MEDİNE MÜDAFİİ Fahreddin Paşa
VATAN, İMAN VE ONUR UĞRUNA
BİR DİRENİ
Ş

Ahmet ÖZPEK
Tarih Öğretmeni

“Kahraman üç sınıftır. Maddede, yalnız maddede kahraman… Mânada, yalnız mânada kahraman… Hem madde ve hem mânada kahraman… Üstün sınıf üçüncüsü… Her şeyi birden toplayan ve dâvasını en üst mânalardan alıp cemiyete nakşeden, kazıyan…”
Necip Fazıl Kısakürek
Tarih, yalnızca zaferlerle değil uğruna mücadele verilen değerlerle de yazılır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuğu 20. yüzyılın başlarında, pek çok cephede çetin savaşlar verilmiş, ancak bazıları sadece askerî bir mücadele değil aynı zamanda bir iman ve inanç direnişi olarak tarihe geçmiştir. Bu direnişlerin en anlamlı ve etkileyicilerinden biri, hiç şüphesiz ki Medine Müdafaasıdır. Bu savunmanın adı, tarihe altın harflerle kazınmış bir komutanla özdeşleşmiştir: Fahreddin Paşa.
Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı’nın Arap topraklarındaki hâkimiyetinin sarsıldığı dönemde Fahreddin Paşa’nın Medine’yi savunması, sadece askerî bir başarı değil; bir sadakat ve kutsal emanetlere bağlılık destanı olarak da okunmalıdır.
Yaklaşık 110 yıl önce çölün ortasında Hz. Peygamberin ravzasını İngilizlere karşı 2 yıl 7 ay boyunca kahramanca savunan bir kahramanın üzerindeki tarihin biriktirdiği tozu kaldıralım ve edebi tekniklerle oluşturulan sahte kahramanlar yerine Yarbay Bassett’in ifadesi ile “Kaburga kemiklerine kadar bir askerdir” dediği gerçek bir kahramanı tanıyalım.
Fahreddin Paşa’nın Hayatı ve Askerî Kariyeri
Anne tarafından Akıncı Beyi Bali Bey’in soyundan olan Ömer Fahreddin Paşa (TÜRKKAN) 1868 yılında Osmanlı’nın Tuna vilayetine bağlı Rusçuk şehrinde doğmuştur.
Askerî eğitimi, onu Osmanlı ordusunun en yetenekli ve disiplinli subayları arasına sokmuştur. 1888 yılında Harbiye Mektebi’nden mezun olduktan sonra Kurmay Yüzbaşı rütbesi ile göreve başlamıştır. 1914 yılında I.Dünya Savaşı başladığında 4.Ordu’ya bağlı 12. Kolordu Komutanı olarak Musul’da bulunmuştur. 1915 yılında 4.Ordu Komutan Vekilliğine getirilmiş, Urfa, Zeytun, Musadağı ve Haçin’deki Ermeni İsyanları’nın bastırılmasını sağlamıştır. 1916 yılında 4.Ordu Komutanı Cemal Paşa tarafından Medine’deki Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atandı. 1919 yılında savaş esiri olarak Malta’ya gönderildi. 24 Eylül 1921 tarihinde Millî Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya gelmiş, Mustafa Kemal tarafından Güney Cephesi’ndeki Türk kuvvetlerini birleştirmekle görevlendirildikten sonra 9 Kasım’da Kabil Büyükelçisi olarak görevlendirilmiştir.
Fahreddin Paşa’nın özellikle Yemen ve Trablusgarp gibi Osmanlı’nın uzak ve zorlu coğrafyalarında görev yapması, hem askerî yetkinliğini hem de diplomatik becerilerini geliştirmesine katkı sağlamıştır. Arap halklarını, coğrafyanın zorluklarını, kabile yapısını ve yerel dinî hassasiyetleri yakından tanıyan Paşa, bu deneyimleri sayesinde Medine’deki görevine benzersiz bir hazırlıkla başlamıştır.
I. Dünya Savaşı ve Hicaz Cephesi
1914’te patlak veren I. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’ni dört cephede birden savaşmaya zorladı. İngiltere, Osmanlı’nın Arap topraklarındaki nüfuzunu zayıflatmak için bölgedeki Arap liderlerini ve aşiretlerini Osmanlı’ya karşı isyana teşvik etti. Bu bağlamda, Mekke Şerifi Hüseyin İngilizlerle anlaşarak 1916’da Osmanlı Devleti’ne karşı isyan bayrağını çekti.
Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya karşı isyan ederek sözde bağımsız bir Arap devleti kurma hayaliyle hareket etti. İngilizler ise Araplara bağımsızlık vaadi verirken bölgedeki Osmanlı hâkimiyetini çökertmek ve Süveyş Kanalı’nı güvence altına almak amacıyla hareket ediyordu. Bu ortamda, Medine’nin hem dinî hem stratejik değeri daha da belirginleşti. Bu kutsal şehri koruma görevi 4.Ordu Komutanı Cemal Paşa tarafından Medine’deki Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanı olarak tayin edilen Fahreddin Paşa’ya verildi.
Medine Müdafaası: Hazırlıklar, Kutsal Emanetler ve Kuşatma
Fahreddin Paşa, 1916 Temmuz’unda Medine’ye ulaştığında şehir hem içeriden hem dışarıdan tehdit altındaydı. İlk işi, Medine’nin tahkimatını ve lojistiğini güçlendirmek oldu. Hicaz Demiryolu üzerinden gelen yardım hatlarını korumak için özel birlikler kurdu. Cephane ve erzak stoklarını gözden geçirdi, şehirde yaşayan sivil halkla ilişkileri kuvvetlendirdi.
Kuşatma başladığında şehirde yaklaşık 15 bin Osmanlı askeri, çeşitli milletlerden oluşan bir sivil nüfus ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) türbesi ve çevresindeki kutsal emanetler bulunuyordu.
Medine’deki en hassas meselelerden biri de, Hz. Peygamber’e ait mukaddes emanetler ve kutsal eşyaların güvenliğiydi. Fahreddin Paşa, Medine’nin düşeceğini anladığı anda, bu kutsal mirasların İngilizler ya da isyancılar tarafından yağmalanmasını önlemek amacıyla olağanüstü tedbirler aldı.Özenle paketlenen emanetler, Hicaz Demiryolu üzerinden İstanbul’a gizlice sevk edildi.
İngiliz destekli Arap birlikleri, Hicaz Demiryolu’nu tahrip ederek şehre ulaşımı ve gelebilecek yardımları kesmeye çalıştı. Aylar süren kuşatmada gıda ve ilaç tedariki neredeyse durma noktasına geldi. Asiler, Mekke Valisi Galib Paşa’nın tedbirsizliği sebebiyle 9 Haziran’da genel saldırıya geçerek 16 Haziran’da Cidde’ye, 7 Temmuz’da Mekke’ye, 22 Eylül’de Taif’e girerken Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medine dışındaki büyük merkezler isyancıların eline geçti. Bu sırada Kanal Harekatı devam ettiği için Osmanlı Devleti Hicaz’a asker gönderemiyordu.
Direnişin Sembolü: "Çöl Kaplanı"
Kuşatma altındaki Medine’de günlük yaşam gün geçtikçe zorlayışıyordu. Gıda ve su sıkıntısı had safhadaydı. Askerler, bir zeytini üçe bölerek yiyiyor, hurma çekirdeklerini kavurup öğüterek un yapıyorlardı. Şehirde bulunan halk, Osmanlı askerleriyle birlikte direniyor, dualarla ve sabırla bekliyordu. Bütün olumsuzluklara rağmen Fahreddin Paşa, kuşatma süresince sadece bir komutan değil aynı zamanda bir kahraman ve lider olarak da öne çıktı. Kendisine gelen teslim ol çağrılarını her defasında reddetti . Askerlerine moral vermek için bizzat halkın arasında dolaştı, birliklerin moralini yüksek tutmak için Türklerin peygambere olan sevgisine ve dinine bağlılıklarına sıkça vurgu yaptı.
"Ben bu mukaddes beldeyi, Hazreti Peygamber’in kabrini, İngilizlere ve onların maşalarına teslim edemem!" diyerek adeta bir inanç manifestosu yayınladı. Bu kararlılığı, onun yalnızca Osmanlı ordusunun bir neferi değil aynı zamanda İslam ümmetinin bir hizmetkârı olduğunun göstergesiydi.
Medine’de savunma hattının her geçen gün daralması ve imkânların azalması Osmanlı subayları ve askerleri arasında huzursuzluk meydana getirmişti.Bu durumu ortadan kaldırmak isteyen Fahretin Paşa cuma namazını kılmak üzere bütün askerlerini Mescid-i Nebevi’de toplamış ve onlara şu hitabı gerçekleştirmiştir:
“…Mısır daki İngiliz generali Ragnel Doncet güya şahsi menfaatimi düşünürcesine hayatım hakkında teminatlar vererek gönderdiği beyanname ile beni kandırmaya çalıştı. Ben bu tacizcilere, bu işgalcilere şu cevabı verdim: Muhammedîyim, Türküm ve askerim. Tefâhürü/ övünmeyi sevmem.Kardeşlerim! Sizin bana ve benim size itimadım oldukça, sabır ve sebat edip düşmana boyun eğmeyeceğiz.
… bize: "Siz Medine’yi müdafaa edemezsiniz, tahliye ediniz!" diye birkaç defa teklifte bulundular. Ben bu teklifleri reddettim ve bugüne kadar Hz. Peygamber’in mübarek kabrini siz kahramanlarla müdafaa ettim. Vazifemiz pek mühimdir. Sabır ve sebat edip düşmanlarımızı itaate mecbur edeceğiz, hatta bu uğurda icap ederse hep beraber şehit olacağız.İşte size lâzım olacak kadar vaziyeti izah ettim.Sizden ve benden sabr-ü sebat ve devam-ı mukavemet, Cenab-ı Hakk tan hidâyet, Peygamberden şefaat!”
Hiçbir yerden yardım alamaz duruma gelen şehirde kalmış olan halk ve asker arasında açlık ve hastalıklar ortaya çıktı. Bu güç şartlara rağmen Fahreddin Paşa şehrin müdafaasını sürdürdü, hatta kuşatmadan önce kaleyi tahliye etmesini teklif eden İstanbul Hükûmetine, "Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem, eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin." cevabını verdi.
I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti için ateşkes antlaşması olan Mondros imzalanmıştı. Medine’den geri çekilme emri çoktan verilmişti ama Fahreddin Paşa’nın teslim olmaya hiç niyeti yoktu. Fakat gelişen şartlar Medine’nin teslimine yol açmış ve kabul edilen teslim şartlarının başında, “Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi kumandanı Fahreddin Paşa hazretleri yirmi dört saat zarfında Hâşimî kuvvetleri karargâhının misâfir-i hâssı olacaktır” ibaresi yer aldığı halde Fahreddin Paşa Ravza-i Mutahhara yakınındaki bir medreseye giderek burada önceden hazırlatmış olduğu yatağına girdi ve bir yere gitmeyeceğini bildirdi. Fakat kendisiyle görüşmeye gelen kumandan vekili Necib Bey ve etrafındakiler tarafından tutulup Hâşimî karargâhında hazırlanmış olan çadırına götürüldü (10 Ocak 1919). Şerif Abdullah’ın kuvvetleri antlaşma gereğince 13 Ocak 1919’da Medine’ye girdi. Böylece Mondros Mütarekesi’nden yetmiş iki gün sonra Medine teslim edilmiş oldu.Esir alınarak elleri bağlanmış ve kollarına girilirek götürülürken “Bayrağım! Al bayrağım! Kızgın kumlarda yatan şehidlerim! Gazilerim! Elvedâ! Efendimiz elvedâ! Ben gitmiyorum. Vallâhi beni zorla götürüyorlar!..” demiştir.
İngilizler tarafından “Türk kaplanı” diye adlandırılan Fahreddin Paşa 27 Ocak’ta savaş esiri olarak Mısır’a gönderildi. 5 Ağustos’ta Malta’ya sürgün edildi.Malta’da iki yıl esir hayatı yaşamıştır. Meclisin girişimleri sonunda serbest kalabildi.
İtalya, Almanya, Rusya üzerinden gelerek 2 Ağustos 1921’de Kars’ta vatana ayak basabildi. 24 Eylül 1921’de Ankara’ya geldi. 9 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kâbil sefirliğine tayin edildi. Türk-Afgan dostluğunun gelişmesinde önemli rol oynadı. Ruslarla mücadele eden Başkurdistan Cumhurbaşkanı Zeki Velidi Togan’a yardımda bulundu. 12 Mayıs 1926’da görevinin sona ermesi üzerine yurda döndü. 5 Şubat 1936’da Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden tümgeneral rütbesiyle emekliye ayrıldı. 22 Kasım 1948’de vefat etti ve vasiyeti üzerine Rumelihisarı’na defnedildi. Mezarı Aşiyan Mezarlığı’ndadır.
Fahreddin Paşa, yalnızca bir Osmanlı komutanı değil; aynı zamanda inançla yoğrulmuş bir lider, bir mücahit, bir adanmışlık örneğidir. Onun Medine Müdafaası, tarihe sadece bir direniş olarak değil bir iman ve sadakat destanı olarak geçmiştir.Yıkılmakta olan bir imparatorluğun onurunu, kutsallarını ve ahlaki değerlerini savunan bu büyük kahramanın hikâyesi, sahip olunması gereken değer ve inançla nasıl mücadele verileceğini ve tarihin nasıl onurla yazıldığını göstermektedir.
Yazımızı başladığımız gibi Necip Fazıl Kısakürek merhumun ifadesi ile tamamlayalım: “Kıymet hükmüne erdirilemeyen hâdise, bilinse de bilinmiyor demektir”.
Kaynakça
• https://islamansiklopedisi.org.tr
• https://www.aa.com.tr
• https://ogmmateryal.eba.gov.tr
• Necip Fazıl Kısakürek, Sahte Kahramanlar
Tarihte bu ay neler oldu?
Ayasofya’da ilk cuma namazı kılındı
(1 Haziran 1453)
Sultanahmet Camii ibadete açıldı.
(9 Haziran 1617)
Soyadı Kanunu kabul edildi.
(21 Haziran 1934)
Kosova Muharebesi, Osmanlı ordusunun galibiyeti ile sonuçlandı.
(28 Haziran 1389)
Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararı aldı ve Hatay ili oldu
(29 Haziran 1939)