MEHMET ÇEBİ
İLE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Koleksiyonculuk; kültürel hafızayı bir noktada diri tutmak, toplamak ve o kültürel hafızadan bir şeyler üretmek isteyen insanların istifadesine sunmaktır. Dünyadaki gelişmiş ülkelerin geçmişleriyle, tarihleriyle kurdukları bağların baş aktörlerindendir koleksiyonerler. Uzun süren emekleriyle ve hiç bitmek tükenmek bilmez o arayışlarıyla kendilerinden sonrakilere müthiş bir kültürel hafızayı emanet ederler.
Sanata olan ilginiz çok erken yaşlarda başlamış görünüyor. Aileniz ve çevreniz ruh dünyanızı, estetik bakışınızı nasıl etkiledi? Sanatla iç içe geçen hayat hikâyenizi kısaca dinlemek isteriz.
Bakırköy İmam Hatip Lisesi yıllarımda edebiyat ve sanata merak duymaya başlamıştım. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanmamın ardından Beyazıt Camii’nin yanındaki Çınaraltı ve Sahaflar Çarşısı vaktimin çoğunu geçirdiğim mekânlar olmuştu. Çınaraltı’nda daha ziyade tespih ve saat türünde eşyalar; Sahaflar Çarşısı’nda da bugünkü gibi üniversite kitapları değil el yazması kitaplar, hat levhaları, taş baskılar ve fermanlar satılıyordu. Koleksiyonerliğe ilk adımım, onlarca tespih ustasının ve satıcısının yer aldığı Çınaraltı’ndan tespih almamdır diyebilirim. Sonrasında Sahaflar Çarşısı’ndan da Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin iç içe geçmiş “Ali-Fâtıma” yazılı istif hat levhasıyla çeşitli hatlar almaya başlamıştım. Çınaraltı veya Sahaflar Çarşısı sadece alışverişin değil o zamanlar sohbetin, muhabbetin mekânı niteliğindeydi. Buralardaki şifahi kültürle, İslam sanatlarının ne olduğunu ve mahiyetini öğrendim. Daha gençlik yıllarımda devrin üstatlarıyla tanışma fırsatım oldu. Hamit Aytaç’ın, başta Fuad Başar, Hasan Çelebi, Savaş Çevik ve Hüseyin Öksüz gibi pek çok talebesini tanıma fırsatım oldu ve onlara çeşitli yazılar sipariş etmeye başladım. Okul zamanımın neredeyse yarısından fazlası buralarda geçiyordu. Sonrasında, Osmanlı sanat eserlerine de sahip antikacıların olduğu Bedesten’e inmeye başladım. Okul bitinceye kadar Osmanlı sanat eserlerine dair bilgi, birikim ve dost ağımı genişlettim. Okul bittikten sonra da Fatih’te bir yer tuttum ve kendime bir yer edindim. O zamana kadar edinmiş olduğum çevre sayesinde bir yerde herhangi bir eser satılacağı vakit bana sormaya başladılar. Kısacası sanat; merak, heyecan ve hayret verici yönünü ne kadar içine girdiysem daha da artırarak beni kendisine çekti, benim için vazgeçilmez bir hâle geldi. Sanatın, insan ruhuna nasıl iyi geldiğini ve nasıl güzel insan yetiştirdiğini, kendisine bir ömür vakfeden o nazenin sanatçıları karşıma çıkarmasıyla bizatihi yaşamış oldum.
Bir koleksiyoner olarak insanlık tarihi boyunca toplumsal sırların aktarılmasında önemli bir rol üstlenen koleksiyonların ve bunların izini süren koleksiyonerlerin kültürel hafızaya katkılarına yönelik neler söylersiniz? Ülkemiz insanı bu hususta nasıl bir durumda?
Koleksiyonculuk; kültürel hafızayı bir noktada diri tutmak, toplamak ve o kültürel hafızadan bir şeyler üretmek isteyen insanların istifadesine sunmaktır. Dünyadaki gelişmiş ülkelerin geçmişleriyle, tarihleriyle kurdukları bağların baş aktörlerindendir koleksiyonerler. Uzun süren emekleriyle ve hiç bitmek tükenmek bilmez o arayışlarıyla kendilerinden sonrakilere müthiş bir kültürel hafızayı emanet ederler. Ancak ülkemiz insanı bu konuda çok da iyi bir durumda diyemem. İngiltere, Almanya, Fransa, İsviçre ve Belçika gibi ülkelerde ortalama 20-30 bin kişiye bir koleksiyoncu düşerken ülkemizde bu rakam 1 milyona bir şeklindedir. Türkiye’de profesyonel seviyede koleksiyoncu sayısı 100 kişiyi bulmaz. Maalesef ülkemiz insanı sanattan ve sanat eserlerinden çok da haberdar değildir. Bunun önemli sebeplerinden biri müze açısından fakir bir konumda olmamız diye düşünüyorum. III. Milli Kültür Şurası için “Türkiye’de Sanat Piyasası ve Dünyayla Mukayesesi” adlı bir konuya çalışmıştım. Dünyada en fazla müze olan ülke Amerika (15 bin), sonra sırasıyla Almanya (6.500), İngiltere (5 bin), İtalya (4 bin). Düşünün, komşumuz Yunanistan’da 1.300 tane müze var. Ancak Türkiye’de ören yerleri de dâhil olmak üzere 250-260 müzemiz mevcut. Bu da ne yazık ki bizim, sergilenebilecek bir sanat eserine sahip çıkmadığımızı ve ona kıymet vermediğimizi göstermektedir.
Hat ve diğer Türk İslam sanatlarına olan ilginiz herkesçe malum. Ama özellikle hilye-i şerif ve tespih koleksiyonculuğu gibi özgün alanlara sizi yönelten neydi? Bunların sonucunda kurduğunuz “Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi”nin kuruluş sürecinden bahseder
misiniz?
Hilye-i şerif, Peygamber Efendimizin fiziki özelliklerini ve ahlaki güzelliklerini anlatan bir metin. Onun portresinin dış ve iç güzelliklerinin kelimelerle tasviri olarak düşünülen ilk hilyeyi levha hâlinde yazan 17. yüzyılın en büyük hattatı Hafız Osman’dır. Hafız Osman’ın yazdığı o model, şekil ve kalıp ondan sonraki gelen hattatlar tarafından taklit edilerek günümüze kadar gelmiş. Bunun güzelliğiyle ilgili bir problemimiz yok. Ancak bu metni her sanatçının kendi estetik kaygısıyla, ruh dünyasıyla, el kabiliyetiyle, hat sanatının gücüyle yeni bir tasarımla yazma imkânı sağlayalım diye düşündük. Bine yakın hattata farklı şekilde hilyeler yazdırdık. Bunların insanlara da gösterilmesi lazımdı. Böylece dünyanın en büyük hilye-i şerif sergilerini organize ettik. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Ayasofya’nın içerisinde açılışını Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı “Aşk-ı Nebi” adlı sergi düzenledik. Sonrasında “Aşk-ı Nebi Sanat Olunca” adlı sergimizi Katar ve Amerika başta olmak üzere çeşitli ülkelerde gerçekleştirdik.
Peygamberimize (s.a.s.) fiilî salat ü selamın en güzel şekli olarak yazdırdığımız binlerce hilyeyi sene içerisinde birkaç kez sergilemek yerine kalıcı bir mekânda sergilemeyi düşündük ve Sayın Cumhurbaşkanımıza meseleyi arz ettim. Kendisi de bir hilye-i şerif severi olarak uygun gördü. Süleymaniye’de, Mimar Sinan eseri Siyavuşpaşa Medresesinde İstanbul Sanat ve Medeniyet Vakfına bir yer verilerek hilye-i şerif ve tespih müzesi açılmış oldu.
Günümüzde geleneksel sanatlara olan ilginin arttığını görüyoruz. Dönemsel bir ilgi olarak kalmaması ve bu ilginin sürdürülebilir olması için neler yapılmalıdır?
Sanat, günlük üretilen bir yapıya sahiptir ancak kültür uzun bir dönemde oluşan ve fayda veren bir birikimdir. İnsanlardaki sanat şuurunun, anaokulundan başlayarak üniversite eğitimini de içine alacak şekilde yaklaşık 20 senelik bir program içerisinde oluşturulabileceği düşüncesindeyim. Maalesef ki böyle bir programın olması pek mümkün değil. Ancak yapılabilecek işler bence hâlâ var. Mesela Kültür Bakanlığı ve RTÜK bünyesinde bir çalışma yapılsa; Türkiye’de çekilen dizi ve filmlerde “Her dizi ve filmde Türk kültür sanatını anlatan ve özendiren en az 60 saniyelik bir sahneniz olacak. Bu sahnede, Türk kültürünü ve sanatını özendiren, onu cazip hâle getiren, insanlara onu sevdirecek küçük bir diyalog yer alacak.” diye bir şart konulsa. İzlediğimiz dizi ya da filmin kahramanları nasıl ki bir kafeye gidip çay içiyorlar, bir restorana gidip yemek yiyorlar ve bir mekâna gidip herhangi bir iş için görüşüyorlarsa bunlar bir sahnede de Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesinde yahut İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde veya İstanbul Modernde buluşsalar. Burada bir eseri de ön plana çıkarsalar. Keza MEB, okullarında sanat ve müzeyle ilgili dersini belirli aralıklarla uygulamalı olacak şekilde bir müzede yapsa. Bu vesileyle oradaki sanat eserleri ile çocuklar tanıştırılır. Ayrıca, müze görevlisinin müzedeki eserlerle ilgili bilgiler vermesi sağlanabilir ya da bir sanatçı davet edilerek bir eser nasıl yapılıyor, nasıl icra ediliyor, hangi aşamalardan geçiyor sorularına yönelik bilgiler verilse. Örnekleri çoğaltabiliriz ama bunlar yapılması zor işler değil diye düşünüyorum. Yeter ki bunları yapmaya bir niyetimiz olsun.
Sanat eserlerinin manevi yönüyle maddi değeri arasında nasıl bir denge kurulmalı? Siz koleksiyonlarınızı oluştururken bu dengeyi nasıl gözetiyorsunuz?
Sanat eserine yatırım yapan insanlar arasında zaman içerisinde çok büyük maddi kazanımlar elde edenler olmuş ve bunun örnekleri de var. Mesela, 90’lı yılların başında bir kazasker hilyesi 5 bin dolara rahatlıkla alınabilirken bugün aynı eser 100 ila 250 bin dolara; aynı şekilde bir Hafız Osman kıtası bin dolar civarındayken artık 20 ila 30 bin dolara ancak alınabiliyor. Batıda da bu şekilde; 1986-1987’de 100 bin dolara satılan Monet, Picasso ve klasik dönem eserlerinin fiyatları nerdeyse 50 kat artmış durumda. Ancak sanat eserinin yalnızca bir yatırım aracı olarak görülmesine karşıyım. Çünkü onun kendine göre bir ruhaniyeti olduğunu düşünürüm, her ne kadar bir emtia, bir obje bile olsa. Onun ruhuna nüfuz edebilecek, ondan manevi haz alabilecek insanların eser almasını isterim. Bendeki o sanat eserlerinin bu ruhaniyete, bu akla ve bu görüşe sahip insanlar tarafından alınmasını önceliyorum. Yatırım aracı olmasın demiyorum, olacaktır elbette. Tarih, bunun örnekleriyle doludur ancak sanat eserinin de mutlu olması için kendisine manevi olarak yatkınlık duyan birinin elinde olmasını isterim. Burada ifrat ve tefrite kaçmadan itidalli bir yol tutturmak gerekiyor.
Yapmış olduğunuz çalışmalar neticesinde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldünüz. Geleneksel sanatlarla ilgilenen genç koleksiyoner adaylarına ve sanatseverlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Herkesin sanatçı olması şart değil ancak herkesin belli oranda sanatsever olması iyi bir şey. Çünkü sanat insanlara güzel ve geniş bir bakış açısı sunuyor. Kelimelerle anlayamayacağımız birçok duyguyu bir sanat eseri bize fazlasıyla verebiliyor. Dolayısıyla insanın ruhuna hitap edebilecek sanata, sanat eserlerine insanların ulaşımının kolay olması; aynı zamanda insanların o sanat eserlerini aramak ve sanat eserlerinden manevi bir tatmin duymak gibi küçük bir kaygısının olması lazım. Kültür ve sanatı birbirinden ayırmadan neyi sevdiğimizi, niçin sevdiğimizi bilerek sanat eserlerine bakmalıyız. Bazı sanat eserleri size hitap etmeyebilir. Çünkü sanatın yelpazesi oldukça geniştir. Siz de kendi ruhunuza, aklınıza, kalbinize hitap eden bir sanatla en azından amatör düzeyde de olsa bir şekilde ilgilenin. Bu iş, bizim en başta ruhumuzu besleyecek, kalbimizi inceltecek bir şeydir.
Öz Geçmiş
Mehmet Çebi, 1968 yılında İstanbul’un Süleymaniye semtinde doğdu. Eğitim hayatına Namık Kemal İlkokulunda başlayan Çebi, lise öğrenimini Bakırköy İmam Hatip Lisesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olduktan sonra aynı üniversitenin İktisat Fakültesi Sosyal Siyaset Anabilim Dalında yüksek lisans yaptı. Üniversite yıllarında Beyazıt Sahaflar Çarşısı ve Çınaraltı’nda geçirdiği zamanlar, onun hat sanatına, tespih ve antikaya olan ilgisinin kaynağı olmuştur. Bu dönemde, sahaflarda ve antikacılarda vakit geçirerek İslam sanatlarına dair bilgisini derinleştirdi. 2015 yılında İstanbul Sanat ve Medeniyet Vakfını kuran Çebi, dünyada ilk olan Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesini Süleymaniye’de; 2018 yılında ise İstanbul Resimleri Müzesini açtı. 2020 yılında da Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü.