Lambalı Radyo
Seher MERİÇ
Neden eski mobilyalı radyoları severiz hiç düşündünüz mü? Belki de bu sorunun ilk aklımıza gelen cevabı “Radyolar bizi düne, çocukluğumuza götürdüğü için.” olabilir. Madem öyle, sizlerle geçmişe kısa bir yolculuk yapalım mı? Şöyle elinizi ısıtan bir bardak çay ya da kahve size bu yolculukta eşlik ederse, hem elinizin hem de yüreğinizin sımsıcak olacağına eminim.
Çocukken en mutlu olduğum zamanlar hafta sonları dedemin bahçesine gittiğim anlardı. Yemyeşil ağaçların gölgesinde tavukların peşinde koşmak, dedemle beraber ağaçları ve çiçekleri tanımak, bahçeden nane ve maydanoz toplamak dünyayı yeni yeni öğrendiğimiz bu çocukluk yaşında bulunmaz bir nimetti. Bütün gün koşturup yorulduktan sonra akşam ezanıyla eve gelirdik. Dedemlerde kaldığımızda akşam yemeği denildiğinde hâlâ aklıma anneannemin kokusu bütün konağı saran tereyağlı pilavı gelir. Üç katlı bir konaktı dedemin evi. Yengeler, dayılar, kuzenler hep birlikte yemek yenirdi. Tam bir cümbüş. Hatıralarımın en güzel mekânıdır bu konak. Akşam iyice ilerledikten sonra herkes kendi odasına çekilirdi. Ben hep salondaki koltukta uyumayı severdim. Çünkü orada o kocaman radyo vardı.
Sabah uyanıp gözlerimi hafiften araladığımda dedemin her zamanki gibi erkenden kalktığını görürdüm. Sırtında gri yeleği, ayağında hafiften sürüklediği siyah deri terlikleri ile salonun baş köşesinde duran lambalı radyonun önüne gelir, radyonun kocaman yuvarlak düğmesinin sağa doğru bükerdi. O zaman çıkan ses her daim aklımdadır: Tok bir “tıkır” sesi. Düğmeyi açtıktan sonra yine geldiği gibi yavaş yavaş balkondaki sardunyalarını görmeye giderdi. Ama benim gözüm hep lambalı radyodaydı. Artık öğrenmiştim. Radyonun hemen önünde açma düğmesinin simetrik olarak tam karşısında bir lamba vardı. Radyoda konuşan insanların sesinin gelmesi için bu lambanın renginin koyulaşması yani dedemin söylediğine göre ısınması gerekiyormuş. Ses, önce derin bir kuyudan çıkar gibi biraz boğuk ve karmaşık olarak gelir, sonra yavaş yavaş netleşirdi. Ama dedem her hâlükârda yine radyonun yanına gelir ve kanal ayarı yaptığı düğmeyi hafifçe sağa sola oynatırdı. Benim için bu kanal düğmesi vizesiz, biletsiz dünyada yapılan bir yolculuktu. Radyonun hemen önünde ışıklı alanda hareket eden bu çizgi her kıpırdanışında anlamadığım dillerde konuşan insan seslerini bizim evimize getiriyordu. Ne büyük heyecan.
Radyo salonun tam ortasında herkesin topluca dinleyebileceği büyük bir komodinin -daha sonraları bunun bir plakçalar olduğunu öğrenmiştim- üzerinde dururdu. Anneannem ara sıra gelir radyonun üzerindeki ketenden yapılmış etrafı dantelle süslenmiş örtüyü düzeltirdi. Biz küçük çocukların ulaşabileceği bir yerde değildi. O vakitler dedemler daha televizyon almamışlardı o yüzden çok kıymetliydi.
Belki bütün bu hissettiklerimden dolayı her zaman radyoyu ve radyo programlarını hep dinledim ve takip ettim. Hafta sonları öğle olmadan başlayan radyo tiyatrolarını annem ve kardeşlerimle beraber büyük bir heyecanla dinlerdik. Okuldan döndüğümde “Çocuk Saati”ni hiç kaçırmazdım. Hafta sonları hariç her gün yayımlanan “Arkası Yarın” programı, çarşamba akşamları saat dokuz gibi polisiye ve macera konulu radyo tiyatroları benim en çok sevdiklerimdi. Bir de “Şimdiki Aklım Olsaydı” diye bir program vardı. Bazen bizim evimizde bazen ise komşu bir teyzenin evinde bütün hanımlar oturur, bu programı dinlerlerdi. Program bittikten sonra, ellerinde ince belli cam bardaklarıyla bir yandan çaylarını yudumlarken bir yandan da heyecanla dinledikleri programın kritiğini yaparlardı.
Aradan yıllar geçse de benim radyoya olan sevdam bitmedi. Hatta daha da arttı diyebilirim. Üniversite yıllarımda da yanımdan hiç ayırmadığım, avucum kadar bir radyom vardı. Hatta çalışma hayatına başladığımda anneme hediye olarak minik sevimli bir radyo almıştım.
Eminim yaşları biraz bana yakın olanların benim gibi hatıraları vardır. Bugün dedemin o lambalı radyosu benim evimin yine en güzel yerinde. Lambası bozulduğu için çalışmıyor ama ben çalışan bir başka radyo satın aldım. Bugünlerde böyle eşyalara retro yada nostaljik diyorlar. Ama benim için radyo, mükemmel bir halk üniversitesiydi. Bazen bir okuldu, icabında bir milleti başına toplayabilecek bir toplantı mekânıydı.
Neden hâlâ radyo dinliyorum ya da neden hâlâ radyo bu kadar revaçta diye düşünebilirsiniz. Çünkü radyo hayal gücümüzü çalıştırıyor. Düşünmemizi sağlıyor. Televizyon bize ne seyredeceğinizden ne düşüneceğinize kadar hepsini hap olarak veriyor. Ama radyo öyle mi? Radyo, romandan uyarlanmış bir filmi seyretmek yerine kitabın aslını okumak gibidir. Biz sadece sesi duyarız. Geri kalanı bizim hayal gücümüze kalmıştır. Mekânlar, kostümler, hava durumu, duygular, karakterler... Hepsini gözümüzde biz canlandırırız. Ve bu dünyanın içinde hissederiz kendimizi. İlk çıktığında içinde acaba küçük insanlar var mı diye düşünülen radyo, aslında büyük bir özgürlüktür.
Neden eski mobilyalı radyoları severiz hiç düşündünüz mü? Belki de bu sorunun ilk aklımıza gelen cevabı ‘radyolar bizi düne, çocukluğumuza götürdüğü için’ olabilir. Madem öyle, sizlerle geçmişe kısa bir yolculuk yapalım mı?
Şöyle elinizi ısıtan bir bardak çay ya da kahve size bu yolculukta eşlik ederse, hem elinizin hem de yüreğinizin sımsıcak olacağına eminim.
Çocukken en mutlu olduğum zamanlar hafta sonları dedemin bahçesine gitmekti. Yemyeşil ağaçların gölgesinde tavukların peşinde koşmak, dedemle beraber ağaçları ve çiçekleri tanımak, bahçeden nane ve maydanoz toplamak dünyayı yeni yeni öğrendiğimiz bu çocukluk.