KURUCU FİİL SEVMEK
Ali Necip ERDOĞAN
Sev, ikinci tekil şahıs emir kipi. Tıpkı oku, dinle ya da korkma gibi… Oku emrinde neyin okunacağını, dinle emrinde neyin dinlenileceğini, korkma emrinde neden (ya da kimden) korkulmayacağını sormak gibi, sev emrinde de neyin ya da kimin sevileceği sorulabilir. Bütün bu fiillerde bir de nasıl sorusu önem kazanır. Yani nasıl okuyayım, nasıl dinleyeyim, nasıl korkmayayım yahut nasıl seveyim? Demek ki sev emrine muhatap olduğumuzda neyi seveceğimiz ve nasıl seveceğimiz sorularına da cevap aramamız gerekiyor. Bir diğer husus da emri verenin kim olduğu. Bunlardan önce sevmek fiilinin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine bakmak gerekir. Doğar doğmaz maruz kaldığımız ilk fiil ağlatılmaksa, ikinci fiil de sevilmektir. Sevmenin ne olduğunu sevildiğimiz için biliriz. Sevmek fiili kurucu fiildir ve aynı zamanda ilkedir. Sevilme biçimimizle bizi ve çevremizi kurar. Bu inşa sürecinde sevildiğimiz yere gider sevilmediğimiz yerden kaçarız. Sevilmenin sevgiyi bilmede ikinci bir etkisi daha vardır, sahiplenilmek. Annemiz bizi çok severken çok da sahiplenir. Doğuranın sahiplenen sevgisi Yaradan’ın sahiplenen sevgisinin çekirdeği, bir misali, “asıl”a gönderen temsilidir. Sevilmemiz, sahiplenilip korunmamız şu anlama gelir: İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikimi bize aktarılacaktır. Aksi takdirde her şeyin başımıza gelmesi, her şeyi tecrübe etmemiz gerekir ki bu süreçten sağ salim çıkamayabiliriz. Dolayısıyla sevmek bu aktarımın da önemli, etkin ve kurucu kanalıdır. Zaman ve mekânla ilgili şöyle söylenmiştir: Her şey bir anda başımıza gelmesin diye zaman vardır, yani ardışık olarak sıralı bir biçimde olayları yaşayabilmemiz için zaman (yaratılmıştır) icat edilmiştir. Aynı şey mekân için de geçerlidir: Her şey başımıza bir anda gelmesin diye bir mekânda bulunmamız gerekir. Mekân bu yüzden icat edilmiştir. Zamanı ve mekânı doğuranın da sevgi olduğu söylenebilir. Elbette bu, sınırlı bir bakışla indirgemeci, daraltıcı bir söylemdir. Zaman ve mekânla ilgili kapsayıcı tanımlar yapılabilir/yapılmıştır. Öyleyse sevgiyi bilme biçimimiz bir birikimin sonucudur ve sevgiyi başka şeyler (duygular-düşünceler) vasıtasıyla bir mekânda ve süreç içinde biliriz. Bu aslında bilme biçimimizin temelidir: Bilmediğimiz şeyi bildiklerimizi kullanarak tanımlamaya çalışır ve ona bir çerçeve çizeriz. Sevgi, bize öğretilmiş bir bilgidir ve biz onu duygu diye niteleriz. Sahiplenilmeyle birlikte edinilmiş bir bilgi olduğu için de kişiyi dış dünyaya (ailenin dışına) hazırlar. Kişi dış dünyaya yöneldiğinde birini ya da bir şeyi (kendisine öğretilen sevme biçimiyle) sevmeye başlar ve herkesin kendisi gibi kendisiyle aynı şekilde sevdiğini düşünür. Çünkü bunun duygu olduğunu zannetmektedir ve herkeste bu duygunun var olduğunu kabul etmektedir. Böylelikle herkes onun sevgisine aynı şekilde karşılık verecektir. Sevmenin sahiplenilmek olduğunu bildiği için sevdiği şeyi ya da kişiyi sahiplenmek isteyecektir. Beni seven ailem bana sahip olmuş, beni korumuş, güvende tutmuştu. Şimdi ben de sevdiğim şeye sahip olursam onu korur ve güvende tutarım, diyecektir. Ancak sevdiği şeye ya da kişiye sahip olamadığını, sevgisinin karşılık bulmadığını görünce sevginin sahiplenmekten ayrışması gerektiğini, acı bir gerçek olarak, anlayacaktır. Sevgiden ilk ayrışan bilgi “sahiplenmek” olacaktır. Bu ayrışmayla birlikte sevilen nesnenin tasavvuru, hayali zihinde canlanacaktır. Bir şeyin kendisine değil ancak hayaline sahip olabiliriz. Kendimizi kurmaya ve inşa etmeye başlarız. Mekân ve zaman değişiklikleriyle kişinin kendini kurma ve inşa süreci süreklilik kazanacak, kişi değişip dönüşecektir. Sevginin nesnesi kimi zaman resme, kimi zaman hayale kimi zaman da imgeye dönüşerek kişiye kendi gerçekliğini sorgulatacaktır. Kimi zaman beklentilere ulaşmakla kimi zaman da hayal kırıklıklarıyla geçen bir süreç… Sevginin kaybetme korkusuna dönüştüğü, güven kaybına uğradığı, incinmeye sebep olduğu, hor görülme ya da küçük düşürülmeyle sonuçlandığı eğitici, öğretici bir süreç… Aynı zamanda da vicdan,merhamet, sadakat gibi duyguların sevmek ve sevilmekle birlikte var olduğu gerçeği…
Sonunda ortaya çıkan, sevginin mahiyetini oluşturan duyguların tanınmasıdır. Anlaşılmıştır ki sevgi, duygulardan ve düşüncelerden oluşmaktadır. Hepsinin toplamından oluşan bir terkiptir. Mesela güven duygusu sevginin en belirleyici bağlılıklarından biridir. Kişinin güveni sevdiği biri tarafından kötüye kullanıldığında güven sevginin önüne geçer. Kişi önce güven duyacak sonra sevecektir. Ya da sevgisi nedeniyle merhamet duyduğu biri tarafından bu merhameti istismar edilirse merhameti acımaya dönüşür ve sevginin önüne geçer. Kış mevsiminde açıkta kalmış bir yılanı gören adam ona merhamet eder ve onu alıp koynunda ısıtır. Yılan kendine gelir gelmez adamı sokar. Adam yılanı fırlatıp atar ve kendi derdine düşer. Böyle bir durumla bir daha karşılaşırsa yılanı koynuna alıp ısıtmak yerine ona acıyarak yoluna devam edecektir. Sevmiş ama hayal kırıklığına uğramış biri için sevgi hızlıca nefrete dönüşebilir, ki nefret de sevginin terkibine dâhildir. Bu nedenle neyi ya da kimi seversek sevelim, sevgiyi oluşturan duygular nedeniyle her zaman ve daima kendimizi seviyor olacağız.
Bütün bu süreç sevgiyi oluşturan duyguların işlerlik kazanmasına ve giderek sevgiden ayrışmasına neden olmaktadır.
Böylece sevginin mahiyetini oluşturan tüm duygular dış dünyadaki deneyimlerle işlerlik kazandığında (boşa çıktığında, hayal kırıklığı yaşandığında, tatmin sağlandığında yani olası tüm durumlarda) sevgi bütün bu duygulardan ayrışır. Diğer tüm duygulara işlevsellik kazandıran kurucu duygu olma fonksiyonunu yerine getirir. Bu aşamadan sonra sevgi kişi için ilk defa ve kesin olarak “varlık” kazanmıştır, hiçbir duyguyla kaim değildir, bir şart ya da koşula bağlı değildir, tek başınadır. Bir beklentinin aracı olmaz, stratejilere konu edilemez.
Sevginin “varlığı”nı asıl şimdi tanıyan kişi, kendiyle ve dış dünyayla esaslı ilişki kurmaya başlar. Kendisi ve sevdiği nesnenin arasına “varlık” olarak sevgi girer ve bu esası, seven-sevgi-sevilen olarak belirler. Tüm duyguları ve düşünceleri doğuran kaynağa ulaşmıştır. Sevgi zannettiği “şey” ile sürekli değişip dönüşerek gelmiştir buraya, ulaştığı yer ise dinginliğin, suhuletin, basiretin ve ferasetin olduğu yerdir. Böylelikle bir şeyi ya da birini (sevgiden ayrışan duygu ve düşünceler nedeniyle) kendi adına değil, kurduğu ilişki nedeniyle Yaradan adına sevecektir. Seven, sevgi ve sevilen ilişkisi üçlü yapısıyla diyalektiği ortadan kaldırır. Çünkü diğer tüm duyguları kuran, onlara işlevsellik kazandıran sonra da onlardan ayrışan sevgi, “varlık olarak” zıtlığın arasına girer ve ilişkinin yönünü tek taraflı olmaktan çıkarır. İkili ilişkilerin rekabetçi, kırıcı, yok edici etkileri üçlü ilişkiyle giderilmiş olur. Bu ikili yapının reddedilmesi anlamına gelmez. Tam tersine ikili yapının (diyalektiğin) araya alınan “varlık” ile genişletilerek “ya o, ya bu” tercihinin ortadan kaldırılması anlamına gelir. Tüm duygulardan ayrışan sevginin asıl işlevi de budur. Yani birbirini tamamlayan ya da birbirinin zıddı olan “şeylerin” tarafı olunamayacağını gösterir. Çünkü taraflardan birini seçmek diğer tarafla çatışmak demektir fakat araya varlık olarak sevgi girdiğinde çatışma ortadan kalkar. Böylece neyi ya da kimi sevmeliyim ve nasıl sevmeliyim sorusu geçerliliğini yitirir. Demek ki “sev” emri yöneltme bildirmez, tıpkı oku, dinle, korkma emri gibi. Neyi okuyacağını, neyi dinleyeceğini, neden korkmayacağını söylemiş olsaydı emri daraltacak ve asli işlevinden yoksun bırakacaktı.