KUTSALI YANLIŞ YERDE ARAMAK
Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi
İslami İlimler Fakültesi
Cahiliye Arapları, kuraklık olduğunda sığırların kuyruklarına büyücülükte de kullandıkları eşek dikeni ve ökse otunu bağlarlar, güneş batarken kuyruklarını ateşe verdikleri bu hayvanları tepelere doğru sürerlerdi. Zavallı hayvanlar can havliyle koşarken bunların peşinden seğirten müşrikler, yağmur yağacağına inanırlardı. Bu âdete, “ökseleme” derlerdi; ne de olsa bu işlemde ökse otu kullanıyorlardı. Ümeyye b. Ebü’s-Salt ve Verak et-Tai gibi hanif şairler, müşriklerin bu gülünç hâlleriyle eğlenir, onlara takılırlardı. Ümeyye, mısralarında şöyle anlatırdı:
Bir ökse otu, bir eşek dikeni, bir de güruh-u baldırı çıplak!
Bundan iyisi olamaz, hele şu eğlenceli manzaraya bak,
Düşmüşler bir öküzün peşine, ne de olsa hazret, yağmur yağdıracak(!)
Verak et-Tai ise bu hadiseden şu dizelerle bahsederdi:
Yattınız emeksiz, kalktınız yemeksiz, oh olsun şimdi size!
Allah’a el açmadan yağmur yağdırmak sizin neyinize?
Varsa yoksa her zaman bel bağlarsınız, kuyruğunda ökse otuyla bir öküze.
(Cevad Ali, el-Mufassal, 6/815.)
Cahiliye Araplarının Allah ile olduğu kadar doğayla ilgili de kafaları bir hayli karışıktır. Onlar metamorfoza inanırlar. Aslında bu hâlleriyle onların her biri, Franz Kafka’nın Metamorfoz [Dönüşüm] kitabından fırlamış birer Gregor Samsa’dır. Öykünün başkahramanı Samsa da bir gün uyandığında yatağında kendini kocaman bir böcek olarak bulmamış mıdır? Cahiliye hurafelerine göre herhangi bir adam da pekâlâ Sakif’in un çuvallarını ıslattığı için taştan bir puta dönüşmüş olabilir. Çocukları kendi hâllerine bırakırlarsa alimallah periler tarafından amorf hâle getirilmiş ucubelere dönüşebilirler. Tavukkarasına yakalananların gözlerine devenin hörgücünden alınmış yağ sürmekte ne sakınca olabilir ki? Varsın biraz gözler kaşınsın... (Cevad Ali, el-Mufassal, 6/810.) Bir yerde veba olduğunda olsa olsa bu, perilerin mızraklarıyla insanlara saldırısıdır. Öyleyse ne yapıp edip tarladaki ekinler kesilmeli ve peri mızrakları böylece etkisiz hâle getirilmelidir. Bir yılan öldürmek mi? Sakın ha! Yılan demek peri demektir. Yakınları intikam alıverir sonra. Buna da çözüm hazırdır: Asabi akrabalarının musallat olmasından korunmak için insanlar, başlarına hayvan tezeği dökmelidir. Öldürdükleri yılanın üzerine de bir güzel kül serptiler mi değme gitsin. (Cevad Ali, el-Mufassal, 6/811, 812.) Biraz normalin dışında görünse de onlara göre kutsallık böyle bir şeydir. Çölde gezerken şeytan çarpacağına kafada biraz gübreyle gezmek daha iyidir.
Müşrik Araplar, putları Allah’a ulaştıran kutsal varlıklar olarak görme takıntısı yüzünden basiretlerini büsbütün kaybetmişler, hurafelere teslim olmuşlardır. Büyü, peri ve hortlak inancı onların iliklerine işlemiştir. Allah inancı ise puslu ve mitolojik bir düşüncenin parçası hâline gelmiştir.
Allah Resulü’nün örnekliğinde samimi birer Müslüman olan ve vahyin aydınlık ruhunda sükûnet bulan insanlar dahi zaman zaman zihinlerinin bir köşesinde kalmış eski hurafelerle didişebilmektedir. Allah Resulü, onların geçmiş inanç sistemlerinin bir parçası olan uğursuzluğun, falcılığın ve doğaüstü, hayalî bazı varlıkların hakikatinin olmadığına dair açıklamalarla onların tereddütlerini gidermektedir. Nebi, “Salgın hastalık şeklinde bir canavar yoktur. Kuşların uçuşuna bakarak kehanette bulunmak asılsızdır. Öldürülen kimsenin ruhunun baykuş olup intikamı alınıncaya kadar cesedinin başında beklediği inancı yanlıştır. Safer ayının hastalık getirdiği doğru değildir. Gulyabani dediğiniz dev ve hortlakların hakikati yoktur. Gök cisimlerinin insanların kaderini etkilemesi söz konusu değildir.” (Buhari, Tıb, 45 [5757].) şeklindeki uyarılarıyla hurafe ve batıl inançları yıkmaya çalışmıştır.
Bunlar arasında gökcisimlerinin yeryüzündeki etkisini ifade eden astrolojik hurafelerin reddi dikkat çeker. Başta Selemeoğulları olmak üzere bazı kabileler bu inancın etkisi altındaydılar. Bera b. Ma’rur, Amr b. Cemuh ve Abdullah b. Amr gibi pek çok meşhur sahabi bu kabileye mensuptur. Kur’an’da anlatıldığı üzere ayın evreleri hakkında Allah Resulü’ne soru soranlardan (Bakara, 2/189.) biri olan Muaz b. Cebel, aslen Hazreç’in Udeyoğulları koluna mensup olsa da babasının vefatından sonra annesi Hind, Selemeoğullarından biriyle evlenmiş ve Muaz da bu kabile içinde yetişmişti. Ayın evreleri hakkında soru soran diğer sahabi, Sa’lebe b. Ganeme ise doğrudan Selemeoğulları kabilesindendir. Her iki sahabi de şirke karşı son derece dirençli bir şekilde mücadele etmiş, hatta Selemeoğullarına ait putları korkmadan parçalamışlardı.
Bu iki sahabinin ayın evrelerine ilişkin Allah Resulü’ne yönelttikleri soru, sırf merak sebebiyle olabileceği gibi Selemeoğulları kabilesinin bir gerçekmiş gibi kendilerine sunduğu bazı bilgileri test etmek için de olabilir. Zira Selemeoğulları ayın, doğa, bireysel ve sosyal yaşantı üzerinde etkisi olduğuna dair bir inanca sahipti. Müşrikler, Menat’a birçok anlam yüklemişti ve onu gök cisimleriyle irtibatı sağlayan bir put olarak görüyorlardı. Hatta ay ve güneş gibi gök cisimleriyle arayı iyi tutmak için Kızıldeniz kenarında göksel akışa imkân verdiğine inanılan bir noktada mabet dahi inşa etmişlerdi. Gök cisimleriyle kurulan irtibat sayesinde Menat’ın iyilik ve bereket getirdiğine inanılır, yardım için ona başvurulurdu. Öte yandan ölümü verenin; deniz, su, rüzgâr ve bulutlar gibi doğa olayları yanında şans ve kaderi tayin ederek bireysel ve sosyal olayları yönlendirenin de bu put olduğuna inanılırdı. Kuraklık ve kıtlık zamanlarında önünde kurbanlar kesilerek onun yağmur yağdırması beklenirdi. Menat’ın, Hicaz’a Güney Arabistan kanalıyla geldiği yönündeki değerlendirmeler dikkate alındığında o bölgede ay tanrıçası olarak bilinen İl-Muka’nın boğa şeklinde sembolize edildiği ve ayın evreleriyle boğanın boynuzları arasında bir bağ kurularak dünyanın bu boynuzlar üzerinde idare edildiğine olan inancın Arabistan’a da intikal ettiği söylenebilir. Bu bakımdan ayette sözü edilen sorunun, bu inanç etrafında sorulmuş bir soru olması akla yatkındır. Müşriklerin akıldaneleri tıpkı Yahudilerin vaktiyle Samiri’nin biraz altın, biraz topraktan yaptığı sarı buzağısından medet ummaları gibi değil midir? Ne de güzel böğürmektedir o! Musa Peygamber’in kırk günlük Tur Dağı’ndaki ilahi mikatını fırsat bilerek yapılan buzağı heykeli, Mısır’da Firavun’un kutsal ineği Hathor’a nasıl da benzemiştir. Ama ne sanat! Sonunda Musa Peygamber’in kül ederek rüzgâra savurduğu koca bir yalan! (Araf, 7/148; Taha, 20/83-97.)