Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
KUR’AN’DA BAHSEDİLEN CİNLER GERÇEK VARLIKLAR MI?
Hocam, “Kur’an cinlerden bahsediyor ama varlıklarına dair hiçbir bilimsel delil yok.” diye soruyorlar.
Kur’an cinlerden de başka varlıklardan da bahsetmektedir. Neticede Kur’an Allah’ın kitabı, cinler de O’nun yarattığı bir varlık türüdür. Zaten Kur’an, Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) vasıtasıyla gönderdiği ilahi kitaptır. Kitabın geliş hikmeti, Allah’ın varlığından, birliğinden ve hükümranlığından haber vermektir. Buna göre Allah yegâne yaratıcı ve yöneticidir. O, yaratıcılık (halk edici) sıfatıyla bütün bir evreni yaratmıştır ve yöneticilik (rab) sıfatıyla da onun düzen ve devamlılığını sağlamaktadır. Yüce Allah yegâne yaratıcı olduğuna göre O’nun dışındaki tüm varlıklar yaratılmıştır. İşte bu yaratılmış varlıkların toplamı evreni oluşturmaktadır.
Ancak evreni oluşturan varlıklardan bazılarını görürken bazılarını göremiyoruz.
Evreni oluşturan varlıkların bir kısmı duyularla algılanabilirken bir kısmı duyu algısı dışındadır. İslam düşüncesinde Kur’an’dan alınan ifadeyle evrenin duyularla algılanan kısmına şahit âlem, duyu algısı dışında kalan kısmına ise gaip âlem denilmiştir. Türkçe şahit âlem için görünen âlem, gaip âlem için ise görünmeyen âlem kavramları kullanılmaktadır. Bunlara fizik veya metafizik demek İslam düşüncesi açısından doğru değildir. Çünkü ne şahit âlem fiziğin ne de gaip âlem metafiziğin karşılığıdır.
Görünmeyen bir varlığın gerçekliğini nasıl anlayacağız?
Eğer bir kusur yoksa ve yanılma söz konusu değilse beş duyuyla kavranan varlıkların mevcudiyeti konusunda kimsenin bir kuşkusu yoktur. Bu konuda kuşkular, varlıkların hakikati ve kökeni konusunda ortaya çıkmaktadır. Hakikat ve köken bir yönüyle somut bir gerçeklik gibi görünüyorsa da bir başka yönüyle duyu algısını aşan boyutlarının bulunması dolayısıyla bilinmezlikler içermektedir. Bu yönüyle somut gerçeklikten uzaklaşmakta ve duyu algısı dışına çıkmaktadır. Çünkü bir şeyin hakikatini bilmek beş duyunun ötesinde bilgi gerektirmektedir. Kökeni bilmek ise geçmişe doğru gidip bir tespit yapmayı gerekli kılmaktadır. Zamanda geriye gitmek söz konusu olamayacağına göre o husustaki bilgiler kısıtlı delillere dayalı olacaktır. Kısıtlı delil ise hakikatin ve kökenin tam olarak kavranmasını sağlamaz. Gelinen noktada somut ve görünen delillerin yetmediği durumlarda insanın kendi dışından bilgi alması zorunluluktur. Bu ise ancak öncekilerin yazılı veya sözlü verdikleri haberlerle mümkündür. Tarih ilmi bu işlevi yerine getirir.
Buradan nereye gelmek istiyorsunuz?
Haklarında dışarıdan bilgi almayı gerektiren varlıkların başında görünmeyen âleme ait varlıklar gelmektedir. Aslında görünmeyen âlem tek bir yapı ve türden oluşmaz, somut ve soyut olmak üzere temelde iki kategoriye ayrılır. Sevgi, saygı, içtenlik gibi soyut varlık alanı ancak tezahürleriyle bilinebilir ama gerçeklikleri yine de kapalıdır. Bu yüzden bu tür soyut değerlerde yanılmalar ve sahtelikler her zaman mümkündür.
Cinlere gelecek olursak?
İslam inancına göre gaip âleme ait yani görünmeyen varlıklardan olan cinler, beş duyuyla kavranamayan ama somut gerçeklikleri olan varlıklardır. Sevgi, saygı ve içtenlik gibi soyut gerçekliklerin hakikati bilimsel olarak nasıl ispat edilemiyorsa somut dahi olsa beş duyuyla kavranamadığından cinlerin gözlem ve deneye dayalı bilimsel ispatı söz konusu edilmez. Çünkü bunlar bilimsel ispata konu değildir. Bilim, gözlem ve deney yöntemiyle ispat yoluna gider. Öte yandan bilimsel açıklamaların ölçü ve miktar bildirmesi yani sayısal bir değer ifade etmesi gerekir. Sevgi, saygı ve içtenlik gibi duygu ve durumları gözlemlesek bile onlardan sayısal bir değer üretmemiz imkânsızdır. Bir de işin içine yanılma ve yapmacıklık unsurları girdiğinde yapılan gözlemin bile bir anlamı yoktur. Bu yüzden psikoloji her ne kadar bazı bilimsel yöntemleri kullansa bile tam olarak pozitif ilimler arasında sayılmamaktadır. Bir filozofun dediği gibi “İnsan öngörülemeyen varlıktır.” Mekanik ya da somut olgularda olduğu gibi insanın duygu dünyasına dair kesin verilere ulaşmak mümkün değildir. Mümkün olmaması beş duyuyla tam kavranamamasından ileri gelmektedir. Kişilerin duyguları konusunda en geçerli kaynağımız duygu sahibinin bize açıklamasıdır ve yanlış çıkmadığı sürece de buna güvenmemizdir. Cinler ve melekler gibi varlıklar da beş duyuyla kavranamadığına göre bunları bilen ve bize haber veren kaynağa güvenmekten başka bir çaremiz yoktur.
Sadece bu açıklama yeterli midir?
Cinlerin varlığını tespit bir başka açıdan tarihî olayların gerçekliğini tespit gibidir. Nasıl ki tarihî bilgileri ya geçmişte yazılan kitaplardan veya birtakım kalıntılarından tespit ediyorsak cinlerle ve meleklerle ilgili bilgileri de peygamberlerden ve getirdikleri kitaplardan öğreniyoruz. Nitekim Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u 1453 tarihinde fethettiğine dair bilgilerimiz ya yazılı kaynaklara ya da o dönemden kalan eserlere dayanmaktadır. Cinlerle ilgili bilgiler de başta Kur’an olmak üzere geçmiş dinlere ait ilahi kaynaklı metinlerden elde edilmektedir.
Buna göre cinler gibi görünmeyen varlıklara inanmak aslında varlığı bütüncül kavramak anlamına mı geliyor?
Tam da öyle. Zira bilimsel yöntemlerle ispat edilmediği için cinlerin varlığından şüphe duymak, başta sevgi, saygı ve içtenlik gibi değerler olmak üzere tüm tarihî olaylar hakkında kuşkucu bir yaklaşıma bizi götürür. Çünkü bunların hiçbirisini bilimsel yöntem olan deney ve gözlemle bilmemiz söz konusu değildir. İşi bu aşamaya getirmek, septisizm ve agnostisizm karanlığına girmek anlamına gelir. Bu da hayatın altüst olması, değerlerin yok sayılması, geçmişin karanlığa gömülmesi demektir. Öte yandan bize canlılık sağlayan ruh hakkında da aynı durum söz konusudur. Psikolojik çalışmalar bir hayli gelişmiş olmasına rağmen henüz ruhun varlığı ve hakikati, deney ve gözlem yoluyla ispat edilmiş değildir. Bu yüzden bazıları çıkıp “Göremediğimiz varlıklara inanmayız, ruhu da görmüyoruz öyleyse onun varlığına inanmayız.” diyebilmektedirler.
Cinlere inanmanın Allah’a imanla bir alakası var mıdır?
Elbette vardır. Cinlere inanmak, Allah’ın varlığına inanmaya bağlıdır. Allah’ın varlığına inanan kişi için cinlerin varlığına inanmak gerçek dışı ve anlamsız değildir. Cinlerin varlığını anlamsız görenler genelde Allah’ın varlığını kabul etmeyenlerdir. Onların yegâne gerekçeleri de Allah’ın görülmemesi ve bilimsel olarak ispat edilmemesidir. Böyle bir anlayışa gitmiş olan kişinin görülemeyen varlıklar olan cinlerin ve meleklerin varlığını kabul etmesi beklenmez. Öyleyse cinlerin varlığından şüphe edenler, büyük ölçüde Allah’ın varlığından da şüphe ediyorlar demektir. Öte yandan Allah’ın varlığını inkâr eden ateistlerin, “Kur’an cinlerden bahsediyor, varlıklarına dair hiçbir bilimsel delil yok.” demelerinin altında yatan amaç Allah’ı inkâr pozisyonlarını güçlendirmektir. Eğer amaçları bu değilse büyük bir tutarsızlık sergilemiş olmaktadırlar. Çünkü Allah’a inanmayan bir kişinin dönüp cinlerin varlığını sorgulaması son derece saçmadır.
Son olarak cinlerin varlığının hikmeti nedir?
Meleklerin ve ruhun varlığının hikmeti neyse cinlerin varlığının hikmeti de odur. Yüce Allah hiç ihtiyacı olmadığı hâlde melekleri yaratmış ve onlara evrende birtakım görevler yüklemiştir. İnsanı yaratmış onun canlı tarafını ruh vasıtasıyla oluşturmuştur. Bunların hiçbirisi olmasa yani ruh veya melek olmasa Yüce Allah evrendeki olayları yine düzgün, insanı yine canlı kılabilir. Ama Yüce Allah, sistemini böyle kurmuş ve bu sistem içerisine akıl ve iradesiyle insana benzeyen, görünmeme yönüyle de meleklere benzeyen bir varlık türü olan cinleri yaratmıştır. Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ediyorsak O’nun bize bildirdiği varlıkların da gerçekliğini kabul etmemiz hem akla uygun hem de düşüncede tutarlı olmanın bir gereğidir.