Dudu ALKAN
Geleceğe yapılabilecek en iyi yatırım kültürdür. Milletimizin köklü geçmişi, devraldığımız zengin miras, ecdadın izlerini sürmeye davet ediyor. Bizden parçalar barındıran geniş bir coğrafyada, tarih bizi çağırıyor. Her adımında kalbimin heyecanla çarptığı, bambaşka duygular yaşadığım Balkanlar turunda gezip gördüğüm Romanya’nın Köstence şehrini size tanıtmak istiyorum. Seyahat alternatifleri olan bir rotadır Köstence. Biz aracımızla çıktık bu seyahate. Sizler isterseniz bizim gibi Bulgaristan üzerinden kara yoluyla veya İstanbul’dan direkt uçuşların düzenlendiği Mihail Kogalniceanu Uluslararası Havalimanı’na uçakla seyahat edebilirsiniz.
Kültür ve medeniyetlerin teşekkülünün, nesilden nesle intikalinin ancak insan unsuruyla gerçekleştiği kabul edilir. Osmanlı Devleti, bir medeniyet imparatorluğu olarak Balkan coğrafyasında çok önemli izler bırakmıştır. Bazen yanık bir Rumeli türküsünde duyarız Balkanları, bazen Balkan muhacirlerinin çocukluk anılarında, memleket hasretinde denk geliriz bu topraklara. Balkanların en fazla nüfusa sahip devleti olan Romanya, coğrafi olarak Avrupa’nın güneydoğusunda, Karadeniz ile Adriyatik arasında kalan çok bereketli topraklara ve doğal kaynaklara sahip bir bölgede bulunmaktadır. Tarih kitaplarında Eflak (Romanya) ve Boğdan (Moldova) diye okuduğumuz Romanya topraklarına doğru yola çıkıyoruz. Burası, akarsular ülkesi âdeta; yemyeşil bir coğrafya, fazla yüksek olmayan dağlar, platolar, ovalar karşılıyor bizi. Uçsuz bucaksız buğday tarlaları olan bu ülke; Osmanlı Devleti’nin tahıl ihtiyacını büyük ölçüde karşılarmış, şimdi de Avrupa’nın tahıl ambarı konumunda.
Taşa Estetik Katan Mimari
Avrupa Birliği ülkesi olan Romanya’nın başkenti Bükreş’e ulaştık. Bizi görkemli Parlamento Sarayı binası karşıladı, bol rüzgârlı geniş meydanında, etkileyici güzellikteki bu saray; mermer ağırlıklı, ince bir mimari ve estetiğe sahip. Romanya’nın eski lideri Çavuşesko ve karısı Elena’nın Bükreş mezarlığındaki sıradan ve mütevazı mezarları, sağlıklarında yaptırdıkları bu muhteşem sarayla tam bir tezat oluşturmakta. Bükreş sokakları Avrupa’yı andırıyor ama merkezden biraz uzaklaşınca hemen Balkan sadeliği başlıyor.
Bükreş’ten esas rotamız olan Karadeniz’in en büyük liman kenti Köstence’ye (Constante) yaklaşık 3 saatlik bir yolculukla ulaştık. Yol güzergâhında ilerlerken tarihî Anghel Saligny Köprüsü’nün yanından geçtik. Bükreş ve Köstence arasındaki demir yolu bağlantısını sağlamak için 1890-1895 yılları arasında Kral I. Carol tarafından inşa edilen bu köprü, şu an kullanımda değil ama yapıldığı devirde çok ilgi görmüş.
Balkanların Tarih Koridoru
Romanya’nın Dobruca bölgesindeki en önemli ikinci şehri Köstence’dir. Tarih ve denizin iç içe olduğu, 2600 yıllık bir yerleşim yeri olan şehir, tarih sahnesinde birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Kültür koridorlarının yakınında ve çoğu zaman içinde olan bu şehri keşfetmeye limandan başladık. Yaklaşık 30 km uzunluğunda çok büyük etkileyici bir liman. Karadeniz, antik dönemlerde “misafirperver deniz” diye anılırmış. Köstence sokaklarında yürürken çok yabancılık hissetmedim. Bu şehir, gelişim arayışları içerisinde olan bir liman kenti. Sahilde, limana yakın bir noktada, etkileyici mimariye sahip, iki kubbenin üst üste bindirilmesi ile oluşan, 1910 yılında inşa edilmiş, Constanta Casino olarak isimlendirilmiş güzel bir yapı var. Şehrin en dikkat çekici yapılarından biri, akşamları gece aydınlatmaları ile daha da güzel oluyor.
Köstence’nin en ünlü meydanı olarak bilinen, Romalı şair Ovidius heykelinin olduğu alan, bu şehrin kalbi konumunda. Bilindiği üzere, neredeyse Avrupa’nın tüm başkentlerinin ve büyükşehirlerinin meydanları, tarihî kişilik ve sanatçıların heykelleriyle süslenir, zira bu durum bir Avrupa kültürünün sonucudur. Meydana açılan ara sokaklar oldukça renkli. Alana adını veren Ovidus heykelinin hemen arkasında Romanya’nın en zengin müzelerinden biri olan Ulusal Tarih ve Arkeoloji Müzesi var. Meraklıları için söylüyorum, müze; fotoğraftan haritaya, mobilyadan madenî paraya kadar 430 binden fazla Yunan, Romen, Bizans ve Orta Çağ objelerinden oluşan zengin bir koleksiyona sahip.
Ecdat Yadigârı Camiler
Ovidus Meydanı’na gerçek güzelliğini veren Sultan Abdülaziz Camii ya da diğer ismiyle Hünkâr Camii ve Kral Camileridir (Mahmudiye Camii). Merkezdeki bu iki cami birbirine çok yakın konumda.
Kral camii, 1910 yılında Romanya Kralı I. Carol tarafından, I. Dünya Savaşı’nda Romanya için savaşan Müslüman Türk ve Tatarların sadakatini ödüllendirmek için Mahmudiye Camii’nin temelleri üzerine inşa edilmiş. Klasik Türk cami mimarisinden farklı, kilise mimarisini andıran, değişik tarzda yapılmış bir eserdir.
Cuma namazını, Sultan Abdülaziz Camii’nde kıldık. Osmanlı Devleti’nin son dönem mimarisini yansıtan bu güzel cami, çok büyük ölçekte değil ama sıcaklık ve samimiyeti ile sarıyor insanı. Zaten Balkanlardaki camilerin sayısı çoktur, mimari yapı olarak küçüktür ama göreni kendine sıcaklığı ile bağlayan, kalpte iz bırakan bir güzelliği vardır.
Köstence’de mahalle aralarında iki cami daha var: Anadolu Camii ve Köyiçi Camii. Anadolu Camii, beyaz kireç boyalı, bizim köy camilerine benziyor. Köyiçi Camii de avlusu ve şadırvanı olan çini ağırlıklı bir mahalle camisi. Köstence şehri, ülkedeki Müslüman nüfusun, dinî merkezi konumundadır.
Köstence’de yaklaşık 80 bine yakın Türk-Tatar Müslüman azınlık nüfus mevcut. Gördüğüm kadarıyla Romanya halkıyla entegre olmuş durumdalar. Ticaret alanında gelişiyorlar, il merkezine yakın köylerde hayvancılık ve ziraat ile meşgul oluyorlar, öte yandan devlet kademelerinde üst düzey görevler alıyorlar.
Geçmişten Bir Hatıra Mecidiye
Biz gezimizi ilkbaharda yaptık, hava çok yumuşaktı, bu bölgede genelde ılıman iklim hâkim. Aslında tüm Balkan coğrafyası ilkbaharda gezilmeli. Köstence’nin iki sahili var: Mamaia ve Mangalia. Biz Mamaia sahiline gittik. Bu geniş ve temiz sahilde mutlaka yürüyüş yapmanızı öneririm. Ben her gittiğim sahilden hatıra olarak çakıl taşı ve deniz kabuğu toplarım, çocukluktan kalma bir alışkanlık.
Nereye gidersek gidelim, çocukluğumuz hep cebimizdedir. Çakıl taşlarımı toplayıp Karadeniz’in tertemiz havasını içime çekerek uçsuz bucaksız görünen, bazen hırçın, bazen sakin olan bu denize bakınca 15. yüzyıldan 18. yüzyılın başlarına kadar Türk gölü olduğunu hatırladım, ecdadımız bize ne güzel bir şanlı tarih bırakmış.
Rumeli veya Balkan göçleri kitlesel ve çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiş, göçten neredeyse hiç iz kalmamış. Bu hızlı ve kitlesel göçe dair en önemli örneklerden biri Romanya’nın Dobruca bölgesidir. Öyle büyük bir göç olmuş ki hiçbir köy kalmamış. Göç edenler, sanki orada yüzyıllar boyunca hiç yaşamamışlar gibi evleri, eserleri yok olup gitmiş. Hatta Osmanlı-Rus Harbi nedeniyle Rumeli göçlerinin başladığı nokta olduğu da söyleniyor. Galiçya savaşlarında cephe bozulunca Sultan Abdülmecid, Tatar Müslümanları yerleştirmek için Mecidiye’yi kuruyor. Biz de bu önemli tarihî yeri görmek için Köstence’den yaklaşık bir saatlik yolculukla Mecidiye’ye varıyoruz. Burası adını 1839’da Osmanlı Devleti tahtına çıkan Padişah Abdülmecid’den almaktadır. Mecidiye, Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen yapılar, yerleşim birimleri ve birçok yeniliğe verilen ortak addır. Mecidiye ismi taşıyan her yer, yapı ve kuruluş Sultan Abdülmecid döneminden günümüze gelen hatıralardır. Osmanlı Dönemi’nde Dobruca’da çok sayıda yerleşim yeri kurulmuş ve bu yerleşim yerlerinin en önemlisi de Mecidiye’dir. Kentin planı Sultan Abdülmecid tarafından İstanbul’da çizdirilmiş hatta rivayete göre bizzat kendisi çizmiş. Köstence şehrinin içinde Dobruca bölgesinde yer alan Mecidiye’nin nüfusunun yüzde yirmisi Müslüman. Mecidiye’yi gezmeye Sultan Abdülmecid Camii’nden başladık, 1860’ta yapılan bu caminin bütün kerestesi İstanbul’daki Belgrad Ormanı’ndan getirilmiş, mihrabındaki mumlar da Sultan Abdülmecid tarafından hediye edilmiş. Mecidiye Camii’nin hemen karşısında Osmanlı’dan kalma üç katlı bir “Nahiye Binası” var. Şimdilerde belediye binası olarak hizmet veriyor. Kültür ve medeniyetimizin bu kıymetli eserlerinin sonraki nesiller tarafından amacına uygun olarak kullanılmasını önemli buluyorum. Çünkü bu eserler ecdadımızın yaşadığı coğrafyaya nasıl değer kattığını gösteriyor.
Göçen bir köy halkı çoğu zaman dağılır, sosyolojik bütünlüğünü yeniden yakalamak pek mümkün olmaz ama Mecidiye’de kalanlar, göç etmeyenler birlik ve beraberliğe sıkı sıkıya tutunmuş. Tabii bu konuda Türkiye’nin çok büyük etkisi var, desteğini soydaşlarından, dindaşlarından hiç çekmemiş.
Mecidiye’de; eskiden Mecidiye Medresesi olarak yıllarca hizmet veren okul, öğrenci yokluğundan kapanmış ama 1995 yılında Mustafa Kemal Atatürk İmam-Hatip Okulu olarak tekrar açılmış hatta yanına filoloji ve pedogoji liseleri de eklenmiş. Romanya ve Türkiye Millî Eğitim Bakanlıkları ortak bir şekilde eğitim faaliyetlerini sürdürüyor. Bu okulun da etkisiyle Türk-Müslüman nüfus Mecidiye’de daha aktif. Ayrıca, bu eğitim kurumunun yatılı kısmının iaşe ve ibadesi Türkiye Diyanet Vakfı tarafından karşılanıyor. Ülkemiz adına Türkiye Diyanet Vakfı dünyanın her köşesinde önemli hizmetler yürütüyor.
Romanyalı iki önemli insanımız; Kemal Karpat ve Mehmet Niyazi hakkında da bilgi vermek istiyorum. Kırımlı Tatar Halk şairi merhum Mehmet Niyazi (1878-1931) Mecidiye halkı tarafından çok seviliyor. Her yıl Mecidiye’deki mezarı başında anma töreni düzenleniyormuş. Babadağ doğumlu Mecidiye Medresesi mezunu dünyaca ünlü tarihçi Merhum Kemal Karpat’ın ismi de bu topraklarda gururla anılıyor.
Köstence Mutfağı
Doğal güzelliklerinin yanında biraz da Köstence mutfağından bahsedecek olursak, Balkan mutfağına çok benziyor. Kuru fasulye olmazsa olmazları, düğünlerde ve bayramlarda mutlaka yapılıyormuş. Karadeniz’e kıyısı olması nedeniyle kalkan balığı da çok meşhur. Lahanadan yapılan, Türk mutfağındaki lahana dolmasına benzeyen sarmale diye bir yemekleri var. Bir de simit ve tulumba tatlısının tadına mutlaka bakın. Ülke gezilerinde yöresel lezzetleri tatmak, oranın kültürünü, yaşayışını anlamak adına önemli. İnsanın şahsiyeti üzerinde; doğup büyüdüğü ailenin, yetiştiği çevrenin, temas hâlinde olduğu kimselerin, gezip gördüğü yerlerin büyük etkisi vardır. Osmanlı bakiyesi eserleri, mimari inceliği, dinamik bir hayatı, keyifli sahil şeridi ile Köstence insanı kendisine çekiyor. Yemyeşil dağlara, ovalara, uçsuz bucaksız buğday tarlalarına, muazzam büyüklükteki limana bakarken anladım ki bu topraklara duyulan özlem beyhude değilmiş. Dört asır Osmanlı himayesinde harman olup baharını gören bu topraklar, bizden ayrılmış ama gönüller ayrılamamış. Dininde, dilinde, âdetinde, görgüsünde hâsılı her yerinde bizden izler taşıyan bu kültürü, coğrafyayı herkesin görmesi gerekir.