KLASİKLERİ NEDEN OKUMALIYIZ?
Mehmet KAHRAMAN
Tersinden sorarak başlayalım: Okumak için bir nedenimizin olması gerekiyor mu? Sadece sevdiğimiz için okuyamaz mıyız? Baldıran hazırlanırken Sokrates flütle yeni bir ezgi öğreniyormuş. “Ne işine yarayacak?” diye sormuşlar. “Ölmeden önce bu ezgiyi öğrenmeye.” demiş (İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumal›, YKY, 2021, s.18). Öncelikle şunu netleştirelim. Okumak için bir nedenimizin olması gerekmiyor. Evde veya okulda çocuklara öğretildiği şekilde kelime hazinemizin gelişmesi veya başka insanları tanımak için gibi nedenlerle okumak zorunda değiliz. Zaten hiç kimseye hiçbir şey zorla yaptırılamaz. Bir işe faydacı yaklaşımla, neden sonuç ilişkisiyle başladığımızda ondan verim alamayız. Ödül ve cezalar belli bir güdülenme sağlamakla birlikte uzun süreli başarıyı garanti etmez. Başarılı insanlara baktığımızda şunu görüyoruz: Yaptıkları işi seviyorlar ve böylece başarıya ulaşıyorlar. Bunun için yer, zaman ve kişisel durumlar engel teşkil etmez, bulduğu her fırsatı değerlendirirler. Bazı insanlar tanıdım, okumak onlarda bir tutkuya dönüşmüştü. En az on sayfa okumadan günü bitirmiyorlardı. Şartlar ne olursa olsun en az on sayfa okumadan uykuya dalmak yok. İlkesel bir tavır bu. Burada vurgulanması gereken husus keyif almaktır. Kimse keyif almadığı bir şeyi yapmak istemez. Okumak bir sevgi işidir ve insan her şeyde olduğu gibi sevdiği, hoşlandığı için okur. Okumaktan keyif alıyorsak o zaman kitaplar bize başka dünyaların kapılarını açarlar. Şayet okumayı seviyor ve bizi hayal kırıklığına uğratmayacak bir kitap arıyorsak işte o zaman klasiklerin kapısını çalmamız gerekiyor.
Klasikler başka dünyalara açılan risksiz kapılardır. Rahatlıkla girebilirsiniz onların dünyasına. İyi bir okur değilsek kitap seçimi en zor meselelerden birine dönüşebilir. Elbette iyi okur da yanılabilir seçim konusunda ama o, çabuk fark ederek yeni bir kitaba geçebilir. Oysa acemi okur, eline aldığı kitabı sonuna kadar götürme derdindedir. Beğenmese bile bunu kendine itiraf edemez. Sorunun kendinden kaynaklandığını düşünerek zorlar ve dolayısıyla haz duymadan, kafasındaki nedensellikle okumaya devam eder. Böylece ya kitap başında uyuyakalır ya da sonraki kitaplara geçmekte yeterince kararlı davranamaz. Klasikler zamanın çarkından geçmiş, okur tarafından kabul görmüş olduğundan risk almamış oluruz. Elbette onlar içinde de bize hitap etmeyenler olabilir tabii ki fakat çoğunlukla bizi yanıltmazlar.
Bugün, ne alacağımızı bilmeden kitapçı rafları arasında dolaşsak binlerce kitap durur karşımızda. Kendimize veya çocuğumuza okuyacak bir şeyler alalım desek ve yazar/kitap hakkında hiçbir fikrimiz yoksa rastgele bir seçim yapmak durumunda kalırız. Tercihimizi çoğunlukla kitap adı ve kapak görseli belirler. Hangi kapak daha albeniliyse onu tercih ederiz. Önemli olan okumaktır diye düşünülür burada. “Okusun da…” diye başlayan bir cümle sakat bir düşüncenin ürünüdür. Okumak; basit, sıradan bir eylem değildir. Kitaplar başka dünyaların kapısını bize açarken aslında bir hayat teklifi sunarlar. Bu noktada Halit Ziya’nın söylediklerine kulak vermek gerekir: “Hayatlar romanları değil, romanlar hayatları yapar.” Okur da yazar kadar uyanık olmak zorundadır kitap karşısında. “Söz sihirdir.” sözünü hatırlayalım yeniden. Dil en tesirli tohumdur, bu yüzden her toprağa aynı tohum ekilmez. Biz kendi toprağımıza uygun tohumu bulmakla yükümlüyüz.
Ömür kısa, okunacak kitaplar çoktur. Bütün kitapları okumaya ömrümüz yetmez. Her yıl yeni basılanları da hesaba kattığımızda büyük bir yekûnla karşı karşıya kalırız. Bu nedenle hayatımızı ve dolayısıyla zamanımızı etkili kullanmamız gerekir. Biz bir kitabı okuduğumuzda ondan dil zevki edinmek, onunla estetik tecrübemizi geliştirmek ve hayatımıza yeni deneyimler katmak isteriz. Maalesef okuduğumuz kitapların çoğu bunların hiçbirini vermedikleri bir yana dil hassasiyetimizi köreltir ve estetik tecrübemize ket vururlar. Dil hassasiyetinin kaybedilmesi, estetik tecrübenin yok edilmesi hafife alınmayacak bir kötülüktür. Dil, bir iletişim aracıdır. Düşündüklerimizi güzelce ifade edebilmek dil sayesinde mümkündür. Sadece karşımızdakiyle konuşma sırasında değil hayatı tanıma, anlama ve anlamlandırmada da dili kullanırız. Bozuk bir dil, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de bozar. Calvino, “Klasikler kim olduğumuzu ve nereye vardığımızı anlamamızı sağlar.” der. Bu nedenle kim olduğumuzu anlamamızda ve anlatmamızda nitelikli eserlere daha çok ihtiyaç duyarız. Niteliksiz popüler kitaplar bize kendimiz hakkında hiçbir şey söylemezler. Onların derdi okuru avlamaktır. Ortega Y. Gasset bu tür yazarları avcıya benzetir. Avcı avını yakalamak için nasıl ki kuş sesi çıkarıyorsa popüler yazar da okurunu avlamak için onun istediği şeyi verir. Oysa nitelikli yazar okurun arzuladığını değil kendi istediğini yazarak duygu ve düşünceleriyle yüzleşme imkânı sağlar okura.
Hemingway, iyi edebiyatta daima bir gizemin olduğunu ve her okuyuşta yeni şeyler öğreneceğini söyler: “Bütün iyi kitapların ortak bir özelliği vardır; gerçekte olanlardan daha sahicidirler. Birini okumayı bitirdiğinde olan biten senin başından geçmiş gibi hissedersin ve sonra iyisi, kötüsü, coşkusu, pişmanlığı ve hüznü, insanları ve yerleri ve havasıyla tamamen sana ait bir parça olur.” (Ernest Hemingway, Yazmak Üzerine, Altıkırkbeş Yayınları, 2015, s.5) Kendimizden parçalar bulduğumuz kitapları daha çok severiz. Aslında hayatın her alanında bu böyledir, kendimize yakın kişilerle arkadaş olur, bize benzeyenleri severiz. Onlarla vakit geçirmek daha keyiflidir, çünkü anlaşıldığımızı ve yalnız olmadığımızı görürüz. Bu tür kitapları bir kez okumakla iktifa etmez, defalarca okumamız gerekir. Her okuyuşta daha önce farkına varmadığımız ayrıntılara vâkıf olur, şaşkınlık içinde yeniden okuruz. Kaç kez okursak okuyalım hiçbir okuma diğerinin aynısı değildir. Çünkü insan değişmektedir; yaşı büyüdükçe, bilgisi görgüsü arttıkça, deneyim kazandıkça anlayışı derinleşir, kavrama kabiliyeti gelişir. İlk okuyuşta görmediklerini fark etmeye başlar ve her okuyuş yeni kapıların açılmasına vesile olur. Bu yüzden klasikler tüketim nesnesi olmazlar ve asla tüketilemezler. Her okuma ilk okuma kadar hatta daha fazla keyif verir.
Bazı kitaplar dönemseldir. Onlar yalnızca o dönemde çok satılır ve çok tüketilirler. O kitaplar zamana karşı dayanaksız olduklarından gelecek nesillere kalmazlar. Çok satsa bile birkaç yıllık ömürleri vardır, yok olup giderler. Hâlbuki klasikler, zamana dirençli eserlerdir. Sadece kendi dönemine değil her döneme hitap ederler. Bu nedenle güncelliklerini hep korurlar. Mesnevi, Leyla ile Mecnun, Dede Korkut Hikâyeleri, Donkiflot, Hamlet, Suç ve Ceza, Savafl ve Bar›fl, Ölü Canlar, Goriot Baba, Sefiller gibi daha pek çok klasik kitap aradan geçen yüzyıllara rağmen hâlâ dimdik ayaktadır. Geçici olanı değil kalıcı olanı okumak gerekir. Beş on yıl sonra hayattan silinip gidecek bir kitabı okumak gereksiz yükten başka bir şey değildir.
Klasikler referans kitaplardır. Çünkü konusu, anlatımı, kurgusu, dili ile orijinaldir, alanının ilkleri oldukları için hep onlardan örnekler verilir, alıntılar yine onlardan olur. Ömer Seyfettin’e, Halit Ziya’ya, Peyami Safa’ya, Oğuz Atay’a başvurmadan geçmek neredeyse mümkün değildir. Bu yazarlar her dönem tazeliklerini korudukları gibi, karakterler de hep canlı kalmayı başarırlar. Bihruz Bey, Zebercet, Selim Işık yaşayan karakterler olarak konuşmaya kaynaklık teşkil ederler. Bu referanslar, sözü pekiştirdiği gibi anlamayı ve anlatmayı da kolaylaştırırlar. Bir belirleme yapmak için saatlerce uğraşacağına Faust’tan bahsetmek meramını daha iyi anlatacaktır. Veya Batılılaşma uğruna geleneğin göz ardı edilerek ailenin ve değerlerin çöküşünü uzun uzun anlatmak yerine sözü Naim Efendi’ye getirmek sohbeti derinleştirecektir. Gerek dünya edebiyatından gerekse Türk edebiyatından buna benzer pek çok değerli isimden misaller verebiliriz. Onlardan alıntılayacağımız bir cümle onlarca söze bedel olabilir. Bu yüzden klasikler bize referans niteliğinde kitaplardır.
Her kitap kendinden önceki kitaplardan izler taşır; klasikler de diliyle, anlatımıyla, konusuyla veya kurgusuyla kendinden sonrakileri etkileme özelliğine sahiptir. Yeryüzünde anlatılmamış hiçbir konu yoktur, zaman, mekân, olaylar değişse de duygular değişmez, dünyanın her yerinde benzer şekilde tezahür ederler. Söz gelimi Madam Bovary, Anna Karenina ve Aflk-› Memnu aynı konu etrafında kurgulanmış romanlardır. Bazen benzerlikler bu kadar açık olmayabilir fakat yine öncekilerin üstüne koyarak gelişmiştir edebiyat. Hiç kimse ben yaptım oldu diyemez, mutlaka eskilerin birikiminden ve deneyiminden faydalanır. Mevlana’yı, Fuzuli’yi, Şeyh Galip’i; Cervantes’i, Shakespeare’i, Flaubert’i, Gogol’ü dikkate almadan, onları görmezden gelerek edebiyat yapamayız. Çünkü bu klasik yazarlar edebiyatın temelleridirler ve âdeta mihenk taşı olarak orada dururlar. Bu yüzden klasikler asla görmezden gelemeyeceğimiz, bir şekilde yolumuzun kesiştiği kitaplardır. Bugünün okuru ve yazarı yükselmek istiyorsa bu temeli iyi bilmelidir, yoksa kendini avutmaktan başka bir şey yapmamış olur.
Klasikleri neden okumalıyız? Başta söylediğimiz gibi, okumak için bir sebebimizin olması gerekmiyor, okumayı seven insan bir nedene ihtiyaç duymaz, okur. Onlar için önemli olan nitelikli, iyi kitaplara ulaşmaktır.