KUDÜS’TEKİ GÖZYAŞINA, TARİHTEN MÜREKKEP DAMLALARI İLE ORTAK OLMAK


Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi
İslami İlimler Fakültesi


Harun Reşid… Bazen farklı nüktelere boyanmış sözleri, bazense BinBir Gece Masalları Bağdat’ının ışıltısının, yüzüne yansıdığı bir çehre ile karşımıza çıkar. Halife, dindar bir adamdır, peygamber sevgisi ile dolu bir yüreği, adalet duygusuyla yanan bir vicdanı vardır. Şiarı, “İyilik yok olmaz, kötülük ile onulmaz.” (Münavi, Feyzü’l-Kadir, 3/218.) diyen Allah Resulü’nün sözüdür. Harun Reşid, bir gün Bizans Kralı Nikephoros’tan zehir zemberek sözlerle dolu tehditkâr bir mektup alır. Keyfi kaçar, etrafındakilere, “Bu adam için temiz bir kâğıdı israf ederek cevap vermeye değmez.” der ve Kral’ın gönderdiği mektubun arkasına bir çift kelime yazar: Matera latesma. “Söz söylesem kâr etmez, iyisi mi kendi gözünle gör.” demektir bu. Halife, ona artık lisan-ı hâl ve lisan-ı makâl vaktinin geçtiğini hatırlatmıştır ve “Sana yapacaklarımı bizzat gözünle göreceksin.” demek istemiştir. Nihayet söz değil eylem zamanıdır. Harun Reşid öyle de yapar. Sefere çıktığı ordusuyla Bizans’ı ağır bir yenilgiye uğratır.
Oğullar babalarına çeker ya! Harun Reşid’in oğlu Mutasım da onun mayasındandır. Hükümdarlık döneminde Mutasım’a, “Efendim Ammuriye’de, güpegündüz çarşının ortasında Müslüman bir kadını zindana götürmüşler. O sırada kadın, ‘Mutasım, duy sesimi!’ diye bağırıyormuş. Ne yapmalı?” denince hükümdarın beti benzi atmış, “Ammuriye ha…” diyebilmiştir. IX. yüzyılda Bizans’ın elinde mahzundur şehir… Nasıl olmasın ki? Ne Germiyanoğulları ile ne de Osmanlı ile buluşmuştur. Zincirlerini kırıp İslam’ın elbisesini henüz giymemiştir. Hisarlarında ezan sesi yankılanmamıştır daha. Afyon Karahisar adı ile İslam toprağı olması için biraz beklemesi gerekecektir. Mutasım, koca bir ordu ile şehrin kapılarına dayanır. Allah Resulü’nün, Yahudi Kaynukalılar ile savaşının nedenlerinin başında, Yahudilerin pazardaki bir Müslüman kadına ilişmeleri yok mudur? Yahut Hz. Peygamber (s.a.s.), Huneyn’e ordu gönderirken Bizans’ın zulmünden usanmış insanlara el uzatmak istememiş midir? Mutasım’ın yaptığı çok mu? Onunki sünnet-i Nebeviyye’ye uymaktır sadece… Aynı zamanda bu, sağlam bir inanç ve kararlı bir ruhun tezahürüdür.
Alparslan’ı hatırlamalı… Yirmi yedi bin asker ile Bizans’ın üzerine yürürken öncülerden bir asker koşarak huzura varıp endişeli bir şekilde, “Efendim, düşman üç yüz bin kişi ile bize yaklaşıyor.” dediğinde Alparslan’ın cevabı nettir: “Biz de onlara yaklaşıyoruz!” Allah’ın İslam ordusuna destek için üç bin melek vaadi, beş bin melek müjdesi yok mudur? (Âl-i İmran, 3/124-125.) Gerisi lafügüzaf…
Haktan yana olduktan sonra düşmandan korkmak niye? Ebu Dahdah, İslam’ın ilk karz-ı hasenini yapan sahabi. Hani, Allah Resulü’ne, “Ben altı yüz ağaçlık hurmalığımı Allah için bağışladım.” diyerek soluğu bahçesinde alan ve orada bulunan ailesini, “Çıkın buradan! Artık bu bahçe Allah’a bağışlandı.” diyerek bahçeden çıkaran, küçük çocuğunun ağzındaki hurmayı “Vakıf malı yenmez.” diyerek ağzından alan sahabi… O, Uhud’da şehit düştüğünde Nebi’nin ağzından “Salkım salkım bahçeler, cennette Ebu Dahdah’ı bekler.” sözü dökülür. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 19/464 [12482].)
İslam davası, insanlara şahsiyet kazandırır, coğrafyası farklı da olsa yöneticiyi kendi içinde tevazu ve hikmete, dışarıya karşı vakar ve hürmete sevk eder. Allah Resulü, onun karşısında titreyen bir kişiye “Korkma! Ben bir kral değilim. Kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” (İbn Mace, Etime, 30.) dememiş midir? İslam’ın bayraktarlığını yapanlar da böyle olmalı, İslam’ın yetiştirdiği ilim adamları da aynı vakarı taşımalıdır.
Ebu Hanife, nebevi şuur ile hareket eden değerli bir âlim, Hanefi ekolünün kurucusu müstesna isim… Döneminde de saygı görmekte ve haksızlığa karşı sesini yükseltmektedir. Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansur, onu baş kadı yapmak istese de Ebu Cafer’in birtakım haksız uygulamalarına ortak olmak istemeyen Ebu Hanife, bu teklifi reddeder. Ebu Cafer’i reddetmek demek hapse davetiye çıkarmak demektir. Öyle de olur. Ebu Cafer, Ebu Hanife’yi zindana attırır.
Bir süre zindanda kaldıktan sonra akıllanıp fikrini değiştirmiştir diye onu yanına getirtir. Ebu Hanife aynı kararlılıkla, “Ben senin kadılığını yapmaya uygun değilim.” der. Halife, “Yalan söylüyorsun!” deyince Ebu Hanife cevabı yapıştırır: “Efendim” der. “Siz kendi ağzınızla söylüyorsunuz. Eğer ben yalancıysam yalancıdan kadı olur mu? Yok, eğer ben doğru sözlü isem zaten Halife hazretlerine benden kadı olmaz demek suretiyle doğru bir şey söylüyorumdur. Halife de aklı varsa buna uyacaktır. O hâlde her hâlükârda bu iş olmaz.” deyince Ebu Cafer ona zindanın yolunu işaret eder. (Hasen Şemsi Başa, İndema Yahlu’l-Mesa, 288-289.) Olsun, haksızlığa ortak olmaktansa zindan gül bahçesidir Ebu Hanife’ye. Ebu Cafer, Ebu Hanife’nin ustaca söylenmiş sözü karşısında hatasını idrak etmeli, Ebu Hanife’nin dünyası zindan değil handan edilmeli değil midir? Müslüman zihnin ilke olarak benimsemesi gereken bir ayet vardır: “Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler.” (Âl-i İmran, 3/135.) Bu ayet, Müslümanları mağfiret yarışına çağıran bir önceki ayetin uzantısıdır. İnfaka çağırmakla kalmaz, öfkeyi yenmeye davet eder, hayâsızlığı kesin bir dille reddeder. Artık Kadim Yunan’ın ölüm ve öfke olarak tanıttığı thanatos yıkılacak, öfkeyi yenmeyi ifade eden “kazmu’l-gayz” mottolaşacaktır. Hayâsızlık çukuruna batmış Eros ise zikrullah karşısında paramparça olacaktır. Böylece Eudaimonia yeni bir erdem evrenine evirilecektir. Bilgelik (sophia), yiğitlik (andreia), ölçülülük (sophrosyne) ve adalet (dikaiosyne) erdemleri takvayı ve merhameti de tanıyacaktır. Herhalde dünyada kutsi olanın yeniden keşfi ve ihyası, Kudüs’e doğru yürüyen Harun Reşid’in, Alparslan’ın ve Selahaddin’in gücünü, bilgeliğini ve kararlılığını, ama asıl olarak nebevi dokunuşu ve İslam’ın hakkı egemen kılma ruhunu beklemektedir.