MEYVE VEREN
İYİLİK TOHUMLARI
Nuri SAPMAZ
Tekirdağ Velimeşe Mahallesi Merkez Camii İmam Hatibi
“Tohum saç, bitmezse toprak utansın
Hedefe varmayan mızrak utansın
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen
Çatlarsan doğuran kısrak utansın.”
Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerini hep severek okurum. Bu dörtlük de çok hoşuma gider. Yaşadığım hatıralar, ekilen tohumların mevsimi geldiğinde mutlaka yeşerdiğini; büyüyüp meyveye durduğunu, bu meyveyi genelde ekenin derdiğini; bazen de başka bir insanın yahut diğer canlıların faydalandığını çok kez gösterdi bana.
O zaman Hazreti Mevlana’nın şu sözünü düstur edinmek gerekir:
“İyilik tohumu ekedur; ekmedikçe hiçbir şey biçemezsin.”
Bu anlayışla bizler de elimizde ve yüreğimizde bulunan iyilik tohumlarını, çekirdeklerini ekip dikmeye ve fidanlarını, meyvelerini çoğaltmaya gayret edelim ki iyilikler çoğalsın, kötülüklere yer kalmasın.
***
Yer: Kırım, 2006 senesi…
Diyanet İşleri Başkanlığımızca imam hatip olarak Kırım’ın başkenti Simferopol (Akmescit) şehrine, Tatar Türklerinin çoğunlukta olduğu Kaminka Mahallesi’ndeki İmam-ı Azam Camii’ne görevlendirildim. Mahalle, şehir merkezine 13 km kadar uzaklıkta olup ulaşım ise minibüslerle sağlanmaktaydı.
Vazifemi yapmak üzere oturduğum mahalleden çıkıp şehir merkezine geldiğim günlerden birinde Allah’ın rahmeti güzel bir yağmur yağmaya başladı. Çiseleyerek yeryüzüne inen yağmur damlaları gittikçe hızlanmış, şiddetini artırarak sağanağa dönüşmüştü. Hemen geri dönmeye karar verdim. Minibüs durağına yürüsem ıslanacaktım, taksi beklemeye koyuldum. Taksi de gelmeyince çaresizlikle o sırada geçen bir arabaya el kaldırdım. Havanın yağmurlu olmasından dolayı olsa gerek, sağ olsun, hemen durdu. Bindim ve selam verdim. Rabbim işimizi rast getirecek ya, beyefendi de Tatar Türkü imiş. Dil olarak daha kolay anlaşacağımız için de rahatladım.
Zahmet olmayacaksa Kaminka Mahallesi minibüs durağına kadar gitmek istediğimi söyledim. “Tamam, elbette.” dedi ve yolculuğumuz başladı. Tabii ki yabancı bir memlekette ikimiz de Türk olunca tanışmadan olmazdı. Kendimi tanıtmaya başladım. Doğup büyüdüğüm yerlerden, ailemden, işimden bahsetmeye başladım. Ben konuştukça gülümsüyor, hem de yola revan oluyordu. Anlaşılan, yol arkadaşlığımızdan memnundu. Ama mesafe kısa olduğundan hemen geliverdik. Bu keyifli yolculuk bittiği için ikimiz de üzülmüştük.
- Ben sağda, müsait bir yerde inebilirim. Size çok teşekkür ediyorum. Mahalle minibüsleri buradan hareket ediyor, biner giderim Allah’ın izniyle, dedim. Fakat o gülümseyerek:
- Sizi bu yağmurda, bu şekilde asla bırakamam. İzniniz olursa görevli olduğunuz camiye kadar sizi ben götürmek isterim, dedi ve devam etti:
- İlk ve orta öğrenimimi Kırım’da, üniversite eğitimimi Türkiye’de tamamladım. Sonra Kırım’a dönerek işimi kurdum. Şükürler olsun iyiyiz, rahat ve müreffeh bir hayatımız var. Yaşadığımız yeri çok seviyoruz ve sizin gibi hemşerilerimizi görünce mutlu oluyoruz. Ayrıca Türkiye’de eğitimim sırasında çok güzel insanlarla tanıştım. Bana yardım ellerini uzatmaktan çekinmeyen, işlerimi kolaylaştıran, beni evimdeymişçesine rahat ve güvende hissettiren bir çok güzel insan…
Bunları anlatırken gözleri ışıl ışıldı. Belli ki güzel memleketimin iyiliksever, nazik insanlarının ilgi ve alakasından çok memnun kalmıştı. Neşe içinde anlatmaya devam etti:
- Siz, memleketinizde bizi hiç yolda bırakmadınız. Türkiye insanlarının misafirperverliği harikaydı. İhtiyacımız olan bir şey olduğunda yardım eden onlarca insan vardı. Öğrencinin hâlinden anlayan, garip dostu, cömert insanlardı, Allah hepsinden razı olsun. Ben sizi şimdi nasıl yolda bırakırım? Bu benim için vefasızlık olur. Hem siz, memleketinizden ta buralara kadar bize gelmişsiniz, bırakın da biz de size karşı vefa ve minnet borcumuzu ödeyelim. Ödeyelim ki gönlümüz huzur bulsun hocam, dedi.
- Estağfurullah, ne borcu? Kardeşlerimize, darda ve yolda kalana, yolcuya ve misafire yardım etmeyi görev değil şeref sayarız biz. Hayır duanız bizim için en güzel karşılıktır zaten. Birbirimizi güzel bir şekilde anabiliyorsak, memnuniyetle bahsedebiliyorsak aramızdaki iletişimden ne mutlu bize. Size zahmet vermek istemem ama madem ısrar ediyorsunuz peki, gidelim, dedim ve yola devam ettik. Zaten az bir yolumuz kalmıştı.
Caminin bulunduğu mahalleye, sonra da görevli olduğum caminin önüne geldik. Telefon numaralarımızı birbirimize vererek en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere ahitleştik. İlk cuma namazında bulunduğum camiye geleceğini belirterek uzaklaştı. Arkasından el salladım ve gülümseyerek şunları düşündüm:
Evet, yağan yağmur bize hem maddi hem manevi bir rahmet olmuştu. Memleketimin güzel insanlarının ellerinden ve gönül dünyalarından ekilen çekirdeklerin, saçılan tohumların, dünyanın her bir köşesinde meyveye durduğunu, nasibi olanların vakti saati geldiğinde bunlardan faydalandığını yaşayarak gördüm. Vefa borcu unutulmuyordu. Yapılan iyilikler asla boşa gitmiyor, dönüp dolaşıp sahibini buluyordu.
Ama asıl faydayı, iyilik tohumu ekenlerin derdiğine inanarak diyorum ki: Tohum saç! Tohum saç ki Cenab-ı Allah, o taneleri bazen bir kulu ile bazen de rüzgârıyla, yağmuruyla, kurduyla, kuşuyla mümbit topraklara ulaştırır; rahmetini gönderir, güneşini doğdurur ve sana nimet olarak bereketli bir şekilde, Bakara suresinin 261. ayet-i kerimesinde de belirtildiği gibi “bire yedi yüz” olarak dilediğine kat kat fazlasını da vererek ikram eder. “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”
Rabbim rızası için ekenlerden, dikenlerden, ikram edenlerden, iyiliklerin çoğalarak yayılmasına ve yarınlara umutla bakılmasına vesile olanlardan razı olsun. Kötülüklerin hızla yayıldığı bu ahir zamanda iyilerin ve iyiliklerin çoğalması için mücadele edenlerin varlığı daim olsun.