Bestekâr ve aynı zamanda bir hekim olan Alaeddin Yavaşça’nın eşi olarak hayatınızdaki yerinden ve öneminden bahseder misiniz?
Yavaşça’nın hayatımdaki yeri çok çok önemli çünkü onunla bizim 61 yıllık bir beraberliğimiz oldu. Kendisiyle tanıştığım zaman 19 yaşındaydım. Bugün diyorum ki “Ben Alaeddin Yavaşça Üniversitesini bitirdim.” Neden? Çünkü Alaeddin Yavaşça çok bilgili bir adamdı. Sadece doktor, sadece müzisyen değildi. Sokağa her çıktığımızda bana herhangi bir eserin tarihine dair bilgiler verirdi. Bir gün bir bakmışsınız Ayasofya’nın, bir başka gün de yolda karşılaştığımız herhangi bir yapıtın tarihini anlatırdı. Sanat tarihine yönelik derin bir bilgiye de sahipti. Dolayısıyla ben de onun bilgi dağarcığından çokça istifade ettim. Rahmetli ile yirmi yıl birlikte çalıştık. Onunla birlikte o kadar çok hoca ve müzisyen ile tanıştım ki işte bu da üniversitenin başka bir kazanımıydı benim için. Bu üniversitede müziğin inceliklerini öğrendim ve şiirin kapılarını araladım. Şiir yazmaya Alaeddin Yavaşça Üniversitesi yıllarında başladım. Kısacası dopdolu üniversite yıllarım oldu.
O; çok olgun, anlayışlı biri ve çok iyi bir eşti aynı zamanda. Birbirimizin hayatını kolaylaştırdık. Hemşire olduğum için doktorluk mesleğinde ona çok destek verdim. Ben aynı zamanda konservatuvardan emekliyim. Oradan edinmiş olduğum müzik bilgilerimle de kendisinin müzikle ilgili çalışmalarına destek verdim. Her iki mesleğinde de yanındaydım. Yavaşça, benim hayatımın her alanındaydı ve her an yanımdaydı. O yüzden şimdi çok yalnız kaldığımı hissediyorum.
Bir öğrenim ve öğretim tarzı olan meşk sistemi musikide de varlığını gösteriyor. Alaeddin Yavaşça’nın meşk geleneğimizin önemli halkalarından biri olduğunu biliyoruz. Ona göre meşk ne demekti ve o, meşk icrasını nasıl uygulardı?
Meşkte hocanın önünde diz çökülüp meşk edilecek usul tekrar tekrar vurulur. Önce hoca kendisi vurur, sonra beraber vurulur ve böylece usul iyice yerleşirdi. Daha sonra eserin tek satırı usul vurmak suretiyle ezbere alınıncaya kadar çalışılır ve ikinci satıra geçilmezdi. Hoca talebesine bir tek satırı usul vurarak çalışmasını ve ertesi gün gelmesini söylerdi. Büyük formda bir eserin meşki nerdeyse bir aya yakın sürerdi. Böyle meşke katılmış kişide usul en ufak detayına kadar yerleşir, bastığı perdeler ise kaymamak üzere sağlam hâle gelirdi. Şu usulün şu düm’üne şu hece geliyor, “-düm-te-ke” dediği zaman şu melodiye hitap ediyor, bu böylece satır satır çalışılıp yerleştiğinde kusursuz olarak da ezbere alınmış oluyordu. Notaya alınırken aynı hocanın bir devrede meşk ettiği kişi ile başka bir devrede meşk ettiği kişiye değişik ruh hâliyle okumasından kaynaklanan farklı versiyonlar olsa da bu yolla günümüze binlerce eser gelmiştir.
Meşk için hocanın zamanını harcayacağı, istidadını gördüğü bir öğrencisi olması gerekir. Nikoğos Ağa, meşk edebilmek için bir buçuk sene Dede Efendi’ye gidip gelmiştir. Dede Efendi, Türkçesini kontrol etmek için Baki’den bir gazel okutmuş, meşke ondan sonra başlamıştır. Meşkte eserlerin güftelerine uygun bir ifade tarzına, bestelendikleri makamların hususi özelliklerine, usul ve forma dikkat edilir, belli bir disiplin gözetilir. Derslerin süresi ve gidiş gelişlerin ne kadar süreceği hocaya bağlıdır. Öğrenci belli bir seviyeye gelince hoca, “Benim üzerinde durduğum şeylere dikkat!” deyip öğrencisini bırakır. Çırak usta hâline gelir ve böylece usta-çırak ilişkisi bir zincir hâlinde devam eder.
Tabii ki nota musiki sanatının ayrılmaz bir parçasıdır ve sanatkârın yakın bir yardımcısıdır. Notayı çok iyi bilip eseri çözmek gerekir, fakat eserin hafızada kalması usul gücüne dayandığından eseri sağlam perde basarak ve usul kaçırmadan okumayı sağlaması açısından usta ağızlardan eski tarz meşk etmek benim açımdan hâlâ önemli ve geçerli bir yoldur.
Türk musikisinin günümüze aktarılması bakımından büyük önem taşıyan, o dönemde ev ve konaklarda gerçekleştirilen meşk sistemi sizce Yavaşça’nın musikisini hangi yönlerden besledi?
Yavaşça meşke çok önem verirdi. Meşke gittiği hocalardan feyizler aldığını anlatırdı. Meşk sayesinde kimi hocadan tavır kimi hocadan usul kimi hocadan da ruhu almıştı. Münir Nurettin Selçuk’la Zeki Arif Bey’le de meşk yapmış ancak her birinden farklı meziyetleri kendine katmasını bilmiş bir sanatçıydı.
Meşki kendisinden sonra gelen kimselere de aktarmaya çalışmıştı. Mesela her ayın son pazarı olmak üzere evimizde üç yıl boyunca radyodan ve konservatuvardan 20-25 öğrencisiyle meşk yaptı. Hiç okunmamış eserleri odasından bulup getirip onları öğrencileriyle meşk etti. Hatta bu ekiple Cemal Reşit Rey Salonunda bir konser verdi. Konseri evde nasıl oturuyorlarsa aynı şekilde icra ettiler. Ev ortamını konser salonuna taşıdılar. Sedir üzerinde ev terliklerini de giymek suretiyle konser gerçekleştirdiler. Ancak hocanın bunca önem verdiği meşke öğrencileri sahip çıkmadı ve gereken değeri veremediler.
Piyasalaşmaya teslim olmayarak geleneksel meşk ahlakını ve tavrını sürdürme yönündeki tercihi onun, musikisini nerelerde icra edeceğini belirledi. Buradan yola çıkarak onun bu konudaki dik duruşundan ve musikinin zihnindeki tam karşılığından bahseder misiniz?
Alaeddin Yavaşça, 1950’li yıllarda Taksim’de bir muayenehane açıyor ama parası yok. Bankadan da meslek kredisi çekiyor, ayrıca o sıralarda da aletlerini satan birinden taksitle aletleri alıyor. Ciddi bir para sıkıntısı yaşıyor. Tam da o esnada Yavaşça’nın İstanbul Radyosu’ndan gazinolarda şarkılar söyleyen bir arkadaşı çalıştığı yeri bırakıyor. Aletleri satan kişi de durumu öğrenince Yavaşça’nın paraya çok sıkışık olduğunu gazino sahibine söylüyor. O kişi de Zeynep Kâmil Hastanesine Yavaşça ile görüşmeye gidiyor. Başhekimin odasında konuşuyorlar ve daha önceden sahne alan kişiye geceliğine 1500 lira verdiklerini, kendisine ise 3000 lira vereceklerini ve daha sahneye çıkmadan da bir yıllık parasını da peşin vereceklerini söylüyorlar. 1950’li yıllarda bu çok büyük bir para. O kişi, Yavaşça’ya. “İstersen bu parayı bankaya yatıralım, istersen Şişli’den sana bir apartman alalım.” diyor. Bu teklifleri “Ben müziğimi içki mezesi yapmam.” diyerek reddediyor ve musikiyi ilahi bir tefekkür aracı olarak gördüğünü ima ediyor.
Hoca, dik duruşundan hiç taviz vermedi. Doktorluğunda da böyleydi. İhtisası kadın doğumdu ve hiçbir zaman kürtaj yapmadı. Hatta kendisine kürtaj isteğinde bulunan ve ciddi paralar teklif edenlere: “Ha seni öldürmüşüm ha onu.” diyerek isteklerini reddederdi. Böyle dürüst bir insandı.
Aynı zamanda bir hekim Alaeddin Yavaşça. Temsilcileri Farabi ve İbn-i Sina olan tıbbın musikiyle birlikteliği ekolünün günümüzdeki temsilci diyebilir miyiz Yavaşça için?
Tabii ki deriz. Bu söyledikleriniz kaç asır öncesinde hem tıbbı hem de müziği aynı paralelde sürdürmüş kimselerdir. Alaeddin Yavaşça da o temsilciliğin, geleneğin son halkasıdır. Meşke sahip çıkışıyla, gazinolara çıkmamasıyla, duygusal yönüyle Allah’a olan inancıyla ve özellikle Zeki Arif Bey’den aldığı ilhamla o geleneği sürdürmüştür.
Tıbbın musikiyle birlikteliği çokça sorulan sorulardan biridir. Bazı doktorlarda çeşitli hobiler var. Kimi ressam, kimi şair oluyor. Meslek olarak tıp da çok yorucu ve onu edinebilmek de çok büyük zahmet gerektiriyor. Tıbbın hem tahsil hem icra hayatı çok yorucu. Doktorlar hastalarla sürekli uğraştığından bu durum onları ruhen çok yoruyor. Yani doktorluk sıkıntılı bir meslek. Dolayısıyla insanın deşarj olmaya da ihtiyacı var. Müzik de ruhun dinlendirilebileceği çok güzel mecra. Yavaşça da ruhunu dinlendirebilmek için şiirler yazıyor ve bunları besteliyor. Sonrasında saf ve güzel duygular taşıyor. Zeki Arif Bey dermiş ki biz bestelemiyoruz, bize yazdıran var. Yani bunun anlamı çok önemli. Yavaşça da ben beste yapmıyorum bana da yazdırıyorlar, derdi.
Son olarak hayatını beraber paylaştığınız ve her zaman destekçisi olduğunuz Alaeddin Yavaşça ile ilgili paylaşmak istediğiniz anılarınız varsa dinlemek isteriz.
Bir gün Diyarbakır ve Urfa’daki hastaneleri denetime gittiler. Bu denetim 15 gün sürdü. Diyarbakır’da ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın müzesini gezerken orada “Bu tatsız akşam saatinde, / Görünmez kanatlarınızla / Cama vurmayın hatıralar. / Sessizliğine doymadığım / O eski saatleri, yeni / Baştan kurmayın hatıralar.” dizelerini görüyor ve çok etkileniyor. Artık nasıl bir tesirin altında kaldıysa eve gelir gelmez daha bana sarılmadan “Bana müsaade eder misin?” diyerek odasına geçti. Ben de onu yalnız bıraktım. Bir müddet sonra odasından ıslık sesi gelmeye başladı. Bestelerini ıslıkla yapardı. Islık sesini duyunca ben beste yaptığını anladım. Besteyi bitirip de yanıma geldi ve öncelikle anlayış gösterdiğim için bana teşekkür etti. Diyarbakır’dan beri zihninde dolaşan o güfteyi, o şiiri kaybetmeden bestelemiş ve rahatlamıştı. Mesleğine ve yaptığı işe olan saygısı o kadar fazla ki beni bile durdurup işine bakar, evvela ona ağırlık verirdi. Bu da mesleğine duyduğu aşkın ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu.
Alaeddin Yavaşça Kimdir?
Prof. Dr. Alaeddin Yavaşca, Kilis Kemaliye İlkokulu ve Kilis Ortaokulunu bitirdikten sonra İstanbul Erkek Lisesini birincilikle tamamlayıp 1945’te mezun oldu. İstanbul Üniversitesine giriş imtihanını kazanarak tıp fakültesine başladı. 1951 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olan Yavaşca, İstanbul Üniversitesi 1. Kadın Doğum Kliniğinde, Ord. Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil’in yanında Haseki Hastanesinde ihtisasını yaptı ve 1955 yılında Kadın-Doğum Mütehassısı oldu. 1985 yılında Başhekim oldu.
Prof. Dr. Alaeddin Yavaşca’nın musiki hayatı 8 yaşındayken Batı musikisi keman dersleri ile başlamıştır. İstanbul’a gittikten sonra, Sadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk, Dr. Suphi Ezgi, Hüseyin Sadeddin Arel, Zeki Arif Ataergin, Nuri Halil Poyraz, Refik Fersan, Mesut Cemil, Ekrem Karadeniz, Süleyman Ergüner, Dr. Selahaddin Tanur gibi üstatlardan istifadeler sağlamış, İstanbul Belediye Konservatuvarı İleri Türk Müziği Konservatuvarı, İstanbul Üniversitesi Korosu gibi kuruluşlarda icra kabiliyetini ve musiki bilgisini geliştirdikten sonra 1950 yılında açılan imtihanı kazanarak İstanbul Radyosunda solist olmuş, zamanla Türkiye Radyolarında ve TRT bünyesinde danışma, denetleme ve repertuvar kurullarında önemli görevler almış, 1967’den bu yana solistliği yanında koro yöneticiliği de yapmıştır. İcracılığı yanında 140 civarında beste, semai, şarkı, çocuk şarkıları, çeşitli saz eserleri (peşrev, saz semai, medhal, etüd), dinî sahada da Mevlevi ayini ve ilahi formunda besteleri vardır. Alaeddin Yavaşça, 23 Aralık 2021 tarihinde vefat etmiştir.