MELEKLERE
NİÇİN İNANIYORUM?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Meleklere iman, altı iman esasından biridir. Kur’an-ı Kerim, pek çok ayette meleklere iman etmemizi ister. Her Müslümanın, diğer iman esaslarıyla birlikte meleklere de iman etmesi zorunludur. Melekler, duyularla idrak edilemeyen, görünen âlemin ötesinde nurdan yaratılmış latif varlıklardır. İman esaslarına ilişkin bilgimiz, meleklerin peygamberlere ulaştırdığı vahiyle bilinir. Kitaplara iman da özünde meleklerin getirdiği vahye iman etmekle ilişkilidir. Melekler, Allah’ın mesajını bize ulaştıran peygamberlerin yardımcısı ve destekçisidir. Müminler, peygamberler gibi Allah katından indirilene, meleklere, kitaplara ve peygamberlere aralarında bir ayrım yapmaksızın iman etmekle yükümlüdür. (Bakara, 2/285.) Meleklerin varlığını inkâr etmek de diğer iman esaslarını inkâr etmek gibi açık bir sapkınlık olarak nitelendirilmiştir. (Nisa, 4/136.)
Melekler, Allah’ın emirlerini yorulmak bilmeden yerine getiren fizikötesi varlıklardır. İnsan anlayışının sınırlarını aşan bir boyutta, yemeden, içmeden, uyumadan ve cinsiyetleri olmaksızın varlıklarını sürdürürler. Her yağmur tanesini yeryüzüne indiren, ana rahmindeki cenine ruh üfleyen, ilahi mesajı, vahyi peygamberlere ulaştıran da meleklerdir. Her yağmur damlasını belirlenmiş bir plana göre indiren, rüzgârı ihtiyaca göre yönlendiren melekler, rızkın dağıtımındaki ilahi nizamın, merhametin ne kadar ince işlediğini gösterir. Meleklere inanmak, evrenin yalnızca gözle görünenden ibaret olmadığına, bir nizam içinde işlediğine ilişkin derin bilinç ve teslimiyeti gerektirir. Yıldızların dönüşünü, yağmurun yağışını, rüzgârın esişini fizik kanunlarının mekanik sonucu olarak değil ilahi iradenin melekler eliyle icra ettiği bir sanatı olarak görmeyi sağlar. Bu, evrene bir ruh ve yeni bir anlam katar.
Meleklerin özellikleri
Duyu ötesi âleme ait latif varlıklar olan melekler, gözle görülmezler. Melekler kanat sahibi, hızlı, kuvvetli, yeme içme, uyuma, yorulma, yaşlanma, erillik dişilik gibi niteliklerden arınmış nurani varlıklardır. Yaratılmışlardır ve ilahlık vasıfları yoktur, zaman ve mekânda bulunsalar da latif varlıklar olmaları nedeniyle mekânla kayıtlı değillerdir. Süratli hareket edebilme ve farklı şekillere bürünme yetenekleri vardır. Melekler, daima Allah’a itaat eder, asla isyan etmezler. Allah’ın emirlerini yerine getirirken yorulmaz ve usanmazlar. (Enbiya, 21/19.) Sürekli ibadetle meşguldürler (Zümer, 39/75.) ve asla O’nun emrinden çıkmazlar. (Tahrim, 66/6.) Onları ibadetten alıkoyacak şehvet, nefis gibi duyguları yoktur. Melek oluşları itibarıyla birbirlerine eşit olsalar da görevlerinin önemine göre Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail büyük melekler arasında sayılmıştır. Akıl, meleklerin varlığını mümkün görür, zira gözle görünmeyen tek varlık onlar değildir. Kur’an ve sünnet ise varlıklarını ve özelliklerini açıkça haber vermiştir.
Hayattaki görünmez yardımcılar
Meleklere iman, insanın ruh atlasına çizilmiş ilahi bir harita gibidir; onu varoluşun temel korkusu olan yalnızlık, başıboşluk hissinden kurtaran bir rehberdir. Bu inanç, insanın evrende tek başına olmadığı, doğumdan ölüme uzanan yolda görünmez yoldaşları olduğu hissini verir. İnsanın çetin anlarında, ilahi yardımın taşıyıcıları olan meleklerin varlığını bilmek, kalbe sarsılmaz güven ve huzur verir. Hayatın fırtınaları karşısında görünmez kalkanlarla korunduğunu, ruhunun emin ellerde olduğunu hisseden kişi, korkularından arınır ve kaderin getirdiklerine karşı derin bir metanetle teslimiyet kazanır.
Bu manevi dostluk, aynı zamanda sorumluluk bilincini de besler. Her sözün, eylemin ve niyetin yazıcı melekler tarafından kaydedildiği şuuru, vicdana yerleştirilmiş en etkili ahlaki denetimdir. “Allah, her şeyi bilir.” şeklindeki soyut ilke, bu inançla, kişisel, anlık ve somut bir farkındalığa dönüşür. Bu farkındalık, bireyi en gizli anlarında bile bir edep ve şeffaflık zırhıyla kuşatır. Böylece hayat, her anı değerli ve hesabı verilecek bir imtihan sahnesine dönüşürken insan da davranışlarının rotasını daima daha iyiye çevirme gayretine girer.
Bu kozmik muhasebe, insanın hiçbir emeğinin zayi olmayacağının da teminatıdır. Fâni ömre sığdırılan iyilikler ve çabalar, meleklerin şahitliğiyle ebedî bir arşive nakşedilir. Bu, Allah’ın kulunun en küçük gayretini bile önemsediğinin bir ifadesidir. Aynı zamanda insana yaptıklarının kalıcı bir değere dönüştüğünü bilmenin mutluluğunu yaşatır. Dahası, insanın iyilik ile kötülük arasındaki mücadelesinde yalnız olmadığını, şeytanın fısıltılarına karşı kalbe ilham edilen meleki esintilerle umudunu diri tutar. Bu bilinçle iyilikler çoğalır, kötülükler azalır.
Meleklere iman, insanın ibadet ufkunu evrensel boyuta taşır. Secdeye vardığında, dua ettiğinde, aslında tek başına olmadığını; kâinatı dolduran, yorulmadan Allah’ı tesbih eden o muazzam meleklerin zikrine katıldığını idrak eder. Kendi odasındaki ibadeti, arşı titreten o lahuti tesbihin bir parçası hâline gelir. Bu farkındalık, kulluğa müthiş bir şevk, derinlik ve anlam katar. Kişi, sayısız melekle birlikte Rabbine yöneldiğini hissederek kendi iradi itaatinin kıymetini anlar. Kısaca, meleklere iman, soyut ilahi gerçekleri gündelik hayatımızda hissedilir pratik ilkelere dönüştürür.
Meleklere ihtiyaç var mı?
Yüce Allah sınırsız ilim ve kudretiyle hiçbir şeye muhtaç değildir, bir desteğe ve yardımcıya ihtiyacı yoktur. Meleklerin varlığı, Allah için bir ihtiyaç değil O’nun sonsuz hikmet ve iradesinin bir tecellisidir. Allah, yeryüzünde her şeyi sebepler dairesinde yani sünnetullah ile icra eder. Melekler, sebepler zincirinin en nurani ve latif halkalarıdır. Kâinat, sebep ve sonuçların muhteşem ahenkle birbirine bağlandığı bir sanat eseridir. Allah, dileseydi güneşi yaratmadan aydınlatır, bulutsuz da yağmur yağdırırdı. Ancak O’nun kanunu, sanatının inceliklerini ve kudretinin büyüklüğünü göstermek üzere her sonucu bir sebebe bağlamıştır. Ateşi yakmak, suyu hayat vermek, bulutu yağmur için birer sebep kılmıştır. Dileseydi, ateşsiz yakar, susuz yaşatır, bulutsuz yağdırırdı. Ancak O’nun sanatı, sebeplerle sonuçları birbirine bağlamakta, böylece hem aklımıza yol göstermekte hem de sanatının inceliklerini sergilemektedir.
İşte melekler, bu ilahi sistemin görünmeyen dünyadaki manevi sebepleridir. Varlıkları, evrenin sadece gördüğümüzden ibaret olmadığını, her an işleyen latif ve manevi bir nizamın da olduğunu bize bildirir. Bir hükümdarın gücü, her işi bizzat kendisinin yapmasıyla değil emirlerini en ücra köşelere kadar ulaştıran, elçileri ve ordularıyla ölçülür. Bu görevliler, hükümdarın acizliğinin değil, aksine hükmünün ne denli geniş, düzeninin ne kadar sağlam olduğunun ispatıdır. Dolayısıyla Allah’ın elbette meleklere ihtiyacı yoktur. Fakat bizim, Allah’ın sonsuz kudretini, kuşatıcı merhametini, ince sanatını ve mutlak adaletini daha derinden kavrayabilmek için meleklere inanmaya ihtiyacımız vardır.
Hikmeti gereği Allah’ın insanın amellerini kaydetmekle melekleri görevlendirmesi, O’nun mutlak bilgisine katkı sunmak için değil insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesi içindir. Zira insan, fıtratı gereği unutmaya ve inkâra meyillidir. Omuzlarımızdaki o şerefli yazıcılar (kiramen kâtibin), kesintisiz bir titizlikle her nefesi, sözü ve eylemi ilahi bir belgeye dönüştürür. Mahşer gününde, tüm savunmaların ve dünyevi bahanelerin tükendiği an geldiğinde, amel defteri bir ayna gibi önümüze konulacaktır. İşte o an, bütün itiraz kapıları kapanacak, en inatçı ruhlar dahi kendi eserleri karşısında yelkenleri suya indirecek ve ilahi adaletin zerrece şaşmayan hassasiyetine tam teslimiyetle ikna olacaktır. Bu durum, insana zerre kadar haksızlık yapılmayacağına dair sarsılmaz bir inancı kalplere nakşeden, ilahi rahmet ve adaletin en muhteşem tecellilerinden biridir.
Farklı görevler,
farklı melekler
Allah, farklı görevler için çok sayıda melek yaratmıştır. Bunların yaptıkları işleri tam olarak bilemeyeceğimiz gibi sayılarını da tam olarak bilemeyiz. Melekler, görevlendirildikleri işleri yerine getirmekle yükümlüdürler. Yapmama ve karşı çıkıp itiraz etme seçenekleri yoktur. Kur’an-ı Kerim, Allah’a hamd ve kulluk (Araf, 7/206.), elçilik (Hac, 22/75.), müminlere yardım ve destek (Âl-i İmran, 3/123-125.), inananları müjdeleme (Fussilet, 41/30-32.), kâinatla ilgili işleri yerine getirme (Naziat, 79/5.) gibi işleri, meleklerin görevleri arasında zikretmiştir.
Aslında bütün meleklerin temel görevi, Allah’a ibadet ve kulluktur. Hepsi, melek oluşları itibarıyla birbirlerine eşittirler. Ancak bazı melekler yaptıkları işin ve sorumluluğun önemi açısından büyük melekler arasında sayılmıştır. Bu dört büyük melek arasında Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail’i (a.s.) saymak mümkündür. Bu melekler Allah’a kulluk dışında farklı görevleri de yerine getirmektedir. Cebrail, vahiy meleğidir; Mikail, kâinattaki tabiatla ilgili işlerden sorumludur; İsrafil, kıyamet geldiğinde sura üflemekle görevlidir ve Azrail de vakti geldiğinde insanların canlarını almakla görevlidir. Bunun dışında Allah’a yakın konumda yer alan ve sürekli Allah’ı tesbih eden (mukarrebin), insanın yaptıklarını eksiksiz kaydeden (kiramen kâtibin), kabirde sorgu işlemini yerine getiren (Münker-Nekir), cennette ve cehennemde (zebani) görevli meleklerden de söz edilmektedir.
Melekler, aynı anda farklı yerlerde olabilir mi?
Melekler, insan idrakinin ötesinde, nurdan yaratılmış latif varlıklar olmaları hasebiyle zaman ve mekân kaydından azadedirler. Maddi bir bedene sahip olmadıkları için, insanlar âlemini sınırlayan fiziksel engeller ve mesafeler onlar için bir engel teşkil etmez, bu sayede gökler ile yeryüzü arasında akıl almaz bir süratle hareket edebilirler. Bu ilahi kabiliyetin en somut tecellilerinden biri, ölüm meleği Azrail’in, dünyanın farklı köşelerinde eceli gelen sayısız ruhu aynı anda kabzedebilmesidir. Nitekim Kur’an’ın da can alan meleklerden çoğul olarak bahsetmesi, Azrail’in bu ulvi vazifeyi emrindeki yardımcılarıyla birlikte yürüttüğünü düşündürür; bu da onun bir ruhu alırken belirli bir mekânda bulunma zorunluluğu olmaksızın, ilahi emri anında yerine getirebildiğini gösterir.
Sonuç olarak meleklere iman, teorik bir inanç olmanın ötesinde, müminin varoluşuna ve kâinat tasavvuruna derin anlam katan canlı bir ilkedir. Bu inanç, kâinatın işleyişini yalnızca fiziksel kanunların mekanik bir sonucu olarak görmekten çıkarıp onu Allah’ın iradesinin nurani elçiler aracılığıyla her an tecelli ettiği bir sanat eserine dönüştürür. İnsanı, en büyük korkusu olan yalnızlık ve başıboşluk hissinden kurtarırken kiramen kâtibin gibi şahitlerin varlığıyla da ona sarsılmaz bir ahlaki sorumluluk bilinci aşılar. Böylece meleklere iman, gayb âlemi ile insanın gündelik hayatı, ahlakı ve ibadetleri arasında manevi bir köprü kurarak, imanı yaşanan ve hissedilen bir tecrübe hâline getirir.