KÜTÜPHANECİ OSMAN AMCA

Dudu ALKAN

Edirne’nin küçük bir mahallesindeki kütüphanenin tek görevlisiydi Osman Amca. Sabahleyin kütüphaneyi erkenden açar, rafları kontrol edip şöyle bir tozunu alır, etrafı düzenlerdi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen kütüphanecilik yapmaya severek devam ediyordu; kitaplar onun ayrılmaz bir parçası olmuştu. İçinde hissettiği boşluk hissini ancak kitaplar dolduruyordu. Osman Amca göçmen bir ailenin son çocuğuydu. Balkan Harbi’nden sonra artan baskılara geçim sıkıntısı da eklenince babası artık ana vatana göçme zamanı geldi diye düşünmüş. Hele hele civar köylere eşkıya geldiğini, köylünün evine girip gözüne kestirdiği ne varsa aldığını duyunca kararı netleşmiş. Köylerinde kalsalar çocuklarının nasıl bir geleceği olur kestirememiş. O zamanlar bir tek o mu, köydeki birçok aile de böyle düşünüyormuş. Osman Amca’nın babası oturup kardeşleri ile de konuşmuş; onun yanında gelmek isteyen de olmuş, topraklarından ayrılmak istemeyen de. Neticede iki erkek kardeşi, annesi, babası ve üç çocuğu ile göç etmeye karar vermişler. Selanik’in köyündeki evini çok cüzi bir miktara satmış, tarla ile üzüm bağını da yok pahasına elden çıkarmış, “Alacağım para gittiğim yerde bir süre bize yeter” diye teselli olmuş. Çok zor olsa da ayrılık günü gelip kapıya dayanmış. Lodosun kuvvetlice estiği bir kırlangıç mevsiminde göç yoluna düşmüşler. 1960’lı yıllarda sessiz Balkan göçünü yaşayan her aile gibi gözleri yaşlı, kalpleri acı içinde, sessizce yola revan olmuşlar. Aklın söylediği başka, kalbin söylediği başkaymış. Dağ gibi adamlar bir yaprak gibi titremiş bu acı karşısında.

Osman Amca göç hikâyesini bana tekrar tekrar anlatır ve her defasında gözlerinden yaşlar süzülürdü. Bu koca adamın bedeninde, küçük bir çocuk kalbi saklıydı ve o kalpte kopan fırtınaların şiddeti hâlâ en derinden hissediliyordu. Öyle ya doğduğu, büyüdüğü, yemyeşil ovadaki köyünü bir daha görecek miydi, yazın kavurucu sıcağında girdikleri ırmakların serinliğini hissetmek mahşere mi kalmıştı bilmiyordu. Çocuk kalbi hissettiği acının ağırlığını hâlâ yaşıyordu. Her anlatışında yeniden bulacakmış sanırdı kaybettiği umudunu, çocukluğunu. Onları bir fırtına tutmuştu, savrulmuşlardı köylerinden, bilmedikleri topraklara. Nihayetinde birçok zorluk içerisinde Edirne’ye varmışlar. Aslında varış noktası olarak payitahtı yani İstanbul’u seçmişler. Yol aldıkça anne ve babası daha fazla ileriye gitmek istememiş. Yaşlıların buradan öteye gitmeye güçlerinin kalmadığını anlayınca Edirne’nin sade, küçük, basit hayatına karışmışlar.

Osman Amca her yerde, her mekânda çocukluğundan izler arayıp durmuş, tekrar o günlerin havasını solumak istemiş. Gençliğinde değişik işlerde çalışmış Osman Amca. Bahçıvanlık yapmış, yağ fabrikasında işçi olarak çalışmış, tütün tarlasında tütün toplamış ama hiçbir işte içindeki boşluk hissini dolduramamış. Kütüphanecilik ona anlatılmaz bir huzur vermiş. Onu bankoların ardında her gördüğümüzde biz de bu huzurdan payımıza düşeni alırdık. Kütüphanesindeki her öğrenci ile tek tek ilgilenir, kimin çalışması nasıl gidiyor, kim hangi sınava girecek, kim ödev yapıyor göz ucu ile takip ederdi. Yıllar içerisinde kütüphaneye çok katkısı olmuş. Mesela belediye yetkilileri ile görüşüp öğle saatinde çorba dağıtılmasını sağlamış. Çok mutlu olurdu çocukların boğazından sıcak bir lokma girecek diye. Dağıtım aracının yanında bekler her çocuğa tekrar ister misin diye tek tek sorardı. Ayrıca esnafın ileri gelenleri ve cami cemaati ile görüşüp bir burs fonu ayarlamıştı. Herkes gücünün yettiği parayı getiriyor kütüphanenin kumbarasına atıyordu. Her ayın 1’inde kumbarayı açar, ihtiyaç sahibi gördüğü öğrencilere dağıtırdı. Eksik kalanı cebinden tamamlardı. Üniversite öğrenciliğimde elime düzenli geçen parayı Osman Amca’nın bu küçücük vakıf çalışmasına borçluyum. Osman Amca her genci geleceğin kıymetli bir tohumu olarak görür, azami emek sarf ederdi. Kütüphanenin müdavimi öğrencilerden o gün gelmeyen biri olursa şayet hemen arkadaşlarından onun haberini sorardı. Her öğrenciyi ders çalışmanın yanında kitap okumaya da teşvik eder, onlara hürmet beslerdi. Her gün iki üç sayfa da olsa mutlaka okuyun derdi. “Her işin az ama devamlı olanı evladır." cümlesini dilinden düşürmezdi. Bu arada kendisi de boş durmaz sürekli kitap okurdu. Zaman içerisinde iyi bir okuyucu olmuş, okumakla ilgili prensipler edinmiş, bir yol haritası belirlemiş. Bunu zamanla oluşturmuş. Önce romanlarla başlamış okumaya sonra tarih ve coğrafya kitaplarına geçmiş, şimdilerde ise sosyoloji kitaplarına merak salmıştı. Ara ara içini dökmek, rahatlamak için kalemi eline alıyor şiirler yazmaya çalışıyordu. Eee bu kadar okumak sonuç olarak insanda yazma hevesini, isteğini getirir.

Osman Amca’yı çocukluğunun hatıraları hiç bırakmıyor, doğup büyüdüğü o kırlara, üzüm bağlarına, karpuz tarlalarına, müthiş bir özlem duyuyordu. Çok istemiş tekrar o toprakları görmeyi ancak bir türlü cesaret edememiş; ya her şey çok değiştiyse ya göçerken en sevdiği, herkesten gizlediği misketlerini gömdüğü dut ağacının yerinde yeller esiyorsa ya arkadaşları ile saklambaç oynadığı üzüm bağlarının yeri artık kıraç topraklara karışmışsa diye düşünmekten kendini alamamış. Bu sebeplerden dolayı göçtüğü topraklara gitmeye içinde güç, derman bulamamış. Çocukluk yarasına ve kimselere anlatamadığı içindeki o boşluğa en iyi gelen şey kütüphanedeki öğrencilerin varlığıydı. Bir de kitap okumak; “Beni benden alır hülyalara götürür." derdi. İşte bu nedenle mesleğine aşkla bağlıydı. Her gün yeni bir heyecanla işine gelir, huzuru en derinden hissettiği kütüphanesinin kilidini açar, masaları, rafları hızlıca bir kontrol eder sonra da küçük piknik tüpünde çayını demlerdi. Yanında her daim fazladan yiyecek getirirdi; öğrencilerden öğlen çorbasına yetişemeyeni gözetler ve hemen bir bardak çay ile bir poğaça koyardı usulca masasına. Öğrenciler de Osman Amcalarına minnet dolu gözlerle teşekkür ederdi. Oraya devamlı gelen her öğrenci bilirdi, saat 15.30 çay saatiydi. Osman Amca’nın odasında, çayın yanında, bir iki paket bisküvi her daim bulunurdu. Ayrıca namaz kılmak için odadaki seccade serili beklerdi, kim bilir belki bir çocuk seccadeyi görür de aklına namaz kılmak gelirdi.

Ben beş yıl bu kütüphanenin müdavimi oldum. Hukuk fakültesine başladığım günden itibaren düzenli olarak kütüphaneye gittim. Osman Amca’yla önce çay eşliğinde biraz sohbet eder sonra dersime geçerdim. İşte bu sohbetlerde anlattı bana hayat hikâyesini. Söz dönüp dolaşıp çocukluğuna gelince gözleri parlardı. Ne garip bir şeydi bu çocukluk; altmış yaşında bile olsan yaşamın en önemli bölümünü çocukluk anıların inşa ediyordu. Her zaman derdi ki “Burası dünya; burada işler hep yarım kalır oğul, herkesin içinde açık bir yarası vardır, bir de bitmeyen ümidi. Sen ümidini besle, yarım kalan tarafı istesen de kapatamazsın.’’ Çünkü bilirdi babamdan yana içimin, yüzümün gülmediğini.

Benim içimi açan, gözlerimi parlatan, konuşmaktan hoşlandığım bir çocukluğum olmadı. Babam bir gün çalışsa bir hafta çalışmazdı. Evde televizyonun karşısında yatar, iki çift söz edip hâlimizi hatırımızı sormazdı. Anneciğim evi geçindirmek için elinden ne gelirse yapardı. Konu komşuya dikiş tadilatı yapar, etek gömlek gibi basit şeyler dikerdi. Ben de yaz tatillerinde pazarlarda çalışır, eve katkı sağlardım. Küçük iki kardeşimle birlikte zor bir çocukluk geçirdim ama hiçbir zaman yılmadım. Hayallerim vardı; hukuk fakültesini bitirince hâkimlik sınavını hemen kazanmak istiyordum. Sanki hayatta kaybedecek bir günüm dahi yoktu. Annemi ve iki kız kardeşimi biraz feraha kavuşturmak istiyordum. Girdiğim ilk hâkimlik sınavını kazandım. Görev yerim Kars’ın Kağızman ilçesi oldu. Ailemin yanına izne geldiğimde Osman Amca’ya da daima uğrardım. İşini aşkla yapmasına hayranlık duyduğum, örnek aldığım bu değerli insanın sözleri hep kulaklarımdaydı. “Ne iş yaparsan yap evlat inceliklere dikkat et, insana değer ver, onu anla dinle, herkesin içinde bi sevgi damarı vardır, onu bul çıkart. Hoyrat olmak, bencil olmak en kolayı, sen Allah’ın rızasını kazanmak için iyi olmaya, merhametli olmaya talip ol.” derdi. Belki de benim hayatımda örnek, düzgün bir baba figürü olmadığından; çalışkan, işini güzel yapan, hayatın tecrübelerini genç kuşaklara su gibi aktaran bu güzel insana büyük bir hayranlık duyuyordum.

Şimdiler de Osman Amca epey yaşlandı, camiye vakit namazlarına zor gidip geliyor. Ben gençliğimde onun sayesinde anladım işini severek, incelikle yapmanın önemini, toplumun halka halka bu güzel insanlarla nasıl değiştiğini. Bizi biz yapan değerleri yaşatmak, iş ahlakımla örnek olabilmek için azimle gayretle çalışıyorum. Edindiğim her bilgiyi, tecrübeyi genç arkadaşlarıma aktarırken içimi huzur kaplıyor. İşte diyorum ne mutlu, ben de bir tuğla koydum bu gençliğin asırlar boyu yıkılmayacak irfan duvarına.