sağlıklı bir yaşlılık dönemi nispeten daha kolayken Parkinson gibi nörolojik bir hastalıkla mücadele etmek bütün aileyi etkiliyor. Bir kere o güçlü kuvvetli ebeveynin, gözünün önünde eriyor. Çocukluğumda ve ilk gençliğimde babamı pijamalı ve tıraşsız gördüğümü hiç hatırlamam. Sabahları kravatını bağlarken gördüğüm babam, şimdi sadece hastaneye giderken pijamasını çıkarabiliyor, o da benim yardımımla...

Yaşlı, hasta bakımı fiziksel yorgunluğun yanında ciddi bir duygusal yıpranmayı da beraberinde getiriyor. Bana göre yaşlılık ve hastalık insanı değiştiriyor. İlk zamanlarda, benim babam nazik, kibar çok düşünceli bir adamdır, bu hareketi nasıl yapar, derdim. Yavaş yavaş anladım ki o artık benim eski babam değil. Hastalığı sebebiyle istemeden de olsa farklı davranabiliyor. Ben de ona göre anlayışlı olmaya farklı bir iletişim dili geliştirmeye başladım. Yaşlı depresyonunda olduğu ve ayrıca Parkinson ilaçlarını düzenli olarak alması gerektiği için mecburen daha otoriter bir kimliğe büründüm. Bu durum zamanında otoriter ve ailesini çekip çeviren bir babanın elinde büyümüş bendeniz için epey zor oldu. Babamın bakımını bir başkasına devretmeyi düşünmedim ama devredenleri yahut huzurevine gönderenleri de anlayışla karşılıyorum. Çünkü bakımı üstlenen evlat da normal hayatına devam edemiyor. Oğlum sekiz yaşında ve bana ihtiyacı var. İkisine de cevap vermeye çalışmak beni yıpratıyor. Parkinson demek aynı zamanda takıntı demek. Mesela babam kırk beş dakika boyunca ellerini yıkayabiliyor. Çevremden bazı arkadaşlar diyor ki, kendini bu kadar yorma, işine dön, çık dolaş... Kafesteki kuş gibi hissettiğim olmuyor değil. Ama ne kadar da değişmiş olsa da o adam hâlâ benim canım babam. Ben küçükken beni büyüten, koruyan, hayata hazırlayan... Allah bu durumu ikimiz için de kolaylaşırsın.

Belgin Erdoğan

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

Ahmet Bey son evladının doğumunda eşini kaybedince konu komşu birlik olup onu merhametine kefil oldukları Seher Hanım ile evlendirdiler. Seher Hanım, iki göz odada en büyükleri on, en küçükleri ise iki yaşında dört öksüz evlada annelik yaptı genç yaşında. Anne olamamıştı ama annelik sevgisini bu öksüz çocuklarla tatmıştı. Üç kız ve bir de oğlan. Oğlan henüz iki yaşındaydı. Seher Hanım, öz evladı gibi sevdi onları. Bizim evlerimiz karşı karşıyaydı Seher Hanım’la. Malatya’nın yeşili bol ilçesinde benden yaşça büyük bu Anadolu kadınıyla tanışmış, onun bütün dünyayı bağrına basacak sevgisine tanık olmuştum. Seneler geçti, çoluk çocuk büyüdü. Torun torba sahibi oldu Seher Hanım.

Ahmet Bey kalpti, şekerdi derken sekiz yıl önce yatağa düştü. Maalesef ayakları kesildi. Seher Hanım bütün bakımını üstlendi eşinin, ecel vaki olunca da Ahmet Bey’i toprağa verdi. Seher Hanım gelin geldiği evde ihtiyardı. O iki yaşındaki oğlundan şimdi uzman çavuşluk yapan Ali adında bir torunu var. Eli hep babaannesini üzerindedir. Görev yeri il merkezinde. Her hafta sonu ilçeye gelir. Evin eksiğini gediğini tamamlar. Babaannesinin ihtiyaçlarını giderir. Hafta içi de komşuları olarak biz yalnız bırakmayız Seher Hanım’ı. Allah kalbinin temizliğine bakıp Seher Hanım’ı kimsesiz bırakmamıştır. Rabbim Ali kardeşimizden razı olsun. O, kimsesiz bir kadının kimsesi oldu. Seher Hanım’a evlatlık yaptı. Hastalandığında yanına alıp şehir merkezine götürdü. Ama evinden uzakta yapamadı Seher Hanım. Ne de olsa taş yerinde ağırdı. Biraz toparlayınca evine dönmek istemiş. Ali, babaannesini bize emanet etti. Görevi ağırdı, yine de yüksünmeden her hafta uğruyordu. Ben yine gelirim, dedi. Lütfen ben olmadığımda onu yalnız bırakmayın, diye de ekledi. Birkaç ay sürmedi ki Seher Hanım dünya mihnetini tamamlayıp vefat etti. Ali cenazenin başındaydı. Son görevini yerine getirmek için komutanından izin alıp gelmişti. Seher Hanım’ın diğer çocukları ve torunları da cenazenin başındaydı. Bütün evlatları sevgili annelerine son görevlerini yapıyordu.

Havva Güloğlu

Anne: Güvenli Bir Sığınak

Öz annemi hayal meyal hatırlarım. Daha küçük bir çocukken kimsesiz kalmıştım. Erkek kardeşimle birlikte acı haberi aldığımızda henüz annesizliğin ne olduğunu bilmiyorduk. Öksüz olmuştu adımız. Sahi neydi öksüzlük, nasıl bir şeydi? Okullar açıldığında yumurtalı ekmek kokularına uyanmadığımda anladım öksüzlüğü. Ansızın bastıran yağmurlarda okul çıkışı şemsiye ile bekleyen annelerin arasında annemi göremeyince bildim öksüz ne demek.

Birkaç yılın ardından babam yeniden evlendi. Şimdi de üvey kelimesi girmişti hayatımıza. Öz ne demek, üvey ne demek? Özü üveyden ne ayırır? Yıllar içinde öğrendim ki çocuklarını kalplerinde büyüten anneler vardır. Onlar dünyanın bütün çocuklarına annelik yaparlar. Özlük, üveylik yoktur onlar için. Üvey lafına hiç alışamadım ben. Melek annem derdim ona. Benim annemdi o. Annesizliğimi dizlerinde unutmuştum. Evlat bilip beni bağrına basmıştı. Liseyi bitirdiğimde yanımda o vardı. Üniversiteyi okurken beni dualarla sınava o gönderdi. Evlendiğimde eşimi de evladı bilip sahiplendi. İlk yavrumuzu, kızımızı kucağımıza aldığımızda anneanne olmanın sevinciyle mahalleye lokma dağıttı. Tuttuğu o minik elleri hiç bırakmadı. Yıllar geçip ihtiyarlık çağına erişince erkek kardeşim de ben de evlatlık görevlerimizi yerine getirdik. Hiç yalnız bırakmadık onu. Sevgimizle şefkatimizle sarıp sarmaladık. Derken hastalıklar yakasına yapıştı. Onu yalnız bırakmamak için elimizden geleni yaptık. Küçükken hastalandığımızda bize nasıl şefkatle baktıysa şimdi biz de ona sevgiyle yaklaşıyorduk. Kısa sürede durumu kötüleşti. Hastanede baş ucundaydık. Bu defa ben onun bal mumuna dönmüş müşfik ellerini tutuyordum. “Başımda bir Kur’an okuyanım olsun.” derdi hep. Bana nasip oldu. Ecel kapısını çaldığında yanı başındaydım. Melek annem benim, bana annesizliği unutturan kanatsız meleğim...

Füsun Aşıkömer

Babaannem: Tecrübe Pınarım

Çocukluk yıllarımda sevgili babaannemle nispeten mesafeliydim. Onun torunlarına olan sevgisinden payımı alırdım fakat aynı yoğunlukta ona karşılık veremezdim. Belki üzerine sinen inek kokusundan belki de takma dişlerinden. Büyüdükçe ve aklım biraz daha ermeye başlayınca fark ettim: Onun kendi dünyasındaki yavrulardan biriydim. Ben bilgisayarımda dünyadan kopuk oyunlar oynarken o, özenerek hazırladığı meyve tabağını getirirdi bana. O zamanlar basit şeylerdi fakat şimdi dönüp baktıkça güzel hatıralar biriktirdiğimi anlıyorum. İkimize çay demlerken çay yerine pul biber atmasını, sonra o çaydan bir yudum almamla ağzımın yanmasını bile güzel hatırlıyorum.

Yanına gittiğimde “Hoş geldin yakışıklı oğlum.” diyerek karşılaması, üzerimde yeni bir gömlek gördüğünde “Ne kadar da yakışmış!” demesi. Ben şarkı söylerken sessizlikle ve kaşlarını kaldırarak büyük bir mutlulukla beni izlemesi, daha önce başkasından görmediğim bir ilgiyle beni sevmesi her zaman aklımda. Zamanla muhabbetine ortak olmaya başladıkça bana koca ömründen yaşadıklarını anlatır, üzüntüsü arttıkça hafızasındaki türkülerden söylerdi. Ben de tüm hayatımda var olan babaannemi yeni yeni tanırdım. Onunla sohbetimiz arttıkça eski yaşamı, köy günlerini öğrenmeye daha da bir heves duyardım.

Büyüklerimiz için normal olan ama beni hayrete düşüren, bazen de yadırgadığım aslında çok ince düşünceli bazı gelenekleri de ondan öğrendim. Mesela bir seferinde hamile bir ineğin göz hakkı olacağından, gördüğü meyvelerden sebzelerden ona verileceğini anlatmıştı. Bu onların hayvanlara, doğaya olan saygılarından sadece birisiydi.

İnsan bazen yaşlılarla muhabbetlerinde, yüzlerce kitaptan öğrenemeyeceği şeyler öğreniyor. Fakat çoğunlukla biz gençler kulak verip dikkatlice dinlemiyoruz. Bu yüzden geçmişimizden de kopuyoruz. Aslında kültürümüz, geleneğimiz büyüklerimizin hafızalarında yatıyor. Onların bizlere olan karşılıksız sevgilerinin yanında faydalanabileceğimiz tecrübeleri var. Ben babaannemden bu toprakların sesini dinledim, Anadolu insanının irfanını öğrendim.

Onun dizinde büyüdüm. Yıllar geçti, babaannem ihtiyarlık çağına erişti. İmtihan dünyasındaydık. Yaşı seksene varmıştı. Bir kaza sonrasında artık gününün uzun bir kısmını yatağında geçirmesi gerekiyordu. Doğal olarak yanındakilerinin desteğine ihtiyacı oluyordu. Benim onun engin tecrübesinden, bilgisinden istifade ettiğim gibi şimdi o, benim desteğime, ilgime, şefkatime muhtaçtı. Beraber yaşadığımız sürece ben de onun hayatını kolaylaştırmaya çalıştım. Zorlandığım zamanlar oldu elbette ki fakat onun ak düşmüş saçlarını tararken, öz bakımını yapmasına yardımcı olurken kırışmış yüzündeki teşekkür dolu bakışları yetiyordu bana. Ettiği dualar ve ömrü boyunca gösterdiği sevgi, şefkat ve merhamet karşılığında bu benim için bir vefa borcuydu.

Fatih Demirtaş