KULUN RABBİNE YAKARIŞI
DUA
M. Feyzi KILIÇ
Susun…
Susun susun…
Sanki elem ve acı yüklü bir sessizlik var…
Sessizliğin içerisinde garip kalmış bir çaresizlik var…
Çaresizliğin içerisinde kanayan yara misali bir kimsesizlik var…
İnsanoğlu, o kimsesizliğine sarıp sarmaladığı gam ve hüzün dolu sessiz çığlıklarıyla yaşar. Hüznünü dindirmek istediği an, “Medet Ya Rab!” diye kaybettiği hazineyi arar. O hazine ki kalbinin feryat figanını dindirir. O hazine ki oradan oraya koşan ve takatsiz kalan biricik kalbini dinlendirir. O hazine ki yok iken var edenin, varlığından haberdar edenin huzuruna onu erdirir. Huzura varınca insan, “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!” (Furkan, 25/77.) nidasıyla âdeta irkilir ve yeniden dirilir. Dünyadaki varoluş gayesine dair soruları bir bir aklından geçirir. Bir an dünyaya gözlerini açtığı günden itibaren başlayan aczinin ve fakrının yolculuğu gözünün önüne geliverir. Allah’ın ona pirüpak bir şekilde emanet ettiği ama “Ben güçlüyüm, ben varlıklıyım, ben muktedirim.” diye “ben”in tüm çirkinliğini içine aldığı cümlelerle kirlettiği hayatı aklına düşüverir. Allah’ın (c.c.) “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” (İsra, 17/37.) ikazına rağmen ilahi rahmetin lütfettiği gücün, kuvvetin, yeteneklerin kendinden olduğunu zannettiği zavallı bir düşünce zihnini sarıverir.
İblis’in kibrinde direttiği hikâyede nasıl da aynı safta yer alabildiğini düşünür ve korkudan irkilir. O an, Hz. Âdem ve Havva’nın, “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (A’raf, 7/23.) duasına tutunuverir. Sonrasında Hz. Zekeriya’nın, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma.” (Enbiya, 21/89.) duasını yalnızlığın, kimsesizliğin kalbinde açtığı yaraya merhem diye sürüverir.
Pişmandır artık insanoğlu…
“Şüphesiz çokça bağışlayan, çokça merhamet eden” (Kasas, 28/16.) Allah’a geç kalınmış bir telaşla nadim olur ve kendini amansız bir acıya dönüşmüş pişmanlığın içinde bulur. Hz. Musa’nın, “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet.” (Kasas, 28/16.) duasıyla niyazda bulunur. Zikirden ve niyazdan uzak kalan, israf olan, kuruyan gönlünün; Rabbinin, “Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm.” (Bakara, 2/186.) kelamıyla yeniden yeşereceğini ve hayat bulacağını düşünerek teskin olur. Günahın, sıkıntıların, dertlerin hücum edercesine yağdığı bu dünyada duanın sundurmasının altında sükûnet bulur.
Duayı bilmiş, anlamıştır artık insanoğlu…
Güç, kudret, malik olma ihtirası yüzünden helake uğramış harap gönlün ilacı olan duayı… İlahi huzurda aczin ve fakrın şuuruna erdiren duayı… “Şüphesiz Rabbim duayı işitendir.” (İbrahim, 14/39.) kelamıyla Allah’a imanın, sonsuz itimadın nişanesi duayı… “Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.” (Yusuf, 12/86.) diyen Hz. Yakup misali hüzün yüklü gönülle Allah’a ilticanın en güzel hâli olan duayı…
Ve duayı insanoğlu; kulluğun, kul olabilmenin derinliklerinde bulmuştur. Allah’a karşı duyulan en kalbî, saf ve berrak bir imanın içerisinde. “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin.” (Araf, 7/180.) buyruğunca esma-i hüsnanın insanın kalbine inşirah olan esintisinde bulmuştur. “Çünkü İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.” ayetiyle Hz. İbrahim’in (a.s.) halim tavrında bulmuştur. “Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (Âl-i İmran, 3/37.) buyruğunun muhatabı İmran’ın kızı Meryem’in şek ve şüpheden uzak, sonsuz itimadında bulmuştur. Peygamber Efendimizin dilinden dökülen “Dua ibadetin ta kendisidir.” (Tirmizi, Deavat, 1.) sözü mucibince Allah’a yönelişin şiârlarından ibadetin bizatihi kendisinde bulmuştur.
Ve duaya ibadetleriyle vasıl olmuştur insanoğlu…
Çünkü dua, Resulullah’ın (s.a.s.) mübarek sözüyle ibadetin özüydü. (Tirmizi, Deavat, 1.) İbadetlerin, kavuşmayı çokça arzuladığı en güzel menziliydi. Hz. Peygamber’in, “Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizi, Deavat, 1) sözünün ibadetlerin içerisinde arandığı bir müjdeydi. Ancak dua, insanoğlunun belki de en büyük ihmaliydi, en büyük yitiğiydi. Hızla akıp giden hayatın içerisinde çarçabuk kılınan namazların sonunda belki de hiç yer verilmeyen, mahzun bırakılan bir çocuk yüreğiydi. İnsanoğlunun ibadetlerinden lezzet duymamasının belki de en büyük sebebiydi. Kulun ubudiyetiyle Allah’a yönelişlerinin en büyük gereğiydi. İnsanoğlu, duanın gücünü fark etmeliydi. İbadetlerine duayı da eklemeliydi. İbadetin duasız, duaların ibadetsiz eksik kalacağını bilmeliydi. Ve insanoğlu dualarında kalbinin atışlarını hissetmeliydi.
Ve duayı kalbinin atışlarında duymuştur insanoğlu…
Dua, “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16) diye buyuran, kalbinin yegâne sahibi o yüce zât ile buluşmaktı. Dua, Allah’ın, “Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara, 2/186.) buyruğundaki müjdeye koşmaktı. Dua, Allah’a yakîn olmak, O’na yaklaşmak ve O’na kavuşmaktı.
O’na yaklaştıkça, O’na yakınlaştıkça kalbinin atışlarını duyardı insan. Kalbinin atışları zikre düşünce duayı bulurdu insan. Dile düşen dualarla şâd olurdu insan. Tıpkı Hz. Meryem’ce “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” (Meryem, 19/23.) dediği anda umudu duada bulur, Allah’ın engin rahmet ve merhametine tutunurdu insan. Dua ile mesrur olur ve sadece kötü gününde değil iyi gününde de duasında sabitkadem dururdu... Dilinde sebat eden o dualarla kalbini korurdu insan... Kalbinin her atışıyla imanı kalbine doldururdu insan. Kalbinin her satırında ince ince yazılı duayı okurdu...
Ve insan…
Kalbinin her atışında kalbine iyi geleni…
“Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duha, 93/3.) kelamının sahibine ve asla terk etmeyecek olana duayı bulurdu insan…