Küçük Bir Sızı

Reyyan Elif YALÇIN

Sakin, duru, ama soğuk bir günün içindeydim. Otobüs, geç kalmış ama yine de vazgeçmemiş bir ümit gibi yaklaştı durağa. Açılan kapısından bir buhar dalgası yükseldi ve üşüyen günün içine dağıldı. Sıcaklığın verdiği güvenle boş bulduğum ilk koltuğa sığındım.

Dışarıyı izleyebilmek için camın buğusunu silerken bir çocuk oturdu karşıma. Zannımca altı, en fazla yedi yaşında, esmer tenli, cılız bir çocuk… Oturduğu koltukta ayakları yere değmiyor, dışarıya bakmıyor, etrafına göz gezdirmiyordu. Bir çocukta olması gereken meraklı gözleri kaybetmiş olabileceği düşüncesi ok gibi saplandı kalbime. Önünde birleştirdiği ellerini birbirine kenetleyip açıyor ve yalnızca ellerine bakıyordu. Ayırsa birbirinden diğer elin canı yanacaktı sanki. Elleri kirli, elleri çizik, yara… Hırkasının kollarının ucuna silmiş hep burnunu, yol yol uzamış lekeler. Ağlamış mı, yoksa hasta mı olmuş anlayamadım.

Bir an bile başını kaldırıp bakmadı nerede olduğumuza. Nerede olduğunu pek umursamıyor, yalnızca ısınmaya çalışıyordu hafif titreyişleriyle, belli ki otobüsün içi daha ısıtamamıştı onu. Gideceği bir yer, onu bekleyen sevgi dolu endişeli bakışlar yok gibiydi, belki o yüzden hiç acelesi yoktu. Hatta ne kadar yavaş giderse o kadar canına minnetti. Belli ki o da ısınıp rahatlayacaktı sığındığı koltukta. Isındıkça elleri çözülüp ayrılacak, tek başına da durabilecekti dizlerinde.

Farkında olmadığını sanarak uzun uzun onu izledim, en sonunda bunu fark ederek başını kaldırıp bana baktı. İri kara gözlerinde, yemeği önünden alınan yavru bir köpeğin hınçlı ve mazlum bakışlarını gördüm. İçimde suçluluğa benzer incecik bir sızı…

Ellerine, yere, dışarıya, yine ellerine sonra bana baktı tekrar. Gözleri dökülmeye yüz tutmuş sarı zayıf yapraklarını zorla tutan bir ağaç gibiydi. Son bir rüzgâr daha geçse dallarının arasından dayanamayıp düşecekti gözyaşları.

Beni kendisini izlerken yakaladığı için utandım, gözlerimi kaçırdım. İnsan, masumiyet karşısında daha çok utanıyor. Buğular içinde aniden beliren büyülü bir manzaradan mahrum kalmışım gibi dayanamayarak tekrar gözlerimi çevirdim ona. O, hınçlı ve mazlum bakışların ardındaki masum çocuk kalbini, gözyaşlarıyla ıslanmış sıcacık bir gülümsemeyle gösterdi bana. O an, şu soğuk kış gününde, dondurucu soğuğu yenen bir güneş açtı gökyüzünde, öylesine ısıttı içimi. Kalbin kendini anlayan başka bir kalbe sunduğu hediyeydi bu gülümseme. Nasıl güzeldi…

Bu yaşta, tek başına, otobüste, soğukta, eski montuyla… Her şeye rağmen gülümsemesi, aynı ince sızıyı bir daha duyurdu bana. Her şey olmasa da çoğu şey yolunda giderken sürekli somurtmak, yüzümü asmak, hatta bana tesadüfen de olsa bakan insanlara baktıkları için sinirlenmek, küçük bir çocuğun yaptığını bu yaşımda yapamamak değil, yapmamak… Umutsuz bulduğum bir yaşamı zorla sürüklemeye çalıştığımı fark ettim.

Birkaç dakika boyunca bu düşüncenin zihnimde dolaşmasının rahatımı bozduğunu hissettiğimden derhâl başka bir şeye odaklanmaya çalıştım. İyi olduğumu kendime kanıtlamak istercesine yüzüme bir gülümseme kondurmaya yeltendim, başaramadım. O çocuğun gülümsemesini görenler benim gülüşümün gerçekliğine asla inanmazlardı. Onun sıcak, gerçek, güneş gibi gülümsemesi vardı; gülümsemesindeki gün ışığı, umut doğuruyordu. İmkânsızlıkların arasında açılmış çiçek gibi gözlerinde görülebiliyordu bu. Benimse sadece dudak kenarlarım yukarı kalkıyor, kaşlarım hâlâ çatık duruyordu.

Bir çocuk gibi gülümsemek ne kadar zormuş; ben farkında olmadan değişmiş gülüşüm. En son ne zaman bir çocuk gibi gülümsemiştim hatırlamıyorum. Peki ya o ne zaman bir çocuk gibi gülümsemeyi bırakacaktı? O sıcak ve samimi gülümsemesini ne zaman kaybettiğini ileride ayırt edebilecek miydi? Dahası ruhsal kayıp ve kazançlarının farkında olacak mıydı? Gülümsemek en değerli kazanç ve onu kaybettiğinin farkına varmak insanın kayıp acısını ikiye katlıyor. İçimi oyan kaçıncı sızı…

Delikanlı hâlini düşündüm çocuğun; yepyeni, temiz pak elbiseleriyle duruyordu, kaybetmemişti masum gülüşünü. Umudu onu kaybedenlerden olmanın çöküntüsünden korumuştu. Umut her şeydi, umutsuzluk derin bir uçurum… Düşmeden tutunabildiğim bir çocuk gülüşü…

İneceğim durağın anonsunu duyduğumda sıyrıldım düşüncelerden. Gelecekteki delikanlı, bugünkü çocukla yer değiştirdi yeniden. Otobüs durduğunda kapı açılırken başımı çevirip çocuğa baktım, o da bana bakıyordu.

Yüzümde yumuşacık bir gülümseme duyumsadım, inerken bana el sallıyordu.

Soğuk günün içindeydim yine, o incecik sızı da benimleydi.