KUR’AN’IN EĞİTİM VE İRŞADINI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Bilindiği üzere Kur’an, sahabe-i kiramın İslam davetinde oynadığı rolden bize çokça bahseder. İlk Kur’an nesli, Yüce Allah’ın gönderdiği mesajlara doğrudan muhatap olan, ivazsız ve tavizsiz bir şekilde bunları uygulamaya çalışan kimselerdi. Başka bir ifadeyle onlar bu tavizsizliklerinin bedelini canları ve mallarıyla ödemişlerdi. Nitekim ashabın bu hasbiliği, ilahi buyruklar karşısında onların “emrin başımız üstüne” (Bakara, 2/285.) mealindeki ifadeleriyle dile getirilir. O bakımdan ayetler ve siyer eşliğinde sahabenin hayat felsefesini yeniden keşfetmeye bugün çok ihtiyacımız vardır. Aksi takdirde, bizi tembelliğe ve rehavete sürükleyen, yeni yeni Müslümanlık algıları üretmeye devam edeceğiz.
Asr-ı saadet sonrasında, asırlar boyunca Kur’an’ın aydınlık yolunda yürüyen ve sayısını bilemediğimiz nice salih insanlar, topluluklar ve milletler gelmiş geçmiştir. Diğer taraftan ilk dönemlerden itibaren Kur’an, başta tefsir, kelam, fıkıh, Arap dili, kıraat, tecvit ve hat olmak üzere çeşitli ilim ve sanat dallarının konusu olmuştur. Elbette ki bunlar, İslam medeniyetinin gelişmesine ve toplumsal ihtiyaçlara bağlı olarak Kur’an’la kurulan ilişki biçimleriydi. Avam dediğimiz toplum çoğunluğunun Kur’an’la olan ilişkisi de daha ziyade okumak, sevap kazanmak ve geçmişlerin ruhuna bağışlamak şeklinde olmuştur. Başka bir ifadeyle, sonraki dönemlerde Kur’an’ın belaları def etmek ve şifa bulmak için okunması ayrı bir önem kazanmıştır. Böylece Kur’an, bir taraftan bilginler düzeyinde birçok ilmin, diğer taraftan ise halk seviyesinde farklı ilişki biçimlerinin konusu olmuştur. Bugün de bu anlayış ve uygulamalar devam etmektedir. Sonuçta, tarihî süreçte insanların Kur’an’la olan ilişkisinde, ilk dönemlerdeki doğrudan amele ve eyleme dönük özelliğinde bir farklılaşma olduğunu söylemek mümkündür.
Kur’an’la ilgili bahsedilen uygulamalar, elbette ki tabiatı itibarıyla yanlış değildir. Yanlış olan, bunların esas kabul edilip insanları ve toplumları yücelten ilahi değerlerin uygulamaya dönük okunup anlaşılmamasıdır. Nitekim Allah Resulü’nün bu yanlışa dikkat çektiği rivayet edilir. Hz. Peygamber, amel edilmeden okunan Kur’an’ı, ilmin kaybolması olarak anlatır. (İbn Mace, Fiten, 14.) Bu yanlışa, asırlar öncesinde Hasan-ı Basri de şöyle işaret etmiştir: “Kur’an, amel edilsin diye indirilmiştir ancak insanlar onun tilavetini amel edinmişlerdir.” (Telbisu İblis, Mısır, 1368, s. 113.) Demek ki birtakım uygulamalar tabiatı itibarıyla sevap olabilirler. Ancak bizim bunları, Kur’an’ın esas amaçlarını unutup birinci sıraya koymamız bir yanlışa sebep olmaktadır.
Kur’an’ın üç şekilde korunmasından bahsedebiliriz: 1. Lafzının korunması; bunu Kur’an tarihi araştırır. 2. Tilavetinin korunması; bu da tecvit, aşere ve takrip ilimlerinin alanına girer. 3. Manasının korunması ki tefsir ilminin konusudur. Kur’an’ın, lafız ve manasının korunması gibi seleften geldiği şekliyle onun okunuş ve kıraatının korunması da gereklidir. Dolayısıyla bizim bunun eğitimini yapmamızdan daha doğal bir şey olamaz. Diğer taraftan, bilindiği üzere Kur’an’ın tilaveti âlimler tarafından ibadet sayılmıştır. Zaten tarihte insanların büyük çoğunluğunun Kur’an’la olan bağlarını devam ettirmelerinin başka bir yolu da yoktu. Kısaca geçmişte Kur’an’la olan ilişki, en azından halk düzeyinde lafzın tilavetiyle sınırlıydı. Bu anlamda tarihten günümüze, Kur’an’ı anlamadan okuma uygulaması anlayarak okuma ilkesinin önüne geçmiştir. Bunun, tarihsel ve kültürel daha başka sebeplerinden de bahsedilebilir. Ancak son asırlarda, basın yayın imkânları oldukça değişmiştir. Mesela son yüz yılda Kur’an tefsiri ve meali sahasında, okuyan herkesin istifade edebileceği çok nitelikli çalışmalar yapılmıştır. Ancak, anlamı göz ardı eden tilavet eksenli uygulamaların hâlâ büyük ölçüde ağırlıklarını devam ettirdiklerini görüyoruz. Bu noktada belirtmek gerekir ki Kur’an’ı anlamadan onun hedeflerine ulaşmamız, duygu, düşünce, zihniyet ve amel değişimini gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla bugün, “tashih-i hurûf” eğitimleri kadar “zihniyetin Kur’an’a göre tashihi”ne de ihtiyaç vardır. Çünkü zihinler bugün, madde ve dünya merkezli kod ve anlayışlara göre çalışmaktadır. İnsanlar, büyük çoğunluğu itibarıyla hayata ve eşya ile olan ilişkilerine İslam’ın penceresinden bakmamaktadırlar. Yine Kur’an’ın “hüsn-i tilavet”i kadar “hüsn-i fehmi”ne yani güzel anlaşılması çalışmalarına da ihtiyaç vardır. Ayrıca belirtmek gerekir ki “Kur’an’ı güzel okuma yarışmaları” kadar “Kur’an’ı güzel anlama yarışmaları” da düzenlenmelidir. Zira Kur’an’la beslenmeyen zihinler, din adına bir sürü hurafe ve aslı esası olmayan anlayışlarla doldurulmaktadır.
Bugün hangi konumda bulunursa bulunsun, insanların üstlendikleri görevlerde moral, motivasyon, dava şuuru, hasbilik açılarından yeterli düzeyde olmadıklarını görüyoruz. Bunun birçok sebebinden bahsedilebilir. Ancak bu sorunun, esas itibarıyla Kur’an’ın aktif ve dinamik ruhunun iyi özümsenememesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Zira metodu gereği Kur’an, muhataplarını her daim salih amele, hayırda yarışmaya cehd ve cihada teşvik etmektedir. Şu hâlde, hangi seviyede bulunursa bulunsun Kur’an üzerinde düzenli olarak ve samimi bir şekilde düşünen bir Müslümanın rehavete, yılgınlığa, pasifliğe ve sorumsuzluğa kapılması zordur.
Kur’an’ın içerdiği gerek Allah tasavvuru gerekse hesap şuuru dolayısıyla muhataplarına dinamik bir ruh vermesi konusunda emsali yoktur. İfade yerinde ise Kur’an düşeni ayağa kaldırır, kaldırdığı kişiyi yürütür, yürüttüğü kimseyi de koşturur. Ancak bunun da gerekleri vardır. O da sahabe-i kiram gibi hazarda ve seferde Kur’an’la beraber ve onunla yoldaş olmaktır. Onlar, Kur’an’ın müjdeleriyle güler, uyarılarıyla ağlarlardı. (Tevbe, 9/124.) Ayetleri duydukları zaman tüyleri ürperir, tenleri ve kalpleri Yüce Allah’ı anmakla sakinleşirdi. (Zümer, 39/23.) Teklifimiz, hangi seviyeden olursa olsun, düzenli olarak insanların ister tek başına isterse ders halkaları şeklinde Kur’an ayetleri üzerinde düşünme ve tedebbürde bulunmalarıdır.
Bugün toplumun, bir kutsal değer olarak Kur’an’a gösterdiği saygının her şeyin üstünde olduğu bilinen bir gerçektir. Millet ruhunun ve kimliğinin oluşmasında Kur’an’ın apayrı bir değeri vardır. Mesela Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet dairesinde, asırlardır hiç kesintisiz Kur’an okunmasının bu açıdan ayrı bir anlam ve önemi vardır. Burada problem, Kur’an’a olan bu ilginin, dinî hayatın geliştirilmesinde fonksiyonel bir hâle getirilememesidir. Bu konuda yapılması gerekenler vardır. Mesela toplumun kültürel olarak ilahi kelamla çok değişik temas noktaları vardır. İşte, Kur’an’ın mesajını insanlara aktarmak için bunların fırsat olarak değerlendirilmesi lazımdır. Bu noktada pratik birtakım tekliflerde bulunmamız mümkündür. Mesela genelde cenazelerde, taziyelerde Yasin, Mülk, Kıyamet sureleri ve aşr-ı şerifler okunur, geçilir. Hâlbuki bu sureler üzerinden onlarca mesaj vermek mümkündür. Bu tür çabaların yoğunlaştırılması gerekiyor. Yine bilindiği gibi ülkemizin bazı bölgelerinde “1001 hatim” merasimleri yapılıyor. Biz bu merasimlere, mesela neden 1001 Kur’an meali veya özlü bir tefsir okumayı ilave etmiyoruz? Yani geleneklere ilave yapılmasına ihtiyaç olduğunu belirtiyoruz. Çünkü bu şekilde okuyucuların ayetlerdeki müjde-uyarı, teşvik-sakındırma, emir ve yasaklarla yüz yüze gelmeleri sağlanacaktır. Diğer taraftan, gerek camilerde gerekse her türlü dinî programda okunan mukabele ve aşr-ı şeriflerin meallerinin ışıklı levhalardan verilmesi önem arz etmektedir. Ayrıca mukabelelerde mesaj içeriği olan ayetler seçilerek açıklanması yoluna gidilmelidir.
Bilindiği gibi Kur’an genişçe ehli kitaptan bahseder, önceki vahiy topluluklarını değerlendirir. Onların vahyi unuttukları ve ondan öğüt almadıkları, kulaktan dolma ve uydurma şeylere bağlandıkları bizlere hatırlatılır. (Maide, 5/13-14; Bakara 2/78.) Dolayısıyla insanların Kur’an’la olan ilişkileri, sadece şekilsel, kültürel ve duygusal boyutlarda olmamalıdır. Bunların ötesine geçip anlamayı, düşünmeyi, ibret almayı da içermelidir. Mesela bugün ülkemizde sayısal olarak gittikçe artan, okuduğunu sorgulayan ve anlamak isteyen bir yüksek tahsil kuşağı vardır. İşte bu, bizim için bir fırsat ve imkâna işaret etmektedir. Dolayısıyla gençlere Kur’an üzerinde düşünmeyi (tedebbür) öğreten çalışmalarımız, seminerlerimiz ve programlarımız olmalıdır. Tabii burada İslami ilimlerin bütünlüğünü göz ardı eden, dolayısıyla selefî yaklaşım ve salt Kur’an’dan hareket eden yönelişlere de fırsat vermeyen bir yöntem takip edilmelidir.
Burada şu yanlış yaklaşıma dikkat çekmekte de fayda vardır. Ülkemizde bazı çevrelerde Kur’an’ı anlamak, onun üzerinde düşünmek veya onu tefsir etmek yadırganmaktadır. Çünkü bu anlayışa göre Kur’an, eski âlimler tarafından tefsir edilmiş, anlaşılmış ve bitirilmiştir. Dolayısıyla yenilerin böyle bir şeye tevessül etmeleri doğru değildir. Böyle bir anlayışın, Kur’an’ın hidayetinin günümüze taşınmasının önünde bir engel oluşturduğunu bilmiyorum söylemeye gerek var mıdır?
Bir başka konu da şudur: Kur’an’da, Allah (c.c.) tasavvuru ve ahirette hesap vermeye ayrı bir önem verilmektedir. Çünkü dinî hayat ve pratikler bunlar üzerinde inşa edilir. Ferdî ve toplumsal hayatta dinî değerlerin yaşanmasında, bunlar temel zemini oluşturur. Günümüzde İslam’ın üzerinde oturduğu bu iki temel unsurun, irşad ve davet faaliyetlerinde hak ettiği yeri alması için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Çünkü Kur’an’ın dönüp dönüp insanlara hatırlattığı iki asıl bunlardır. Nitekim Kur’an’ın hemen her sayfasında esma-i hüsna ve hesap günü muhataplara hatırlatılmaktadır. Bunların tekrarlanmasıyla Müslümanca bir zihniyetin inşa edilmesi hedeflenmektedir. Çünkü bunlar, insanın zihnine ve kalbine işlemediği takdirde insanın ibadet, amel ve ahlaklı bir hayata yönelmesi mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla zamanımızda iman, ibadet ve ahlak hayatında zafiyetler çoğaldıysa bunun önemli sebeplerinden birinin bu olduğu unutulmamalıdır. Ne yazık ki bugün dine inanan insanların zihin dünyaları ve hayat felsefelerine gayri İslami dürtü, düşünce ve etkenler şekil vermektedir. Kısaca irşad faaliyetlerinde, bu iki asıla yani Allah tasavvuru ve hesap şuuruna özel bir yer verilmelidir. Ta ki insanlar, maddi bir atmosfer gibi manevi bir atmosferin de kendilerini kuşattığını, her daim murakabe altında oldukları ve attıkları her adımdan hesaba çekileceklerini bilsinler ve İslam’ın bir tekâmül dini olduğunu anlasınlar.
Bir diğer konu da şudur: Bilindiği gibi yaratılış ve doğa ile ilgili ayetlere başvurmak, Kur’an’ın en sık kullandığı metotlardandır. Çünkü Yüce Yaradan’ın insana olan sınırsız kudretini, eşsiz rahmetini görmenin ve O’nun sevgisini hissetmenin başka bir yolu yoktur. Nitekim daha ilk ayetlerde bu konuya temas edilir (Alak, 96/2.) ve bu metot, vahiy tarihi boyunca devam eder. Nazil olduğu dönemde Kur’an, bu konulara daha ziyade o günkü insanın bilgi dağarcığını esas alarak işaretlerde bulunmuştur. Böylece muhataplarını Yüce Yaratıcı’nın eşsiz ilmi, kudreti ve merhameti üzerinde düşünmeye çağırmıştır.
Bununla bağlantılı bir konu da şudur: İrşad ve davet çalışmalarında yaratılış ve kevni ayetlere yer verilse de çağdaş bilimin bu konudaki muazzam birikiminden neredeyse istifade edilmemektedir. Başta gençler olmak üzere bu konulara çok büyük ilgi duyulmaktadır. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın insana olan eşsiz lütfunu ve ihsanını görmek için bu konu önemli bir imkân oluşturmaktadır. Kur’an, o günkü muhatapların bilgi düzeylerini dikkate alarak bu konulara yer vermiştir. Bugün bizim de bu konuları, mevcut bilgi seviyesini dikkate alarak anlatmamız isabetli olacaktır. Çünkü bu, Kur’an’ın konuyla ilgili metodunun bir sonucudur. Tabii biz burada zamanımızda çokça yapıldığı gibi Batı’nın bilimsel verilerini Kur’an’dan çıkarmayı teklif etmiyoruz. Bizim teklifimiz, sadece ilgili ayetin açılımıyla ilgili muhatapları tefekküre sevk edecek bazı bilimsel noktalara işaret etmektir.