MASALSI ABBARALAR

Seher MERİÇ

Elimde bomboş bir sayfa ve gönlümde beni her gördüğümde büyüleyen bir şehrin hissettirdikleri var. Nereden başlasam diye düşünüyorum. Anlatacak çok konu var ama üzülerek söylemem lazım ki sınırlı yerim var. Mardin ile ilgili o kadar çok kitap var ki anlata anlata bitirememişler. Ben sizlere şehirden çok “abbara”ları anlatmak istiyorum.

Eminim bu kelimeyi ilk defa duyan birçok okurum vardır. Mardin, farklı inançlara sahip insanların bir arada huzurla yaşadığı kent olarak bilinir. Ama bence Mardin, abbaraların başkentidir. Söylerken de yazarken de kulağa masalsı geliyor değil mi? Öncelikle sizlere kelime manasını anlatayım. Abbara, en basit anlatımıyla Mardin’in geleneksel sokaklarındaki kemerli geçitlere verilen isimdir.

Örgü teknikleri kullanılarak, eğrisel yüzey ya da yüzeylerden oluşan mimari örgü öğesine abbara deniliyor. Abbaralar, bazen sivri kemerli, basık kemerli veya yuvarlak kemerli olup örgü sistemi beşik tonoz, çapraz tonoz olarak karşımıza çıkabiliyor. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki diğer illerde de rastladığımız bu yapılara “kabaltı” da denilmekte.

Peki, nedir bu gizemli sözcüğü imar ettiren sebep, diye düşünürken Ulu Cami’den çıkmış, dar sokaklarda fotoğraf çekiyordum. Sağa döner dönmez hemen karşıma basık kemerli bir abbara çıktı. Ben fotoğraf çekerken bir hanımın seslendiğini duydum “Hoş geldiniz.” diyordu. Gayriihtiyari önce arkama sonra sağıma ve soluma baktım. Kimseyi göremedim. Hanım tekrar seslendi: “Buradayım, yukarıda!” Gülümsüyordu. Ben de hem sesin nereden geldiğini bulduğum hem de gülümseyen bir yüzle karşılaştığım için sevinmiştim. Hoş buldum, diye karşılık verdim. Sonra güzel bir sohbet başladı. “Nereden geliyorsun? Beğendin mi buraları?”

Duvar yüksekliği en az dört metre olan taş bir evin terasından bana seslenen bu güler yüzlü hanım ve kızıyla yukarı doğru bakarak konuşmaktan boynum ağrıyana kadar sohbet ettim.

Bu arada abbaralara biraz ara verip size Mardin’in kendine has taş evlerinden bahsetmeliyim sanırım. Çünkü yarım saat kadar sohbet ettiğim bu hanım da taşların mimari şaheser hâline geldiği tarihî bir Mardin evinde oturuyordu. 1979 yılında kentsel sit alanı ilan edilerek bu evler koruma altına alınmış. Bölgede kolayca erişilebilen sarı kalker taşı, Mardin evlerinin başlıca yapı malzemesi olmuş. Kapı, pencere, asma kat gibi zorunlu kullanımların dışında ahşap işçiliğine yer verilmemiş. Yüksek tavanlı evler kışın soğuğundan, yazın sıcağından korumaya yönelik içe dönük olarak inşa edilmiş. Ayrıca sahip oldukları dört metrelik duvarlarıyla da sert iklimlere karşı koruma oluşturması da oldukça akıllıca. Her birinin terası bir önündekine bakacak şekilde konumlandırılan Mardin evleri, böylelikle sosyalleşmeyi sağlayan teraslanmalara da sahip. Evler harem ve selamlık adı verilen iki ana mekândan oluşuyor.

Adının Hacer olduğunu öğrendiğim hanım, doğma büyüme buralıymş. Benim fotoğrafını çektiğim abbara kendilerine, hemen onun bitiminde başlayan abbara ise hemen yan komşularına aitmiş. Abbaralar muhakkak bir evin altında yapılıyor. Yani aslında bizler sokakta dolaştığımızı zannetsek de aslında başımızı kaldırdığımızda bir evin altından geçiyoruz. Ne ilginç değil mi?

Evlerin altında açılmış tüneller. Okuduğum kadarıyla, kışın soğuktan yazın da sıcaktan korunmak için geçitleri kullanıyorlarmış. Şimdi de çok farklı değil. Rüzgârdan, yağmurdan, güneşten korunmak için bu ilginç mimari yapılar kullanılıyor.

Tarihî sokakların üzerinde, altta geçit bırakılarak inşa edilen ve kentte yakın zamana kadar 106 tane olan abbaranın çoğu yıkılmış ya da çökerek hasar görmüş. Yükseklikleri 1,5 metre ile 5 metre arasında değişen abbaraların sayısı, bu nedenle 60 civarında kalmış.

Hacer Hanım ısrarla “Burada şahane bir Mezopotamya Ovası manzarası var, gel buradan fotoğraflarını çek.” diye evinin terasına davet etti. Ben kibarca hava kararmadan görmem gereken çok yer olduğunu söyleyerek yoluma devam ettim. Aslında biraz eksik söyledim. Fotoğraf çekerken kendi kendime kalmayı, gözümle gördüğüm bir karenin deklanşöre bastığımda benim bir hatıram hâline gelmesini çok seviyorum.

Son yıllarda bölgede turizm çok önemli bir gelir kaynağı olmuş. Bu yüzden de abbaraları korumak ve onarmak oldukça önemli.

Mardin, mevsimden bağımsız olarak çok sayıda turisti ağırlayan bir kent olduğu için ana cadde her zaman çok kalabalık oluyor. Daracık kaldırımlarda ilerlemeye çalışmak zor ama renkli görüntüler sunduğu için de bir o kadar keyifli. Biraz ana caddede dolaşıyorum. Öğlen yemeği için her zaman kapısının önünde kuyruk olan lahmacuncuda karnımı doyurduktan sonra abbaraların daha çok bulunduğu Savurkapı, Şar ve Şehidiye Mahallelerine yürümeye başlıyorum. Bahsettiğim bu bölge, ana caddenin hemen üst tarafları oluyor.

Abbaraların tarihi, kentin kuruluşuna kadar uzanıyor. Artukluların, Osmanlıların, kısaca kim burada yaşamışsa onların bunlarda bir harcı olmuş. Abbaralar, geçiş yolu ve güvenlik için inşa edilmiş. Aşağıdan gelecek bir tehdidin veya bir geçişin önünü kesmek için yapılmış. Bu korunma şeklini Kapadokya bölgesindeki yer altı yaşam alanlarında da görebilirsiniz. Tabii o zamanlar kameralı güvenlik sistemleri yokmuş. Ama güvenlik ihtiyacı insanlık tarihi ile başlamış ve hayatta kalmak için farklı yöntemler geliştirilmiş.

Burada bir teraslama sistemi var. Her bir abbaranın 3-5 metre aşağısında bir başka abbara var. Bu bir kademe geçişi olarak görülüyor. 5 metreden 25 metreye kadar uzanan abbaralar mevcut.

Aslına bakarsanız burası tam bir film platosu. Hiç bir masraf yapmadan şahane filmler çekilebilir.

Bazı abbaraların içlerine maalesef duvar yazıları yazılmış. Tarihî kentlerdeki gökyüzünü istila etmiş elektrik kabloları, çatıları ve pencere önlerini kapatmış çanak anten ve klimalardan sonra şimdilerde de duvar yazıları o tarihî dokuyu bozmakta. Tam elinize fotoğraf makinenizi alıyorsunuz oradan bir kablo, buradan bir çanak anten çıkıyor. Şimdi de karşıma yüzlerce yıllık abbaraların içine yazılmış bir yazı çıktı. İnsan üzülüyor. Tabii güzel çalışmalar da yapılıyor. Midyat’ta elektrik kablolarının yerin altına alınma çalışmalarının devam ettiğini söyleyeyim. İnşallah en kısa zamanda da biter.

Şehidiye Mahallesinde fotoğraf çekerken Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ayak izinin bulunduğu Hatuniye, diğer adıyla Sıttı Radviyye Medresesine de uğradım. Artuklu döneminde inşa edilmiş olan bu medreseye bir rivayete göre, Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden dönerken Mardin’i sevmesinden dolayı Efendimiz’in ayak izini bırakmış. Sıttı Radviyye Medresesi, mimarisi açısından Anadolu’nun ilk örneklerinden sayılıyor. Cennet ve cehennem adında iki adet mihrabı bulunan medresede yıldız ve gül motifleri sıkça kullanılmış. İnsanın içine ferahlık ve dinginlik veren bir havanın hâkim olduğu bu yerde ikindi namazımı kılıp bir süre ince ince işlenmiş bu iki mihrabı inceledim.

Akşama doğru artık yürümekten yorulduğunu hissetiğim ayaklarımı dinlendirmek için Mezopotamya Ovası’na bakan bir kahve salonuna gittim. Akşam ezanı okunmuş ve artık “gündüzü seyranlı, gecesi gerdanlık” denilen bu kadim kentin ışıkları yanmaya başlamıştı. Kendime sade bir kahve istedim her zamanki gibi. Yanına az özce çarşıdan aldığım lezzetli Süryani kurabileriyelerim eşlik etti.

Bu şehre ilk geldiğim yıllar düştü aklıma. O zaman da böyle bir yerde oturup yine bu muhteşem ovayı seyretmiştim. O vakitler, sağ tarafta sadece Kızıltepe yolunun ışıkları görünüyordu. Onun dışında deniz gibi dingin ovadan gelen ılık bir rüzgâr yüzümü yalayıp geçmişti. Uzun uzun oturup Mardin’i dinlemiştim. Şimdi ovanın birçok yerinde ışıltılar, topraktan yeşeren filizler gibi çıkmış. Ovanın bitimi ise Suriye toprakları.

Bu şehre her geldiğimde bulduğum bambaşka bir güzellik oluyor. Bu seferki nasibim abbaralar oldu.

Mardin sokakları birbirine abbaralarla bağlanıyor.

Serin ve koyu gölgeli bu abbaralar, yazın ağır sıcaklarda kışın ise ürperten soğuklarda küçük ve kuytu sığınaklar görevi görüyor. Aynı hepimizin bir abbarası olduğu ya da olmasını istediğimiz gibi. Geçtiği, geçmeye çabaladığı... Geçerken sığındığı... Geçince karşısına çıkanı merakla beklediği...