MANEVİ BAĞLARIMIZ AÇISINDAN
ARZ-I MUKADDES
VE KUDÜS
Doç. Dr. Sema ÇELEM
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
Kudüs, varlığı insanlıkla başlayan ve İslam medeniyetinin temellerinin atıldığı ikinci şehirdir. Hz. Adem ve Hz. Havva hubûtla sonuçlanan cennet sürecinden sonraki dünya hayatlarına önce farklı bölgelerde başlamış, uzun yıllar birbirlerinden ayrı kaldıktan sonra ilahi rahmetin ikramı olarak Mekke’de buluşmuş, bu kutsal şehri yurt edinmişlerdir.
Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmran suresinin 96. ayetinde yeryüzünde inşa edilen ilk mabet olarak Kâbe’den söz eder. Sahabeden Ebu Zer (r.a.) Hz. Peygamber’e ikinci mabedin hangisi olduğunu sormuş, Hz. Peygamber bu soruya, “Beytü’l-Makdis” cevabını vermiştir. Buhari ve Müslim’de yer alan bu rivayetin devamında iki mescidin yapımı arasında kırk yıl gibi kısa bir süreden bahsedilmesi, her ikisinin de öncelikle Hz. Âdem’in eliyle yapıldığını, tarih boyunca yaşanan doğal afetler ve savaşlar gibi etkenlerle yıkılan bu mabetlerin sonraları yeniden inşa edildiğini düşündürmektedir.
Kur’an, Kâbe’nin inşa süreciyle ilgili olarak baba oğul peygamberlerden Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’i anar:
“İbrahim, İsmail’le birlikte o evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyordu: ‘Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin’ diyorlardı.” (Bakara, 2/127.) Beytü’l-Makdis de benzer şekilde bir baba oğul tarafından yapılmıştır. Hz. Davut’un fethettiği Kudüs şehrinin imarı yine onunla gerçekleşmiş, tarih boyunca o ve oğlu Süleyman Peygamber Kudüs’le birlikte zikredilmiştir. Rivayetlere göre yapımını Hz. Davut’un (a.s.) başlattığı mescit, onun vefatı üzerine Hz.Süleyman’ın (a.s.) emrindeki cinler sayesinde tamamlanmıştır.
Mekke, insanlık için tevhidin sembolü, Kâbe’yi barındırması yönüyle hidayetin merkezidir. Medine, âlemlere rahmet olarak gönderilen (Enbiya, 21/107.) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kabrini ve mescidini bulunduran bir rahmet şehridir. İsra suresinin ilk ayetinden yola çıkarak Kudüs’ü de bereket kaynağı olarak nitelendirmek mümkündür:
“Bir gece, kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir. ”
Kudüs, Kur’an-ı Kerim’in kendisinden arz-ı mukaddes (Maide, 5/21.), arz-ı mübarek (Enbiya, 21/81.), mübevvee sıdk (Yunus, 10/93.) diye söz ettiği kutsal bölgenin seçilmiş bir parçasıdır. Yeryüzünde, tarihi onun kadar eski, kaderi onun kadar hayret verici kaç şehir vardır bilinmez. O kadar kıymetlidir ki ona sahip olmak isteyenler arasında sürekli el değiştirmiş, farklı din ve görüşten insanlar orada var olmak için çaba göstermişlerdir.
Allah’ın, Hz. İbrahim soyundan gönderdiği elçiler ya burada doğmuş ya burada vefat etmiş ya da yolları bu şehirden bir kez bile olsa geçmiştir. Peygamberlerin atası İbrahim’in (a.s.), yanında yeğeni Hz. Lut olduğu hâlde (Enbiya, 21/71.) el-Halil’e gidip yerleşmeden önceki durağı Kudüs’tür. Oğulları İsmail ve İshak burada doğmuş, biri Mekke’de diğeri el-Halil’de yaşamaya devam etmiştir. Yakup, Yusuf, Davut, Süleyman, Zekeriya, Yahya, İsa peygamberler Kudüslüdür.
Sevgili Peygamberimiz Mekke’de doğup büyümüş olsa da göğe Mekke’den değil Kudüs’ten yükseltilmiştir. O mübarek gece Beytü’l-Makdis’te kendisinden önceki peygamberlerle buluşup onlara imamlık yapması nübüvvet zincirinin, eklenen son halkayla tamamlandığını göstermektedir.
Hz. Meryem, annesi tarafından Beytü’l-Makdis’e adanmıştır. Onun soyu olan Âl-i İmran da bu şehrin sakinlerindendir. Kudüs’ün her yerinde bir peygamberin izi, kabri, gölgesi, anısı vardır. Bugün bile taş duvarların şahitliği altında Kudüs’ü gezenler aslında peygamberler yurdunda bulunduklarını her adımda fark ederler.
Kudüs, İsra/gece yürüyüşü ve Miraç/göğe yükselme olayı ile son Nebi’nin ümmeti arasında her yıl en az bir defa hatırlanır. Oysa Mescid-i Aksa ve Kudüs bundan daha fazla hayatımızda olmalıdır. Çünkü Hz. Ömer döneminde İslam orduları tarafından, erken denebilecek bir tarihte (H. 638) fethedilmiş, Müslümanların idaresindeyken huzur ve selamet yurdu olma özelliğini korumuştur. Raşid halifelerden sonra Emeviler, Abbasiler, Tolunoğulları, İhşidiler, Selçuklu Türkmenleri, Fatimiler, Eyyubiler, Harizmliler, Memlükler ve Osmanlıların hâkim olduğu dönemlerde zaman zaman karışıklıklar yaşansa da Kudüs, içinde barındırdığı farklı unsurlar için güvenli bir şehir olmaya devam etmiştir. Yaklaşık on iki asır süren İslam idaresi bir dönem Haçlı saldırısıyla bölünmüş, Haçlıların 1099-1187 yılları arasında yakıp yıktığı Kudüs, Selahaddin Eyyubi’nin zaferiyle yeniden İslamlaşmıştır.
İslam medeniyetinin göz bebeği bu şehir âdeta bir açık hava müzesidir. Gerek yüz kırk dönümlük harem arazisi gerek kadim şehir olarak bilinen sur içi mescitler, hamamlar, sebiller, medreseler vb. tarihî eserlerle doludur. Orada hüküm süren her medeniyet âdeta, “Ben de buradaydım.” demek istemiş ve şehre imzasını atmıştır.
Müslümanların ilk kıblesini barındıran bu toprakları ziyaret, Sevgili Peygamberimiz tarafından teşvik edilmiştir. Mekke döneminin tamamında Kabe’yle birlikte, Medine’ye hicretten sonra kıblenin tahviline (Bakara, 2/144.) kadar yaklaşık on yedi ay, namaz kılarken yüzünü sadece Mescid-i Aksa’ya dönen Hz. Peygamber (s.a.s.) ümmetine, “Gidin ve orada namaz kılın.” buyurmuştur. Gitmeye imkân bulamayanlar hiç olmazsa kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı göndermelidir. Aydınlığın sembolü olarak düşünüldüğünde dönemin ışık kaynağı zeytinyağının, hadiste zikredilmesi oldukça manidardır. Allah Resulü’nün bu tavsiyesiyle mescitte hareketliliğin sağlanması, Müslümanların oranın kutsallığını unutmamaları, her şartta akılda tutmaları istenmiş gibidir.
Mescid-i Aksa, kendisinde ibadet edilmesinin üstünlüğü yönünden üçüncü mescidimizdir. Bu konuda Allah Resulü’nün “(Ziyaret maksadıyla) ancak üç mescide seyahat edilebilir, Mescid-i Haram, benim şu mescidim ve Mescid-i Aksa.” (Buhari, Hac, 26; Müslim, Hac, 288; Tirmizi, Salat, 243/326.) dediği nakledilmektedir. Yine hadislerden öğrendiğimize göre yeniden dirilişin gerçekleşeceği yer Kudüs’tür. Burası aynı zamanda ona sahip çıkanlar için güvenli bir bölgedir: “Ümmetimden bir topluluk daima hak üzere olacak ve düşmanlarına galip gelecektir. Onlar şiddetli geçim sıkıntısı dışında Allah’ın emri gelinceye kadar kendilerine muhalefet edenlerin muhalefetinden zarar görmeyecektir. Onlar Beytü’l-Makdis’te ve onun etrafında bulunanlardır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 36/657.)
Hz. Süleyman, mescidi inşa edince dua etmiş ve Allah’tan bu mescide namaz kılmak için gelenlerin, oradan çıkarken annelerinden doğdukları gündeki gibi bütün günahları affedilmiş olarak çıkmalarını istemiştir. Eğer duası kabul olmuşsa istediği şey inananlar için büyük bir müjde içermektedir. Bu konuda biz de Peygamberimiz gibi (s.a.s.) “İlahi hükme uygun hüküm verme kabiliyeti, kimseye verilmeyecek bir saltanat ve mülkün kendisine verilmesi” talepleri gerçekleşen Hz. Süleyman’ın (a.s.), (Nesai, Mesacid, 6.) bu duasının da kabul edilmiş olmasını ümit ederiz.
Anadolu’da yaşayanlar olarak bizim Filistin bölgesiyle bağımız dinî olduğu kadar millîdir. Büyük sultan Yavuz Selim’in 1516’daki Mısır seferiyle başlayan bu bağ, dört yüz yıl sürmüş, Kanal cephesinde İngilizlere iki defa yenildikten sonra şehri terk etmek zorunda kalan Osmanlı, o zaman bile elli üç askerden oluşan bir taburu nöbet için Kudüs’e bırakmıştır. O askerlerden biri olan Iğdırlı Hasan Onbaşı vefat ettiği 1982 yılına kadar Mescid-i Aksa’da nöbet tutmaya devam etmiştir. Bugün yaşı yetmişin üzerinde olan KudüslülerOnbaşı’yı, Kıble Mescidi’nden Kubbetu’s-Sahra’ya çıkan merdivenlerin başında sürekli gördüklerini dile getirmektedirler.
Günümüzde eski şehrin en büyük kapısı olan Babü’l-Amud/Şam kapısının önündeki cadde Kanuni Sultan Süleyman’ın adıyla anılır. Çünkü şehrin bugün bile ayakta olan surları ve halkın şehre giriş çıkışını sağlayan kapılar Kanuni tarafından inşa edilmiştir. Şehri çevreleyen surlar ve kapıları, Osmanlı Dönemi’nin bölgedeki en önemli mirasıdır. Ancak şehre yapılan hizmet bu kadarla sınırlı değildir. Emevi halifesi Abdulmelik b. Mervan’ın yaptırdığı Kubbetü’s-Sahra mescidinin dış yüzünün mermer ve çinilerle bezenmesi Kanuni Sultan Süleyman zamanında olmuştur. Yapının üst kısmını saran kitabe Kanuni’nin ismini taşımaktadır.
Su ihtiyacı el-Halil şehrinden sağlanan Kudüs’e yine Kanuni tarafından su sebilleri yaptırılmış ve bu sebiller XX. yüzyılın ortalarına kadar kullanılmıştır. Eşi Hürrem Sultan’ın kurdurduğu Haseki Sultan Aşevi, 1552 yılından beri şehirdeki ihtiyaç sahiplerine sıcak yemek dağıtmaya devam etmektedir.
Kudüs için vakıf kuran ilk Osmanlı padişahı olarak bilinen Sultan I. Murad, Manisa’da bulunan mallarının gelirlerinden bir kısmını Kudüs’ün fakirlerine vakfetmiştir. Harem’de mevcut tarihî yapıların tadil ve tamiratı, Aksa imam ve müderrislerinin maaşları hatta mescit kapılarında dilenen kadınlara verilecek sadakalar bile İstanbul’dan gönderilmiştir. Bölge, hac yolu üzerinde olduğu için hacıların konaklayacağı han ve kervansaraylar da Osmanlı Dönemi’ne aittir.
Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu kadim şehirde yaşlı ve hastaların, iş yerini uzun süre kapatamayacak esnafın namazlarını eda edebilmesi için yapılan Çorbacı, Kaymeri, Mevlevi, Şeyh Reyhan, Şürefa, Kurşunlu, Kırmızı Minareli Mescid gibi birçok mescit atalarımız tarafından yaptırılmıştır. Şehirdeki tekke ve zaviyelerden bir kısmı yine Osmanlı mirası olarak günümüze kadar gelmiştir. Bunlar arasında Rifai, Kadirî (Afganlar), Nakşibendi (Özbekler) ve Mevlevi tekkeleri sayılabilir.
Sultan Abdülhamid Han’ın Yafa, Nablus, Ramallah gibi yerlere yaptırdığı saat kulelerinden biri kadim Kudüs’ün Yafa kapısındaydı. Sultanın saltanatının 30. yılı anısına yapılan bu kule İngilizler tarafından yıkılmıştır. Yine Kale Cami’nin yanındaki Osmanlı kışlası işgalden sonra İsrail polis merkezine dönüştürülmüştür.
Bugün bölgenin işgal altında bulunması bizim de içinde bulunduğumuz İslam dünyası için büyük bir acıdır. Daha acısı Kudüs’ün yerlisi olan ve kendilerine Makdisi denilen bir avuç Müslümanın yaşadıklarıdır. Onlar bütün dünya Müslümanlarını temsilen mescidi korumaya; işgalcilerin zulüm ve baskılarına direnmeye özgürlükleri ve canları pahasına devam etmektedirler. Buna rağmen bizler dinî kaynaklarımızda kutsallığı ifade edilen Kudüs ve çevresini harem/dokunulmaz kabul etsek de turist olarak gitmek konusunda bile ihmalkâr davranıyoruz. Bu davranışımızın temelinde mukaddes topraklarla olan güçlü bağlarımızın farkında olmamak ya da bilincine varamamak, tarihî ve dinî bilgimizin zayıflığı, önceliklerimizin değişmesi gibi sebepler yatmakta. Ancak şairin, “Kudüs, bir sınav kâğıdı, her mümin kulun önünde” dediği gibi Kudüs inanan herkes için kazanılması gereken bir davadır. Bunu dünya sınavının bir sorusu olarak görmek ve hesap günü ilahi huzurda, “Kudüs için ne yaptın?” sorusuna cevabımızı hazırlamak durumundayız.
Bilmemiz gereken şu ki her durumda olduğu gibi Kudüs ve Mescid-i Aksa sınavımızda da en büyük yardımcımız Yüce Allah’tır. Allah’ın vaadi yeryüzüne sadık kullarının varis olacağıdır. Enbiya suresinin 105. ayetinde, “Andolsun, zikirden sonra Zebur’da da ‘Yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır.’ diye yazmıştık.” buyuran Rabbimiz gerek Tevrat ve Zebur gibi önceki kitaplarda gerek Kur’an-ı Kerim’de iyi ve kötülerin mücadelesinin iyiler lehine biteceğini bildirmiştir. Esas gerçek olan ise zulmün ebedî olmadığıdır. Aslolan iyiliktir, kötülük arızidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz ayeti, “Kıyamet yaklaşınca Allah Teâlâ dünyayı ıslah etmek, yeryüzünde düzeni, huzuru, adaleti ve adil paylaşımı hâkim kılmak için bazı kullarına görev ve imkân verecek, bunlar dünyaya egemen olarak vazifelerini yerine getireceklerdir.” şeklinde yorumlamak ve buna göre vaziyet almak gerekmektedir.