KLASİK ŞİİRİN GÖLGESİNDE DÜNDEN BUGÜNE ŞEHİR
Ekrem Can YILMAZ
Klasik Türk şiiri ya da meşhur adı ile divan şiiri zaman zaman hayat dışı olmak, toplumsal duyuştan uzak durmak, bireysel ve soyut duygularla mahdut kalmakla itham edilir. Cumhuriyetin gençlik yıllarında yeni bir düşünce dünyasına henüz adım atmış olan efkâr-ı umumiye için bu ithamlar bir nebze olsun makul kabul edilebilir. Ancak bu ithamın da su sızdırdığı pek çok yer var. 1940’lı yıllarda klasik Türk şiirini yapmacık olmakla itham eden kıymetli edebiyat tarihçimiz Abdülbaki Gölpınarlı bile mülahazalarının hakikati değil devrin havasını yansıttığını itiraf eder.
Öte yandan klasik şiirimizde bilhassa Balkan kentlerinin kaybından sonra kaleme alınan şehir mersiyelerini dikkate alacak olursak divan şiirinin hiç de toplumsal acılara duyarsız olmadığı pekâlâ gün yüzüne çıkacaktır. Hâl böyle iken garp menşeli edebiyat akımı mensuplarının, Büyük Millet Meclisinin Misakımillî sınırlarından mecburen de olsa feragat etmesi sebebi ile Hatay, Musul, Kerkük, Halep gibi kadim Türk memleketlerinin terk edilmesi yâdına tek bir müstakil eser dahi kaleme almaması bahs-i diğerdir. Hele bu kentlerin terk edilmesi esnasında Türk ve diğer Müslüman unsurların ta ciğerinden feveran eden ağıt ve türküleri göz önünde bulundurduğumuzda bu hususun ne kadar hassas olduğu izahtan varestedir. Kanaatimizce klasik şiirimizdeki şehir mersiyeleri, şehrengiz (şehir şiirleri), zafername, bahariyye (bahar şiirleri), şitaiyye (kış şiirleri) ramazaniyye (ramazan şiirleri), rahşiyye (at şiirleri), miraciyye (miraç şiirleri) gibi türler bu şiirin toplumla iç içe olduğunu ispat etmek için kâfi derecede müspet misallerdir.
Konu başlığımıza sadakat göstermek adına şehir temasına giriş yapacak olursak medeniyet havzası ne olursa olsun şehir dediğimiz yapıyı sadece imar, plan vb. fiziki kavramlarla tanımlamak mümkün değildir. Eskilerin deyişiyle metafizik ilkeler ve sosyolojik durum her zaman için şehirlerin yapısını etkilemiştir. Nitekim Eski Dünya’da şehirler kozmosun iz düşümü olarak değerlendirilir. Kadim Yunan şehirleri Hippodomus’un geometrik kanunlarının ve kozmik tasavvurunun bir neticesidir. Babilliler de şehirlerini 12 tabanlı Babil astrolojisi üzerine inşa etmişlerdir. Yeni dünyada ise kapital toplumların şehir merkezinde muhakkak gökdelen mahiyetinde büyük ticaret merkezleri, borsa binaları, alışveriş merkezleri gibi ekonomik yapılar bulunur. İslam şehirciliğinde ise bilhassa klasik dünyanın tutarlılığı ve kurallılığı şehir yaşamı içinde de kendini göstermektedir. Bu husus ileride örneklerle detaylandırılacaktır. Günümüzde ise düşünce dünyamız gibi şehir tasavvurumuzda deyim yerinde ise tam bir yamalı bohça misali parçalı bir görünüm arz etmektedir. Kimi zaman şehirlerimize bahçesi ve müştemilatı ile birlikte ulu camiler öncülük etmekteyken kimi zaman da şehrin göbeğine alelade tıkıştırılmış ekonomik yapılar ya da şehir halkını yâd ellere savurmak isteyen harman yeri gibi boş meydanlar şehre hükmetmektedir. Bu mülahazaları şahsi kanaatin gölgesinden kurtarıp akademik zemine oturtacak olursak Mehmet Ali Kılıçbay’ın Şehirler ve Kentler isimli eserinde “Cumhuriyetle birlikte kentlerde girişilen ilk faaliyetlerden birinin meydan açmak olması anlamlıdır.” ifadesi arayışımız için yeterli olacaktır. Bu tespitten de anlaşıldığı üzere şehirlerin ana güzergâhlarının değiştirilmesi ile şehrin etrafında yapılandığı cami ve külliyeler atıl bırakılmış, toplum geleneksel dinamiklerden uzak tutulmaya çalışılarak ekonomik yapılara ve tek düze yığınların “güdüldüğü” meydanlara doğru sürülmüştür.
Gülizar Haydar’ın Şehirlerin Ruhu isimli kitabından istifade ederek meseleyi özetleyecek olursak Allah’a inanan toplumlar içinde Müslümanlar için Kâbe, Hristiyanlar için Vatikan, Yahudiler için Kudüs neyi ifade ediyorsa sosyalist dünya için Kızıl Meydan ve kapitalist dünya için Dünya Ticaret Merkezi aynı şeyi ifade etmektedir.
Gerek İslam şehirciliği gerekse klasik Türk şiiri başlı başına hacimli birer akademik çalışma sahası olduğundan biz bu yazımızı Edirne kenti üzerinden klasik şiirde İslam şehrinin hususiyetleri olarak sınırlandırdık. Edirne kentini seçmemizin sebebi bu şehrin tarihî süreçte fethedilen Balkan şehirleri için timsal niteliğinde kurucu şehir rolü oynamasıdır. Ayrıca Edirne, İstanbul gibi köklü bir Bizans mimarisi üzerine kurulmamıştır. Birkaç Roma yıkıntısını hariç tutacak olursak külliyen Osmanlı şehircilik anlayışı ile inşa edilmiş bir şehirdir. Tüm bunların yanı sıra şehrin hâlihazırda plan ve mimari bakımından Osmanlı hüviyetini güçlü bir şekilde koruması, henüz hacimli kapital yapıların işgaline uğramaması da tercihimizde önemli rol oynamıştır.
İzz ile bu sâl Edirne mansıbın tevcih idüp
En tü’eddü nassının manasını kıldı ayan (Nisa 4/58)
Leyla Hanım
Şaire Leyla Hanım, Edirne Valisi Mustafa Paşa’nın göreve başladığı gün için düşmüş olduğu manzum tarihte emanetlerin ehline verilmesini vazeden ayetten iktibasta bulunarak valinin görevinin meşruiyetini inşa etmiştir. Leyla Hanım şehir dediğimiz girift organizmanın kilit yapı taşlarından birine dikkat çekmektedir. İslam şehircilik anlayışının en önemli unsurlarından biri adil ve ehil yöneticilerdir. Üstelik bu adalet ve ehliyet kişilerin heva ve hevesinden ya da devrin geçici cereyanlarından mülhem olan bir adalet ve ehliyet anlayışı değildir. Bizzat şaire hanımın da Kur’an-ı Kerim’den iktibas buyurduğu gibi doğrudan doğruya İslam’dan neşet eden Kur’an ve Sünnet ile tadil ve tashih edilmiş bir adalet anlayışıdır. Tüm bunların yanı sıra bir valinin meşruiyetini dini terminoloji ile manzum şekilde bir şairenin inşa etmesi de dikkate şayandır.
Ne kubbe zeminde diğer asuman
Mesabih-i rahşan-ı kevkeb-nişan
Keçecizade İzzet Molla
İzzet Molla, Selimiye’nin kubbesini ikinci bir gökyüzü olarak değerlendirirken hem kubbenin büyüklüğünü dile getirmiş hem de İslam şehirciliğinin metafizik unsurlarından biri olan kutsal mekânın kapsayıcılığını ortaya koymuştur.
İslam şehirciliğini kapitalist şehircilik anlayışından ayıran en önemli faktör şehrin teo-centrik bir model ile kurulmasıdır. Yani mabet ve mukaddes mekânların gölgesinde şehrin organik bir şekilde büyümesidir. Kapitalist şehircilik anlayışında ise eco-centrik anlayışla borsa, banka ve ticaret merkezleri gibi ekonomik yapıların çevresinde gelişen bir şehir söz konusudur. Sosyalist şehircilik anlayışında ise büyük meydanlar ve anıtlar çevresinde şehir serpilmektedir. Bu anlayışlar göz önünde bulundurulduğunda İslam şehri âdeta merkezdeki mukaddes mekânın çatısı altında organize olmuş vaziyettedir. Ayrıca bazı Batılı şehir plancıları için İslam şehirlerinde sık görülen çıkmaz sokaklar kargaşanın ve eciş bücüşlüğün alameti olarak değerlendirilse de İslam’ın mahremiyet bilinci göz önünde bulundurulduğunda çıkmaz sokakların belli sıklıkla şehre yerleştirilmesi oldukça işlevseldir. Zira mahalle ve akraba kültürünün çok daha güçlü olduğu klasik İslam toplumunda aynı klana mensup bireyler ya da aynı meşrebi paylaşan mahalleli kendi mekanını yabancılardan korumak adına çıkmaz sokak uygulamasını bir nevi muhafaza ve kontrol aracı olarak kullanmıştır.
Ayasofya gibi bir kubbe asla
Yapılmaz diyü bahs eylerdi dünya
Bu âlî kubbe andan oldı azam
Kalanın bilmezin vallahu âlem
Mimar Sinan
Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini konu edinen Tezkiretü’l Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye adlı eserlere göre Mimar Sinan, Hristiyanların Ayasofya’nın kubbesinin biricikliği üzerinden Müslümanlara galip olmalarından dolayı teessür içindedir. Müslüman bir mimar olarak mensubu bulunduğu inancın gayreti ile Selimiye Camii’nin kubbesi ile mimarlık alanında âdeta menzil bozarak, yeni tabirle rekor kırarak Hristiyanların bu husustaki başarısını gölgede bırakmıştır.
Ayrıca Sinan, Hristiyan mimarların Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük kubbeyi mümkün görmemelerini zum-ı fasid dediğimiz batıl bir düşünce olarak değerlendirir. Selimiye’nin kubbesinin Ayasofya’dan büyük olduğunu zikrettikten sonra kendi inşa ettiği kubbe için aşılamaz iddiasında bulunmadığı gibi en doğrusunu Allah bilir diyerek ardından gelecek mimarlara da açık kapı bırakmıştır.
Cinan görse dükkan-ı attarını
Feramuş eder buy-ı gülzarını
…
Tuhefcilerin öyle kim zineti
Sanırsın ki İngiltere Devleti
Mücellidleri bir kitap etse zeyn
Ederler mehi şemse deffeteyen
K. İzzet Molla
İzzet Molla, Mihnetkeşan adlı mesnevisinde Edirne Ali Paşa Çarşısı’nı tasvir ettiği sırada muhtelif meslek erbabını tanıtırken bir hiyerarşiyi dikkate alarak sıralama yapmıştır. Bu hiyerarşi Osmanlı cemiyetinde esnafların cami çevresindeki konuşlanma hiyerarşisidir. İslam şehirciliğinde çarşı ve bedestenler cami avlusunun hemen dışında başlar ardından çarşı içindeki meslekler sıkı bir hiyerarşi ile konumlandırılır. Kıymetli, temiz ve estetik mallara sahip olan satıcılar camiye en yakın bölümde bulunur. Bunlar buhur ve ıtır satıcıları, sarraflar ve mücevheratçılardır. Ardından kitapçılar, ciltçiler ve bezzazlar gelir. En uzak yerde ise dericiler, demirciler, toprak ve ağaç mamulleri satan esnaflar bulunur. Görüldüğü gibi klasik İslam şehirciliğinde canı isteyen istediği yere dükkân açamaz parasıyla değil sırasıyla usul ve erkâna riayet edilir.
Müşerref her taraf bağ-ı İremdir
Safa ehline ol beytü’l-haremdir
Eski Cami’de varıp eyle dua kim ol durur
Kabe-i sani makam-ı salihan-ı Edrine
Mahremi Şehname adlı mesnevisinde Edirne’yi Mekke şehrinin vasıfları ile zikretmiştir. Estetik bilimi ya da Arapça ifadesiyle ilmü’l-cemal güzelliğin mahiyetini, ölçü ve şartlarını araştıran bir bilim dalıdır. Herhangi bir unsurda estetik aramak ancak belli ölçü ve şartları göz önünde bulundurmakla mümkündür. İslam şehirlerinin kurulmasında ölçü olarak başvurulan örnek şehirlerin en önemlisi İslam’ın neşet ettiği Mekke ve Medine’dir. Nasıl ki camiler Kâbe’nin birer şubesi olarak telakki ediliyorsa Müslümanların kurduğu şehirler de bu iki muhterem ve mükerrem beldenin uzantısı olarak görülmektedir.
Sonuç olarak klasik İslam şehrinde bir ilaha inanan toplum bir ulu cami etrafında organize olmuş vaziyettedir. Ticaret, sanat, eğitim vb. ihtiyaçlar bu camilerin gölgesinde yürütülmektedir. Tevhit ilkesi ile zıtları bile bir arada yürütebilen İslam dünyası klasik dönemde ilahi cemali yeryüzünde maddi-manevi güzelliğe dönüştürmüş, bu güzelliği de fayda ve zevk ile buluşturmuştur. Ancak ‘Aydınlanma!’ Dönemi ile gelen epistemolojik parçalanma güzeli ve faydayı zıt göstererek tüm dünyaya bu ikisini birbirinden ayırmayı, zevk ve hazzı ise bir tutmayı vazetmiştir. Bu sebeple şehirlerimizin ruhsuzluğunun ve mekanikliğinin sebeplerini yalnızca şehir planlarında değil metafizik dünyamızda ve bunalımdan bunalıma koşan “kim”liklerimizde de aramak gerekmektedir.