Enbiya YILDIRIM
Allah’ın son dinini insanlara doğru bir şekilde anlatabilmek için hem dinin kendisini hem de zamanı iyi bilmek gerekmektedir. Bu ikisi yan yana geldiği takdirde insan doğru bir strateji ve yöntemle İslam’ı sağlıklı bir şekilde karşısındakilere ulaştırabilir. Aksi takdirde tebliğ yapacağım derken muhatap kitleyi dinden uzaklaştırabilir. Bunun yanında Müslümanların bilinçlendirilmesi ile ümmetin kusurlarının tedavi edilmesinde takip edilecek yol hususunda da bilge rehberlere ihtiyaç vardır. Her hâlükârda mesele gelip tefekküre, fikrî üretime ve zihnî rehberliğe dayanmaktadır. İslam dünyasının son dönemlerde yetiştirdiği düşünürlerden biri olan ve “çağın filozofu” olarak tanımlanan Malik bin Nebi bu ölçekteki büyük insanlardan biridir.
Fransa’nın Cezayir’i sömürgeleştirdiği dönemde, 1905 yılında Kostantine’de doğdu. Dindar bir ailede büyüdü. Üniversite öncesi eğitimini alırken dört yıl süreyle medresede okudu. Böylece İslami ilimlere yönelik iyi bir birikim elde etti. Ardından 1925 yılında yükseköğrenim için Fransa’ya gitti ancak maddi imkânsızlıklar nedeniyle başarılı olamadı. Bunun üzerine geri döndü ve çeşitli işlerde çalıştı. Bu arada çeşitli gruplarla bir araya gelmeye, toplantılar yapmaya ve memleket meseleleri üzerinde kafa yormaya başladı. Sömürge düzeninin insanlar üzerindeki olumsuzlukları ile bağımsızlık hakkında fikir alışverişinde bulundu. 1928 yılında çalıştığı mahkemede görevli olan Fransız kâtiple yaşadığı tartışma nedeniyle işi bıraktı.
Fransa yollarında
1930 yılında babasının desteğiyle yükseköğrenim için tekrar Fransa’ya gitti. Doğu Araştırmaları Enstitüsüne yaptığı müracaat siyasi nedenlerle reddedildi. Çünkü Cezayir kökenliler o dönemler buraya alınmıyordu. Reddedilme, dışlanma duygusu yüreğinde derin bir yara açtı. O da Elektrik Mühendisliği Enstitüsüne kaydoldu. Bu arada ihtida eden Fransız Hatice Hanım ile tanışıp evlendi. 1935’te eğitimini tamamlayarak elektrik mühendisi oldu. Tüm bunlar olurken sosyal ve siyasi aktiviteler yönünden hiç boş durmadı. Paris’te Müslüman olsun veya olmasın pek çok fikir adamı ve araştırmacıyla tanıştı. Okumaya eğildi ve zamanının büyük kısmını felsefe, sosyoloji ve tarih çalışmalarına ayırdı. Başta Araplar olmak üzere İslam ülkelerinden gelen gençlerin Fransa ortamında büyük oranda kimliklerinden uzaklaşmalarının aksine değerlerini koruyarak kültür, medeniyet, yenileşme, kalkınma, sömürgecilik ve bağımsızlık gibi konularda kendini geliştirmeye çalıştı. Çünkü dertli bir yüreği, ümmete yardımcı olma hedefi vardı. Birikimini artırırken bir taraftan da Fransa’daki Kuzey Afrikalı gençlerin sömürgeciliğe karşı bilinçlenmesi faaliyetlerinde bulundu. Bu nedenle Paris’te çeşitli zorluklarla karşılaştı, takip edildi. Elektrik mühendisi olmasına rağmen kendisine iş verilmedi. Üstelik babası da Cezayir’deki işinden çıkarıldı. Paris’te ekmeğini kazanamayınca Cezayir kökenliler vasıtasıyla Marsilya’da iş buldu. Memleketlisi işçileri eğitmek üzere kurulan Cezayir İslam Kültür Merkezi’nin müdürlüğünü üstlendi. Burada gençleri bilinçlendirmeye eğildi. Çalışmaların başarısı Fransa otoritelerinin dikkatini çekti ve merkez kapatıldı.
Tekrar döndüğü Paris’te, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte sömürge altındaki Cezayir ile Fransa ilişkileri oldukça kötüleşti. Zira Cezayirlilerin özgürlük ateşi alevlenmişti. Bu şartlar altında, hem de göz önünde biri olarak Fransa’da yaşaması zorlaşınca 1939’da mecburen ülkesine döndü. Geçimde zorlanınca aynı yıl Fransa’ya geri dönmek durumunda kaldı. Yine boş durmadı ve Almanların Paris’i işgali sırasında bazı gençlerle birlikte Kuzey Afrika’nın kurtuluşu için bir hareket oluşturmaya çalıştı. Onlara sömürge düzeninden kurtulmanın yolunun İslami ilkelere dönmek olduğunu anlattı. O günlerde bir ara Almanya’da iş bulduysa da tekrar Paris’e dönmek zorunda kaldı. Faaliyetleri birilerince tahammül edilemez bulununca 1944 yılında tutuklandı ve on ay kadar hapiste kaldı. Cezayir’de çatışmalara varan özgürlük eylemleri sonrasında yeniden hapsedildi.
1946 yılında ilk kitabı Kur’an Gerçeği’ni yazdı. Burada ilmi ve imanı merkeze alarak akıl ile vahyin uyumunu ortaya koydu. Böylece gençlerin müsteşriklerden etkilenmesinin önüne geçmek istedi. Bu kitabın bir amacı da gayrimüslimleri bilgilendirmek ve onların gönüllerini kazanmaktı. Ardından 1947 yılında Cezayirli fakir bir hacının Mekke ve Medine yolculuğunu anlattığı “Lebbeyk: Fakirin Haccı” isimli romanını kaleme aldı.
1954 yılında Cezayir Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin başlattığı silahlı mücadelenin ardından Fransa’dan ikinci kez ayrılmak zorunda kaldı. Hacca gitti ve dönüşte Kahire’ye yerleşti. Burada devlet başkanı Cemal Abdunnasır ile görüştü ve Kahire’deki İslam Konferansı’nın danışmanlığına atandı. Böylece çalışmalarını yürütebilmesi için kendisine maaş bağlanmış oldu. Evi gençlerin akınına uğradı. Onlara İslam dünyasının geleceğine dair fikirlerini sundu. Arap ülkelerine giderek konferanslar verdi. Kahire’de Arapçasını da ilerletti ve eskiden Fransızca yazarken artık Arapça yazmaya başladı. Bu dönemde daha önce Fransızca yazdığı çalışmalar da Arapçaya çevrildi. 1957’de yazdığı çarpıcı bir kitapçıkla tüm dikkatleri üzerine çekti ve şöhreti katlandı. Arapça, Fransızca ve Almanca olarak yayımlanan İmdat Cezayir başlıklı çalışmasında Fransız ordusunun Cezayir halkına yaptığı zulmü ve soykırımı net bir şekilde ortaya koydu. Kahire’de kaldığı süre içinde birinci gayesi Cezayir’in Fransız işgalinden kurtulması oldu.
1963’te Cezayir bağımsızlığını kazanınca ülkesine döndü. Ülkenin ilk devlet başkanı Ahmed bin Bella tarafından bir kültürel oryantasyon merkezi kurması için görevlendirildi. Lakin bürokratik hantallık nedeniyle projeyi hayata geçiremedi. O da boş durmayarak kültür ve medeniyet konularının ele alındığı fikrî toplantıları düzenli olarak evinde icra etmeye, yerel basında sürekli yazmaya başladı. Bu arada birikiminden yararlanmak amacıyla yükseköğretim kurulu danışmanlığı ile Cezayir Üniversitesi rektörlüğü görevlerine getirildi. 1967’de görevlerinden ayrıldı ve kendisini tamamen ilmî çalışmalara vererek İslam Düşünce Konferansı dizisini başlattı. Bu dönem gençlerle yoğun ilgilendiği bir zaman dilimidir. Lakin özgürleşen ülkede fikrî müzakere ortamını geliştirmeye yönelik çabaları yeni otoritenin pek hoşuna gitmedi. Bu sebeple faaliyetleri kontrol altına alınarak ülke dışına çıkışı yasaklandı. Oysa o “Bizi ürküten tüm şeylere rağmen fikir özgürlüğünü ölümüne kadar savunmamız gerekmez mi?” diyordu. Nihayet 1971 yılında eşi ve üç kızı ile birlikte hacca gitmesine izin verildi. Bu vesile ile Mısır, Suriye, Lübnan, Libya ve Tunus’u ziyaret ederek “XX. yüzyılın son otuz yılında Müslümanın rolü” etrafında konuşmalar yaptı. Sonraki yıl ülkesine geri döndü. 1973’te hastalanarak altmış sekiz yaşında vefat etti.
Amacı neydi?
Sömürge ülkesinde doğup büyümüş olması hasebiyle Malik b. Nebi üniversite yıllarından itibaren İslam dünyasının sömürgeleştirilmesinin nedenleri ve bundan kurtuluşun yollarına odaklanmıştır. Cevabını aradığı temel soru şuydu: Neden sömürülmeye müsait bir hâldeyiz? Bu yüzden şöyle derdi: “Sömürülmekten kurtulabilmemiz için öncelikle sömürülmeye uygun olma hâlinden kurtulmamız gerekir.” Bu çerçevede o, sömürge olmak da dâhil İslam dünyasının tüm meselelerinin merkezinde medeniyet konusunun yer aldığını düşünürdü. Bir milletin, insanlık gerçeğini keza medeniyeti kuran ve yıkan etkenleri doğru kavramadıkça kendi medeniyet problemini aşmasının mümkün olmadığını düşünürdü. Ayrıca medeniyet, bireylerin hayatlarının her aşamasında, ilerlemek için kendilerine manevi ve maddi katkı sunan değerlerin tamamıdır. Bunların bulunmasıyla birlikte değerler üzerinden geleceği inşa etmek mümkün olur. Dolayısıyla toplumların, medeniyet inşa etmek istiyorlarsa bu uğurda katkı sunmaları başka bir ifadeyle kendi kimlikleriyle var olmaları gerekir. Çünkü medeniyet aynı zamanda ortaya konulan çabaların bir neticesidir.
Malik b. Nebi, batıyla iç içe olduğundan aynı zamanda İslam coğrafyası başta olmak üzere diğer milletlerin durumlarını göz önünde bulundurarak karşılaştırma yapabiliyordu. Bu sayede Batının kat ettiği ilerlemeyi çok iyi gözlemleyebiliyor ve bunun ardındaki nedenleri görebiliyordu. Dolayısıyla bütün eksiklerine ve sömürü düzenine rağmen batının bir başarısı vardı. Bunu görmezden gelmek yerine Müslüman dünya kendi kimliğini korumak şartıyla batı medeniyetinden yararlanabilirdi. Dolayısıyla kazanılmış tecrübeden istifade etmek doğaldır. Yeter ki Müslümanlar kendi öz değerlerinden kopmasınlar, hüviyetlerini muhafaza etsinler. Dolayısıyla medeniyet inşası için salt çaba yeterli değildir, başka medeniyetlerin iyi taraflarından da yararlanmak gerekir. Ancak bu noktada çok önemli bir husus her zaman göz önünde bulundurulmalıdır: “Tarih, alışılmış yollarda başkalarının ayak izlerini takip ederek değil, yeni yeni yollar açarak yapılır. Yeni yollar açmak ise etkili fikirlerle mümkündür.”
Diğer medeniyetlerle etkileşim gerçekleştirirken emperyalizmin büyüsüne kapılan ve kendi coğrafyasını küçük gören ezik kimselerin toplumları yanlış yönlendirmesine, halkı batının peşine takmaya çalışmalarına engel olmak gerekir. Bu nedenle modernist ve reformcu zihniyetin her zaman karşısında durulması icap eder. Malik b. Nebi buna dikkat çekerken şöyle uyarır: “Emperyalizm, her türlü şart altında kendisine kalenin anahtarlarını teslim edecek kimseleri bulabilmektedir, bulacaktır da. Sözünü ettiğimiz kale, savaşçının bu şiddetli savaş esnasında korunmak üzere sığındığı yerdir. Sözünü ettiğimiz kimseler ise emperyalizmin beyinlerindeki çatlaktan birkaç kuruş atarak, kafasına parayla girdiği kimselerdir. Artık kale kapısını içerden açmamaları için bir neden kalmamıştır.”
Medeniyet konusunu ele alırken kültürle toplum arasında çok sıkı bir bağ olduğunu belirten Malik b. Nebi, kültürünü kaybeden milletlerin kimliklerini de kaybedeceklerini söyler. Onun bu tespiti, gerek kuzeybatı Afrika’da yaşayan ve gerekse Fransa’ya göç eden gençler üzerindeki Fransız kültürünün olumsuz etkisi, toplumları kendi değerlerinden uzaklaştırması gerçeği nedeniyle son derece önemlidir. Yozlaşmanın önce kültürden başladığını dolayısıyla ayağa kalkmanın da buradan başlaması gerektiğini dile getirmesi işte bundandı. Nitekim şöyle derdi: “Bir halkın tarihini yapan şey, hükümetin borç aldığı yabancı paraların miktarı değil, halkın sahip olduğu yetenek ve eğilimlerdir.”
İslam ülkelerindeki yönetimlerde görülen yozlaşmanın ve çürümüşlüğün nedenleri üzerine de fikir yürüten Malik b. Nebi, problemin doğrudan idareden değil buna imkân sağlayan ortamdan kaynaklandığını söyler. Dolayısıyla fertlerin kötülükleri yönetimin kötü olması sonucunu doğurur. Ayrıca İslam ülkelerindeki dikta yönetimleri tarihten gelen bozuk mirasın bir sonucudur ve en büyük problem liderlerin kutsallaştırılmasıdır. Bu hususta şu tespiti yapar: “Fikrin kaybolduğu her yerde put yeniden hüküm sürmeye başlar.”
Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i merkeze almak
Malik b. Nebi için din, bütün ıslah ve uyanış hareketlerinin temelidir. Bu nedenle yeniden kurulması gereken İslam medeniyetinin temeli Kur’an’dır ve bu kitap her asra hitap etmektedir. Ancak günümüz Müslümanları hem fıtri hem de ilmî zevki kaybettikleri için Kur’an’ı çağa uygun bir şekilde anlayıp yorumlamaktan acizdirler. Bu noktada şöyle demektedir: “Nasıl ki, yerçekimi yasası maddeyi düzenliyor ve şartlarını belirliyorsa aynı şekilde Kur’an’ın ışığında din de, kozmik bir fenomen olarak insanın düşüncesini ve medeniyetini düzenler. Böylelikle dinin, hem bir orijinal ruh yasası hem de fiziki cisimler yasası olarak cihanşümul düzenin bir parçası olduğu müşahede edilir. Hâl böyle olunca, İslam insan varlığının bilimi; Kur’an ise insanların yaratıcılarına dönmelerine yardımcı olması amaçlanan kuralları ve yasaları ihtiva eden bütün insanlığın rehberi olan bir kitaptır.”
Hz. Peygamber’i en büyük sosyolog olarak gören Malik b. Nebi, hem vahyi insanlığa sunan hem de yaşama geçiren kimse olması hasebiyle onun örnekliğine ihtiyacımız olduğunu söyler.
Eserleri
Özellikle gençleri eğitmeyi, onlara medeniyet tasavvuru kazandırmayı ve bilinçlendirmeyi hedefleyen Malik b. Nebi, tüm kitaplarını insan yetiştirme esası üzerine yazmıştır. Bu bağlamda şöyle bir hikâye anlatır: Cezayir Tebessa’da mahalli işler idaresinde görev isteyen bir Cezayirli, Fransız bölge yüksek memuru tarafından imtihan edilmek üzere makamına çağrılır. Mülakatın ardından odadan çıkar. Memur arkasından şöyle diyecektir: “Tehlikeli durum. Çünkü ona kadar saymayı biliyor.”
Bir kısmı dilimize de çevrilen ve geniş okumaları sonucunda oluşan metodolojisinde İbn Haldun, Abdulhamid b. Badis, Friedrich Nietzsche ve Arnold Toynbee’nin izleri bulunan Malik b. Nebi’nin otuz kadar kitabından öne çıkanlar şunlardır: Kur’an Gerçeği, Yeniden Doğuş Koşulları, İslam Daveti, Kültür Sorunları, Sömürge Ülkelerde Fikri Çatışma, Yüzyılın Tanığının Hatıraları, İslam ve Demokrasi, Müslüman ve Ekonomi Dünyası.